Abdülaziz Ed Debbağ Hazretleri 1100’lü yıllarda Fas’da yaşamış bir mübarek zât. Ahir zaman Resulünün ümmi velilerinden. Sadık talebesi A. İbni Mübârek de birçok sual ile önemli hususlarda onları konuşturup not etmiş.

Elimizdeki kitap 1976 yılında Fatih Gençlik Vakfı matbaasında basılmış. Tercüme edenler Abdullah ARIĞ ve H. Mehmet YENİLER. Kitabın enfes bir tercümesi var. Dilin güzelliği okumayı zevkli hale getiriyor.

Mehmet Akif’in yakın dostu Balıkesirli H.Basri Çantay’ın “ Kuran-ı Hakîm Meali Kerim” adlı tefsir gibi mealinde Kitab-ül İbriz’den dipnotlar var. Develioğlu ve D. Mehmet Doğan lügatlarında “İbriz” in karşılığı olarak “halis altın-saf altın” yazılı.

Hassas mevzuların ve ince mânâların nasıl ifade edildiğini merak edenler için bazı alıntılar yaptık. Onları aşağıya dercediyoruz:

El-Fetih süresi 48, 2. Ayet. (Bu) geçmiş ve gelecek günâhını Allâhın yarlığaması, senin üzerindeki ni’metini tamamlaması, seni (bu sâyede) doğru yola iletmesi içindir.

(İmam Mekkiî) diyor ki: Hak Teaalâ minnetini (lûtf-ü ihsânını) mağfiretine sebeb kılmışdır. Esâsen minneti de, ğufrânı da kendisindendir. Ondan başka hiçbir Tanrı yokdur. Onun habîbi üzerindeki minneti ve fazlı nâmütenâhidir “Şifâyi şerîf”. Baʼzılarına göre bu âyetde Allâhın yarlığamasından (günahsız) maksad Resûl-i kerîmini her türlü ayıblardan tebrie (korunmuş) ve onun ismetini beyan buyurmakdır «Şifâyi şerîf».

(Ahmed bin El-mübârek) diyor ki: «Bu âyetlerin ma'nâsını (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) a sormuşdum. Bana şu cevabı verdi: “Fetihden murad müşâhededir. Ya'nî müşahede-i Hakdır. Zîrâ Cenâb-ı Hakkın ilm-i sâbıkında geçmişdir ki halkın hepsi ma'rifet-i ilâhiyyeye mazhar olamayacakdır. Eğer buna mazhar olsalardı bir yurddan (cennetden) başka bir şey olmazdı. Allâh-ü Teaalâ halk için iki yurd (cennet, cehennem) yaratmışdır. Onun için halkdan Allâhın rahmetine mazhar olanlardan başkası hicâb içinde kılmışdır. Cenâb-ı Hak onları müşâhede-i fiilinden müşâhede-i zâtiyesinden men'etmişdir. Eğer bu perde kaldırılmış olsaydı elbette Hak Teaalâyı görürlerdi. 3.cilt, s.938

Şunu da görürlerdi ki yapdıklarının hepsi Allahın yaratdığıdır. Onların faili kendileri değil, Allahdır. Onlar ancak vaz'edilmiş zarflardan ve cisimlerden ibaretdir. Onları nasıl dilerse öylece harekete getiren Allahdır. Nitekim buyurmuşdur. Bu suretle bir ferd bile Allaha isyan etmezdi. Zira maʼsiyet (asilik, günah), ma'siyet zamanında, Rabbinden gaafil olan perdeli kimselerden başkasından saadır olmaz. Mü'minler gerçi onlarda fa'al olanın, yaptıklarını irâde edenin Allah olduğuna i'tikaad ederler. Fakat bu itikaad gâh gelir, gâh gider. Sebebi de hicabdır. Binâen'aleyh onların i'tikadları müşâhede ve isyana müstenid değil, mücerred ğaybe imandır. Cenab-ı Hak, rahmetiyle peygamberinden hicabı giderdi, onu müşâhedesiyle ikrâm etdi. Binâen'aleyh o, Hakdan gelen ve Hakka dayanan hakıykatden başka hiçbir şey görmez. İşte feth-i mübin ile işâret olunan ma'na budur ve bu, onun çocukluğu zamânından beri böyledir. O, Allahdan aslâ gaafil olmamışdır. Bu feth, kuvvet ve za'f i'tibâriyle ihtilâf eder. Herkese taakatına göre verilir. Peygamberimiz sallellâhü aleyhi ve sellemdeki aklî, ruuhî, nefsî, zâtî, sırrî ve hıfzî kuvvet ise kendinden başka hiçbir peygamberde sâbit olmamışdır. Hattâ peygamberlerden ve sâireden olan bütün ehl-i feth bir araya gelib de onun kuvvetiyle boy ölçüşecek olsaydı hepsi erir, helâk olurdu. Ayet-i kerîmede beyan buyurulan «……..» den murad gaflet ve zâtinin türâbî (maaddî) olan asıl neş'etindeki hicab zulmetidir. Bu gaflet ve hicâb kokmuş, kirli elbise gibidir ki ona sinekler üşer. O elbise bir kimsenin üzerinde bulunursa sinekler iner. Kaldırılırsa sinekler de gider. İşte bu elbise hicâbın, sinek de zenbî misâlidir. Cenab-ı Hak, peygamber sallellâhü aleyhi ve sellemden hicâbı gidermişdir. Geçmiş ve gelecekdeki zenbin yarlığanması demek o hicâbın bilkülliyye zevâli demekdir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuşdur: Sana apaçık bir feth verdik. Hikmeti de senden hicâbı büsbütün gidermek, üzerinde bizden olan ni'meti tamamlamak, hidâyet ve nusrete kavuşdurmakdır. Çünkü hicâbın zevâlinden büyük bir ni'met, meaarif-i ilâhiyyenin fevkında bir hidâyet, bu halde olandaki nusretten büyük bir nusret yokdur. Bu, ancak hazret-i peygamber sallellâhü aleyhi ve selleme haasdır. Çünkü o, herşey'in aynıdır.. Bundan dolayı peygamberler mahşerde geçmiş ve gelecek zenbi mağfiret edilmiş olan (Muhammed) sallellâhü aleyhi ve selleme gidin diyeceklerdir «El-ibrîz». S.938-939

El-Mülk sûresi 67, 60. Ayet (Habibim) de ki: “O, sizi yaratan, size kulak (lar) , gözler gönüller verendir. Siz ne az şükredersiniz.

(Ahmed bin El-mübarek) diyor ki, (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) a sordum: «Müteaddid âyetlerde kulağın gözden önce zikredilmesindeki hikmet nedir? Halbuki gözün fäidesi daha büyüktür. Gündüzün de, gecenin de fâidesi görene mahsusdur. Gözü olmayan işidene gelince: Onun nazarında gece ile gündüz, nuur ile zulmet, güneşle ay müsàvidir. Bununla beraber Cenâb-ı Hakkın hayret veren masnûaatı (eserleri), bu arada mahlukların suretleri, o suretleri hüsn-i terkîbı ancak gözle idrak olunur. Göklerin yaradılışı, onların yükselişi yıldızlarla ve sâire ile tezyîni gibi sayısız fâideler de yine gözle görülür. Bize göre göz daha kuvvetli ve fâidelidir. Binâen'aleyh onun hakkı işitme üzerine takdim olunmakdı. Müşârün'ileyh dedi ki: «Göz hakkında dediklerinizin hepsi doğrudur. Fakat işitmekde bir fâide vardır ki bütün bunların yerini tutar, hattâ geçer. O fàide de şudur: Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem olsun, onu peygamber olarak gönderen Cenab-ı Hak olsun, îmâni vâcib olan diğer gaybî umuur (işler) olsun ancak işitmekle idrak olunur. Bundan da anlaşılır ki bütün şerîatler işitmiye mütevakkıfdır (bağlı, vabeste). Farzedelim ki Adem oğulları asla işitmez bir haldedirler. Onlara Hak cânibinden bir peygamber gelib de «Ben size Allâhın gönderdiği bir peygamberim» dese bu ses görülmez, onların işitmeleri olmadığı için işitilmez de. Bu suretle peyğamber aatıl kalır. Peygamber onlara «Benim hak peygamber olduğuna delil olan mucizem şudur, budur» dese bunu da işitmezler. Yine, aatıl kalır. «Allah, kendisini bir tanımanızı, Ona eş katmamanızı emrediyor» dese kezâ durum aynıdır. «Bana ve bütün peygamberlere, meleklere, kitaplara, âhiret gününe îman edin» dese duymazlar. Bu suretle de peygamberin tebliğleri heder olur. İşte zaahir oluyor ki işitme olmasa ne bir peygamber, ne de onları gönderen Allah tanılmaz. Gayb ve şehâdete ve îman vukuua gelmez. Bununla berâber hiçbir şerîata ittiba' dahi sahîh olmaz. Artık ne sevâb kalır, ne ikaab (ceza), Cennet ve onun nî'metleri ile cehennem ortadan kalkar. Çünkü peygamber gönderilmedikce sevâb da yokdur, ikaab da yokdur. İşitme olmayınca bi'set (peygamber gönderilme) de sahîh olmaz. Hulâsa insanların işitmeleri olmayınca teklif saakıt olur (düşer). O suretde insanlar behâim (hayvan) derekesine iner ilh. “El-ibrîz” (Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem zamânında ashaab-ı kiram arasında bir tek sağır yokdu “Şifâyi şerîf” S.1070

El-İnşirah Süresi 94, 2. Ayet. Senden yükünü de (kaldırıb) atdık.

«Beyzâvî». Hakka münâcat ve halkı da'vet etmek hususunda. Yahud göğsüne hikmetleri tevdî' etmek, ondan cehâlet darlığını gidermek suretiyle, yahud vahyi telâkkiyde güclük çekerken onu sana kolaylaşdırmak şeklinde. Ba'zılarına göre sabâveti zamânında, yahud mîsaak (mi'rac) gecesinde kalbi çıkarılıb yıkanmak ve içine îmân ve ilim doldurulmak suretiyle «Beyzâvî, Râzî».

(Ahmed bin El-mübârek) anlatıyor: (Abd-ül Azîz Ed-deb- bâğ) a sadr-ı şerîfin kaç def'a yarıldığını sordum. Çünkü bu hususdaki hadîsler muhtelifdir. Müşârün'ileyh bana şu cevâbı verdi: «Üç def'a. Birincisi süt annesi (Halîme) (radıyallâhü anhâ) nezdinde iken. O vakıt ondan şeytanın nasıybi çıkarılıb atıldı. Bu nasiyb emre muhaalefet ve hevâ ve hevese mütâbeatdan (tâabi olmak) ibâret olan türâbî lezzetlerin iktizaa etdiği bir şeydi. İkincisi yirmi yaşında iken. O vakıt ondan havaatır-ı redîe (kötü hatıralar, değersiz) koparılıb atıldı. Üçüncüsü de peygamberliği zamânında». (Ibn-ül Mübârek) diyor ki: «Birçok hadîslerin zaahiri bu üçüncü yarılmanın mi'rac gecesi vaaki' olduğu merkezindedir» dedim. Hazret «Öyle değil» buyurdu ve ilâve etdi: «Yarma âletsiz, kansız oldu. Yarığın bitişmesi de yine âletsiz ve ipsiz yapıldı. Bu hususda Resûl-i ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem hiçbir ağrı duymadı. Çünkü bu, Rabbin bir işi idi» - «El-ibrîz».

Peygamberlikle ve sâir ile «Celâleyn». «Sadr = Göğüs» den murad «Kalb» dir. (Tayyıbî) nin rivâyetine göre (İbni Abbas) radiyallâhü anhümâ «Allah, resûlünün kalbini İslâm ile şerhetdi» demiş, (Sehl bin Abdullah Tüsteri)) «Risâlet nuuruyle genişletdi», (Hasani Basrî) de hikmetlerle, ilm ile dolduruldu» ma'nâlarını vermişlerdir» «Şifâyi şerîf». S. 1194

İhlas Süresi, 2. Ayet. “Abd-ül Azîz Ed-Debbağ diyor ki: “Es Samed canlı, cansız bütün mahlûkatın, su içme ihtiyacını temin eden bir isimdir” El İbriz s.1232

Başta Resulullah Efendimiz sahabe-i kiram, Müfessirîni Kiram Muhaddisini Kiram, Ulemayı âmilin, urefayı kâmilin, Abdulaziz Debbağ, Ahmed İbni Mübarek, Hasan Basri Çantay, M.Akif Ersoy, Bandırmalı Ali Efendi, Elmalılı Hamdi Yazır hazeratına rahmet ve mağfiret niyaz ederiz. Himmetleri hâzır ola…

Kitabul Ibriz-1