1911 Osmanlı-İtalyan harbinde Kuzey Afrika'da bulunan Enver Paşa'yı; Tunus hududundan Mısır hududuna kadar herkes bilir, gönülden sever, sayar ve Enver Paşa'ya sonsuz güvenirdi.

Miladi 20. asır ilk çeyreği devletimiz ve milletimiz için çok sıkıntılı geçmiş. En insani, adaletli, merhametli medeniyeti kurup yaşatmış olan Selçuklu ve Osmanlı ecdadımız, bütün ehli salibin hedefi olmuş. Nihayet 20. asır başlarında Osmanlı’yı tasfiyeye karar vermişler. Yedi düvel M. Akif’in ifadesiyle “sırtlanlar” gibi saldırmış. Ama ecdadımız ve ehli İslam şehadeti esarete tercih etmiş.

Bunların önde gelenlerinden birisi de Hamiyetli yazar Nevzat Kösoğlu’nun tabiriyle “Şehit Enver Paşa” olmuş. Şecaati, vatanseverliği, çalışkanlığı, kendisini maiyet ve mafevklerine (üst) sevdirmesi sebebiyle erken terfiler almış. Ayrıca damad-ı şehriyârı olmuş. 2. Meşrutiyetten sonraki dumanlı, sıkıntılı zamanlarda cansiperane çalışmış.

1915 de Kuleli son sınıfta olan Mülazım İhsan Efendi emekli olunca, 1. Dünya harbinde bir Türk subayının Afrika hatıratı adıyla hatıralarını kaleme almış. Şöyle başlıyor:

19 Mayıs 1915. Kuleli'nin son sınıfındayım. Bütün sınıf birkaç aydan beri sinirli ve asi. Sebep; cephelerden gelen haberler, okunan harp mecmuaları, hocalarımızın ve bölük subaylarımızın telkinleri. Artık mektepte kalmak istemiyoruz. Biz de cepheye gitmek ve cephelerdeki silâh arkadaşlarımız gibi dövüşmek istiyoruz”. s.15

***

Bir sabah bir Alman Yüzbaşı olan bölük kumandanımı Harbiye Nazırı Enver Paşa çağırttı, öğleden sonra, ertesi günü vereceğim dersi hazırlarken, bölük kumandanım odama girdi. İlk defa olarak, ellerini masaya dayamış vaziyette benimle konuşmaya başladı. Bu, fevkalâde bir hâldi. Çünkü benimle daima hazır ol vaziyetinde konuşurdu. Başımı kaldırdığım zaman bölük kumandanımın yüzünden çok üzgün olduğunu anladım.

- Her İzan (bana İhsan diyemezdi) dedi, çok uzak bir yere gidiyorsunuz. Buna ben sebep olduğum için pek üzgünüm.

- Sevincimden iskemleden fırladım ve:

- Nereye Her Havtman? (Yüzbaşı efendi).

-Çok uzak bir yere. Yanınıza çok az eşya ve çok az kitap alabileceksiniz.

- Erzurum'a mı?

- Hayır.

- Bağdat'a mı?

- Hayır.

- Hicaz'a mı?

- Hayır.

- Galiçya'ya mı?

Hayır. Daha uzak bir yere. Bir Alman denizaltı gemisiyle önce Kuzey Afrika'ya, oradan da deve ile Fizan'a gidip, Fizan'da bir telsiz telgraf istasyonu kuracaksınız.

Bölük kumandanım devam etti. Enver Paşa ile aralarındaki görüşmeyi anlattı. Harbiye Nazırı Enver Paşa, "yalnız başına bir telsiz telgraf istasyonunu kuracak ve işletecek bir zabit yetiştirdiniz mi?" diye sormuş. O da benim adımı vermiş.

Enver Paşa, Zat İşleri'nden Binbaşı Cemal Bey'i (muhabere müfettişlerinden Albay Cemal Bey) çağırtarak, "Telsiz telgraf depo bölüğünden Mülâzım-ı sânî İhsan Efendi'nin, Fizan'da telsiz telgraf istasyonu kurmak üzere, Teşkilât-ı Mahsusa'ya tayini hakkında bir emir yazınız ve derhal kendisine tebliğ ediniz" demiş.

Kumandanım:

- Bu sonuç karşısında çok üzüldüm. Sizin henüz çok genç olduğunuzu söyleyemedim.

O tarihte ben tam on sekiz yaşındaydım. Daha önceleri gönüllü olarak talip olduğum vazifelere neden dolayı tayin edilmediğimi anlamıştım: Çok genç.

Sevincimden yüzbaşımın boynuna sarılmamak için kendimi zor tuttum. Ancak kendisine çok teşekkür ettim. Büyük bir sevinçle odamdan fırladım. Bu şahane müjdeyi herkesten önce anneme vermeliydim. Kışlanın uzun taş koridorundan koşar gibi yürüdüm. Olmaz, annem belki üzülür. Ona Fizan'a gideceğimi, özellikle denizaltı gemisine bineceğimi söylememeliyim. Kısa bir müddet önce Midilli zırhlısında Çanakkale'de şehit olan akrabamız Kenan'ın acısı henüz çok taze. Akşam yoklamasında bölüğe şöyle hitap ettim:

- Çok uzak bir yere tayin oldum. Yanıma iki telsizci ve bir motorcu alacağım. Gönüllü olanlar üç adım ileri!

Birkaç er müstesna bütün bölük üç adım ileri fırladı. Çok uzak. Çok sıkıntılı bir seyahat. Büyük mahrumiyet ve tehlike içinde yaşamak icap edecek. Biraz daha düşünün. Ve tekrar ettim:

- Benimle gelmek isteyenler üç adım ileri!

Yine aynı erler üç adım daha ileri fırladı.

Bölük kumandanım, yanındaki Musevî tercüman Samson'a ne söylediğimi sordu ve gözlerini açarak hayret ve takdir hisleriyle, bir bana, bir de bölüğe baktı.

Nihayet Telsizci Başçavuş Üsküdarlı Mahmud Nedim'i, telsizci Çavuş Giritli Sıtkı'yı ve motorcu Çavuş Uluborlulu Şevki'yi seçtim. Fakat açıklamadım. Açıklasam, o sırada erler arasında bir isyan çıkardı.

Evde, anneme:

-Ben birkaç ay için Şam'a gideceğim. Şam'da bir telsiz telgraf istasyonu kurup döneceğim, dedim.

-Sen orada Sırrı ile buluşursun -Hasan Sırrı, ağabeyimin oğludur. O tarihte Süveyş çölünde Hecinsuvar (deve süvarisi) bölük kumandanı idi- o, seni kandırır. Orada kalırsın ve üç ayda dönmezsin.

- Çok az eşya ve çok az kitap alacağım. Üç ay sonra herhalde dönerim anne. Üzülme sakın. Mektep hayatından ayrıldım, daha rahat bir hayata girdim. Bu oğlun da bir müddet ana yuvasından uzaklaşsın. Biraz mahrumiyet görsün. İlerde kardeşlerinin ve sınıf arkadaşlarının yüzüne bakacak duruma gelsin. s.19

Sayılı günler çabuk geçti. Ayrılma günü geldi. Öğleden sonra küçük yemek odasında başım annemin dizinde, gözlerim annemin güzel elâ gözlerinde, annemin güzel ve yumuşak elleri saçlarımı okşuyor. s.21

Annem, bana bir ara yazdırdığı Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah yazısının yarısını kesip babamdan kalan Kuran'ın arasına koydu. Diğer yarısını da bana verdi ve iyi muhafaza etmemi sıkı sıkı tembih etti.

Emir erim Urlalı Hüseyin geldi. O gece Harbiye Nazırı Enver Paşa beni görmek için çağırttı. Güzel bir otomobille Beşiktaş-Serencebey yokuşunda Enver Paşa'nın babasının evine gittim. Uzun bir odada ve uzun bir masanın başında Enver Paşa, kızarmış bir dilim ekmeği, çaya batırarak yiyordu. Karşısında on sekiz yaşında ve henüz bıyıkları terlememiş bir subayı görünce hayret duygusu ile:

Fizan'a gidecek telsiz telgraf zabiti siz misiniz?

- Evet efendim.

- Fizan'ın nerede olduğunu biliyor musunuz?

-Evet efendim.

Parmağınızla masanın üstüne Afrika haritasını çiziniz ve Fizan'ın yerini gösteriniz!

Masanın üstüne bir üçgen çizdim ve ortasına parmağımı koydum.

- Fizan burası.

- Önceleri Fizan'a kimlerin gönderildiğini biliyor musunuz?

-Evet efendim. Sürgünler gönderilirdi.

- Fizan'da ne kadar kalırsınız?

İki sene kalırım. İki sene sonra İstanbul'a izinli gelmek isterim.

-Nişanlınızı mı göreceğiniz gelir?

- Hayır efendim. Benim nişanlım yok. Kardeşim Çanakkale'den Süveyş'e ve oradan da Kafkas cephesine gitti. Dayım Bağdat cephesinde. Yeğenim Süveyş çölünde Hecinsu- var bölük kumandanı. Evde yalnız bıraktığım annemi göreceğim gelir.

Enver Paşa'nın hayret duygusu takdire döndü. Bana da bir çay getirilmesini söyledi. Enver Paşa, karşılıklı çay içerken, benim seve seve Fizan'a gidişimi hayret ve takdirle karşıladığını anlatan bir ifade ile:

-Size vaat ediyorum. İki sene sonra sizi izinli olarak İstanbul'a getirteceğim. Üsteğmenlik yıldızınızı takınız.

Bu arada sakallı bir zat odaya girdi ve elindeki zarfı bana uzatarak:

- Bu zarfı oğlum Nuri Paşa'ya vermenizi rica ederim, dedi. s.25

- Oğlum Nuriciğime bu Enâm'ı veriniz. Hiç yanından eksik etmesin. Yanaklarından öperim, dedi. s.25

Enver Paşa Kuzey Afrika’da

1911 Osmanlı-İtalyan harbinde Kuzey Afrika'da bulunan Enver Paşa'yı; Tunus hududundan Mısır hududuna kadar herkes bilir, gönülden sever, sayar ve Enver Paşa'ya sonsuz güvenirdi. Trablusgarb Türk subaylarına ve çavuşlarına da aynı duygularla bağlı idi. Türkleri yanlarında görmekten ve Türklerin başlarında kumandan olmasından sonsuz memnunluk ve huzur duyarlardı. s.63

***

Sahrada bir çobanın ve şehirlerarası bir deve kervanı güdücüsünün uzun uzun çektiği yâleller arasında dört kelime duyulurdu:

"Yaşa, yaşa Enver Bâşâ..."

Enver Paşa'nın başına "re'sek Enver Bâşâ" diye yemin edilir, bu yeminden sonra yalan söylenmez ve yalan söyleneceği de düşünülemezdi. Karargâh muhafız bölüğünden kaybolan bir silâh yüzünden bir mücahit, Mısrata mutasarrıfı Ramazan Şitevi tarafından, sanık olarak tutulmuş ve mutasarrıflık binası önündeki meydanda yüzüstü yere yatırılarak kırbaçla -eskiden Kuleli'de sopa ile yapıldığı gibi- dövülmüştü. Her kırbaçta mücahit yerden bir karış sıçrıyordu. Kirbacın sayısı çoğaldığı bir sırada, şefaat için mutasarrıfın yanına gittim. Mücahit bayılmıştı. Yüzüne su serptirdim. Bir müddet sonra ayılan mücahit, Enver Paşa'nın başı üzerine yemin ederek silah çalmadığını tekrarladı. Bu yemin, mücahidin suçsuzluğunu kabule kâfi geldi. s.65

***

Enver Paşa'nın gönderdiği subay ve çavuşların, denizaltından giden bir gemi ile Trablusgarb'a geldiklerini duyan kabile reisleri, Fizan'dan Mısrata'ya gelir, denizaltı gemisini görürdü. Bazen onları gemiye ben götürürdüm. Bu kadar küçük bir tekne ile ve deniz altından gelmiş olmamız, onları sonsuz hayrete düşürür ve bize ölçüsüz bağlardı. Ufak delikten geminin içine girmeye cesaret edemeyen kabile reisleri, delikten başlarını sokup geminin içine bakar ve baktıkça da hayretleri ve bize bağlılıkları artardı. Bizi insanüstü ve kendileri için bir kurtarıcı kabul ederlerdi. "Allah Allah, Allah Allah! Bu küçük tekne içine nasıl giriyorsunuz? Altından nasıl geliyorsunuz? Bu zahmetleri, bu fedakârlıkları bizi İtalyanların zulmünden ve esaretinden kurtarmak için yapıyorsunuz. Yaşasın Enver Bâşâ! Yaşasın Türk subayları" sesleri denizi kaplardı.

Trablusgarblılar; Mondros Mütarekesi'nden sonra Türklerin ikinci defa olarak kendilerini terk edip Trablusgarb'tan ayrılacağını ve özellikle bir Türk'ün nefret ettikleri İtalyanlara teslim olabileceğini hayallerinden geçirmez ve muhtemel böyle bir duruma tahammül gösteremezlerdi. İlerde anlatacağım gibi; bu sebeple Şehzade Osman Fuad Efendi'nin ve karargâhındaki subay ve çavuşların, Nalut'tan Tunus'a gideceğini çok gizli tutmuştuk. Aksi takdirde Trablusgarblılar katiyen razı olmazlar ve muhakkak mani olurlardı. s.67

***

İki sene önce kılıcımı şakırdatarak gururla koşa koşa indiğim sokak kapısı merdivenini, sessizce ve yavaşça çıktım. Kapının zilini hafifçe çevirdim. Ansızın beni karşısında görünce hayretler içinde kalan annemle, iki yıl önce gözyaşları içinde öpüşerek ayrıldığım yerde, iki yıl sonra yine annemin gözyaşları içinde öpüşerek kucaklaştık.

Bir ara annem kalktı. Kuran'ın içinden çıkardığı bir küçük kâğıdı, benden istediği ve benim iki seneden beri sakladığım kâğıtla birleştirdi. Annem her ayrılışta bana bir kâğıdın üstüne (la ilahe illallah Muhammedin resûlullah) yazısını yazdırır ve birinci kısmını bana verirken, "bunu katiyen kaybetme", derdi. İkinci kısmını da kendisi Kuran'ın arasında saklardı, Tekrar buluşunca, ikiye ayrılan bu kelime-i şahadeti birleştirirdi. s.117

Bu hatıratı okuyunca şu duygu ve düşünceler hatıra geliyor:

1- O en zor yıllarda dahi milli, insani hasletlerimiz gayet canlı. Anlaşılıyor ki daha sonra da eksilmeye devam etmişiz. Sabır, feragat, nezaket, tahammül, merhamet ve muhabbet vasıflarımızda erozyon işaretleri var.

2-17-18 yaşında bir Osmanlı zabitinin idrak seviyesi, ifade kudreti, cesareti, şecaati, feragati hayranlık uyandıracak seviyede. Ders almamız lâzım.

3- Annelerinin feraseti, muhabbeti, hakiki iman sahibi oluşları, görür gibi inanmaları göz yaşartıcı. Bu modelleri, numune-i imtisalleri çoğaltmalıyız.

4- Osmanlının en uzak bölgeleri olan Trablusgarp, Fizan gibi bölgelerde dahi milli-insani-İslami değerlerimizin ne kadar derin tesir hâsıl ettiği. Bizden ayrılmamak için ne kadar direndikleri aşikâr. Filistin’den Somali’ye yine bizden yardım bekleniyor.

5- Samimi inanç sahibi insanların ne kadar maddi-manevi kuvvet bulduğu, bizim de onlardan öğreneceğimiz çok şey olduğu anlaşılıyor.

6- Sultan Abdülhamid Han’dan sonraki zayıf zamanımızda, Sultan Reşad’ın “Kapanıp secde-i şükrâna Reşâd eyle duâ / Mülk-i İslâmı Hüdâ eyleye dâim me’men (emniyetli)“ Mulâzım-ı Sani İhsan Efendi bunu ezbere biliyor. Tarih ve edebiyatımıza vukufu artırmalıyız.

7- İsrail hala Osmanlı korkusu taşırken bizim ecdadımızı iyi anlamaya ihtiyacımız aşikâr. Bizim medeniyetimiz durdurulmuş, fakat hayatiyeti devam ediyor. Modernizmin tahribat ve hasarından bütün insanlığın halâsı (kurtulmasıı) için idrak sahiplerine çok iş düşüyor.

Enver