Bu yazıya üç nokta ile başlamayı uygun gördüm. Zîrâ bu; yarım kalmış hikâyemizin mütemmimi olacak bir niyet, dua, hayâl, hasret ve uzun bir iç çekiş ihtivâ ediyor.

(Bu yazımı yazarken, Üsküp’te dört bir yandan Ezân-ı Muhammedî eşlik ediyor. Buraya gelirken; “Yâ Rabbî, ezan sesini duyabilecek miyim?” diye tereddüt etmiştim. Ana yurdumdan, ata yurduma geldiğim bu aziz topraklarda ezan sesini duymak son derece kıymetli. Bu ezanların burada yankılanmasına vesîle olan, bu uğurda can veren, ŞEHİD ve GAZİ olan ecdadımıza ve emeği olan her bir insanımıza minnettârım…Vâr olun!)

Dağlar suskun, toprak durgun

Dün defterime şu mısraları yazmıştım:

Dedelerimin 114 sene önce acı ve gözyaşlarıyla hicret etmek zorunda oldukları topraklardayım. Topraklarımızda! Hâtırâları dinlemeye çalışıyorum. Dağlar suskun, toprak durgun, Ve sır vermiyor sanki hava… Ya da örtülmüş onca şey…Bir vakte kadar! Hatırlanana kadar!

Yugoslavyalı mısın?

Hayatımla müsemmâ olan bir ismin şu an tam ortasındayım: YUGOSVLAVYA!.... Ya da EVLÂD-I FÂTİHÂN!...

Çocukluğumdan beri hep sorulur: Yugoslavyalı mısın? Sanki yüzüm bir kimlik taşıyormuş gibi, hep bu soru ile hem-hâl oluyorum. Ve soranlarda hep aynı tad… Mütebessim bir çehre… Gülen bir yüz.. Işıltılı bir göz… Sâfi bir söz… YUGOSLAVYA… BALKANLAR… RUMELİ…

Seneler ve senelerce muhatab olduğum bu sorunun şu an tam ortasındayım. Yugoslavya’dayım. Belki bir, cevâbım. Belki de var bir cevâbım. Ve ben bu sorudaki cevâbın ve sevâbın hasretini çeken biri olarak, bugün buradayım. Gözlerim hâtırâları arıyor. Kulaklarım –doğruyu- işitmek istiyor. İsmet Özel’in; “Eskiler iz sürerdi…” dediği yerdeyim. Çapalanan ve çabalanan toprağı sürmek gibi sanki…

Anne, neler oldu?...”

Sâhi, ne olmuştu? Neler olmuştu? Ahmed Dedem (Annemin babası) çocuk yaşta yetim kalmıştı. Babası Memiş Ulaş şehid olmuştu. Yanaklardan yaşlar, canlardan kanlar akmıştı. Memiş Dedem, Makedonya Beyleri’ndendi. Agini derler. Seyahatname’de yazar. “Makedonya’da 7 tane Agini (Bey) var. Falanca, falanca… Ve Memiş Ulaş” Annemin dedesi. 33 yaşında şehid olan bir Osmanlı Bey’i. Bu yaşta ardında 6 evlat ve bir beylik bırakan bir zât.

Bir gün anneme sordum: “Anne, neler oldu?...” Annem, hicretin bir evladı olarak; çocukluğunda babasının ve büyüklerinin dini ve târihi sohbetlerini çok sever, çok dinlermiş. Çocukların olmadığı bir ortammış. Fakat annem, onlara ikram yaparken, kapıdan ayrılmaz, edeple dinlermiş. Annemin sık sık anlattığı Yugoslavya Hikayeleri’nden biri şöyledir:

Kutlu ve mutlu bir medeniyet!

Dedelerimin dini ve taribi sohbet meclisleri varmış. Öyle güzel sohbetler ederlermiş ki, oradaki hristiyan dahi gizli gizli onları dinlermiş. Fakat içeri giremezmiş. Ne zaman buyur edilse, “Giremem, beni öldürürler” dermiş. Bu, benim annemden, annemin de bizzat babasından dinlediği, dedelerimin canlı hikayelerinden biridir. Annem ne zaman anlatsa sanki oradaymış ve hadiseyi görüyormuş gibi heyecanlanır. Bu, hikâyelerimizden yalnızca bir tanesi. Peki bu hikâyede ne görüyoruz?... Kutlu ve mutlu bir medeniyet görüyoruz. Yalnızca kendi içinde mi? Hayır! Kendisinden olmayana dahî, hayrlı ve emîn olan bir millet ve medeniyet!

Buradaki halka, halkız

Annemin anlattığı hikâyelerden biri de, nenesi; anneannesi. “Nenem o günleri hatırlayınca tir tir titrer ve ağlardı…” diyor. Yıllar ve yıllar geçmesine rağmen!

Daha binlerce hikayelerimiz var. İzine düştük… Arıyoruz. Anıyoruz.

Maatteessüf dedelerime dönmek nasib olmadı. Ya da daha doğru bir ifadeyle; onlar buradan aslında hiç gitmediler. Yürekleri, hatıraları hep buradaydı. Biz de bugün bunun bir nişânesi olarak buradayız. Bu silsilenin bir halkasıyız. Buradaki halka, halkız. Elhamdülillah!