İnsanları kırmamaya, üzmemeye bütün hayatı boyunca özen gösteren ve istemeden kırdığı zaman büyük üzüntü duyan Çelebioğlu, herkesten de aynı inceliği bekler, göremediği zaman çok çabuk ve derinden incinir ama yine de bunu hissettirmemeğe çalışırdı.

Âmil Hoca’mızı ilk defa 1981 yılında Göynük’te 10 dakika dinlemiş ve hayran olmuştum. Hâl tercümesine dair Prof. Cemal Kurnaz’ın İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı maddenin bazı kısımlarını kısaltarak nakledelim:

20 Nisan 1934 tarihinde Karaman’da doğdu. Babası Ali Rıza Bey, annesi Fevziye Hanım’dır. Baba tarafından soyu Mevlânâ’ya ulaşır. Dedesi Ebûbekir Çelebi son Karaman Mevlevîhânesi şeyhidir.

Yedi yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a gitti. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi (1955). İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Hiç tanımadığı Ali Nihad Tarlan’ın bir dersini dinledikten sonra buradan kaydını alarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdi. Sanat Tarihi Bölümü’ne de devam ederek fakülteden mezun oldu (1961). Askerlik görevinden (1962-1964) sonra Konya Erkek Lisesi (1964-1965) ve Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nde (1965) öğretmen olarak görev yaptı. Daha sonra mezun olduğu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne asistan oldu (1966). Erzurum Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak bulundu (1971-1977).

Yazıcıoğlu Mehmed ve Muhammediyesi adlı teziyle doktor (1971), Sultan II. Murad Devri Mesnevileri adlı çalışmasıyla da doçent unvanını aldı (1977). Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdarî Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde görev yaptı (1977-1982). Profesörlüğe yükseldikten sonra Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi dekanlığına getirildi (1982). Süresi dolmadan kendi isteğiyle dekanlıktan ayrıldı (1983) ve Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görevine devam etti. Hac farîzasını yerine getirmek üzere gittiği Mekke’de “Tünel Faciası” diye anılan kazada vefat etti (2 Temmuz 1990).

Âmil Çelebioğlu eski Türk edebiyatı yanında dinî-tasavvufî Türk edebiyatı ve Türk halk edebiyatı ile de yakından ilgilenmiştir. Çalışmalarının en karakteristik yönü, halk ve divan edebiyatlarının ortak noktalarına dikkat çekerek bu ikisinin birbirine zıt edebiyatlar olmadığını ortaya koymasıdır. Ramazannâme, Türk Bilmeceler Hazînesi, Türk Ninniler Hazînesi gibi kitapları ve “Karacaoğlan’da Dîvan Şiiri Hususiyetleri” (TFAr. [1984], s. 17-30), “Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Mânileri” (TK, sy. 270 [Ekim 1985], s. 29-31), “Mânilerle Divan Şiirinde Ortak Hususiyetler” (Türk Halk Edebiyatı ve Folklorunda Yeni Görüşler, Konya 1985, II, 172-184), “Ninnilerimiz” (Erdem, III/7 [Ankara 1987], s. 211-237) gibi makaleleri bu konudaki önemli çalışmalarıdır.

Âmil Hoca pek çok talebe yetiştirmiş. Burada hem şahsen hem eserlerinden tanıştığımız üç talebesi var. Bunlardan biri 2010 yılında Aksaray’da iken tanıdığımız bize hoca hakkında hazırladığı şiir ve hatıralarını muhtevi çalışmasını göndermek lütfunda bulunan M. Nejat Sefercioğlu Hoca’dır. Onlardan bazılarını da buraya naklediyoruz:

Sefercioğlu’nun hocasıyla alakalı bazı intibaları da şöyle:

Aramızdan ayrılışından bu yana kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen, yokluğunu her an artan bir hüzün ve acı ile daima hissettiğimiz rahmetli hocam Prof. Dr. Âmil Çelebioğlu, konusunda zor yetişir bir ilim adamı olduğu kadar iyi bir aile reisi, şefkatli bir baba, dostları için bulunmaz bir sohbet arkadaşı, öğrencileri için gerçek bir yol gösterici ve hoca idi. O, edebiyatla sadece bir araştırmacı olarak ilgilenen bir ilim adamı değil, aynı zamanda şiirle de uğraşan bir gönül adamı idi. Yazdıklarını yayınlanmaya, birkaç tanesi hariç, mütevâzi yaratılışı engel olmuştu.

Yüksek lisans ve doktora eğitimimiz sırasında dinlemek bahtiyarlığına eriştiğimiz bir iki gazel, zorla yayınlamaya râzı oldukları bir iki şiir ve karşılıklı mektupların içinde gelip giden birkaç nazire dışında, bir kitabı dolduracak kadar şiiri bulunduğunu duyuyor fakat bir türlü onlara ulaşamıyorduk. Bu şiirlere ulaşmak ancak vefatından bir yıl sonra, bir bayram günü ailece ziyaretine gittiğimiz sevgili hayat arkadaşı Zuhal Hanımefendinin ricalarımızı kabul etmek lutfunda bulunmalarıyla mümkün olabildi. Fakültemiz dergisinin rahmetli hocamızın hatırasına tahsis edilen özel sayısında O’nun şiirlerini tanıtan bir yazı yazmak arzûmuza olumlu cevap veren Zuhal Hanımefendi, çocuklarından sonra hocamızdan kendisine kalan belki de en kıymetli varlıkları, hocamızın elyazısıyla yazmış olduğu şiirlerini ihtiva eden iki küçük defteri bize verdi. Fotokopilerini alıp bir süre sonra kendilerine iade ettim.

Çelebioğlu’nun soyadına yakışır mütevâzî, gösterişten uzak ve aşırılıktan hoşlanmayan, yumuşak ve sevecen tabiatının mısralarına da aksettiğini görüyoruz. Bu mısralara samimi bir mümin, gerçek bir vatansever ve millî değerlere düşkün mizâcının da şekil verdiği şüphesizdir. O’nun için “Hayhuyla” boşa geçirilen bir ömür nimet sayılamaz.

İnsanları kırmamaya, üzmemeye bütün hayatı boyunca özen gösteren ve istemeden kırdığı zaman büyük üzüntü duyan Çelebioğlu, herkesten de aynı inceliği bekler, göremediği zaman çok çabuk ve derinden incinir ama yine de bunu hissettirmemeğe çalışırdı. Çok kırılmışsa üstü kapalı, zarif îmâlarla yetinirdi. Vefâsızlık ise O’nu en çok kıran davranışların başında gelirdi.

O’nun “Hafifleme” adını verdiği taşlamalarında cemiyetin nasıl yavaş yavaş yabancı kültürlerin tesiriyle bozulduğunu, bu bozuluştan ve kendi benliğinden uzaklaşmadan ne kadar huzursuzluk ve sıkıntı duyduğunu görmek mümkündür. Tarihlerine göre kırk kırkbeş yıl kadar geçmişe ait olan bu şiirler, cemiyetimizin bugünkü hâlini tâ o zamandan gören keskin bir bakışın tesbitleridir.

Bütün dostlarıyla tek tek vedâlaşarak güle oynaya ve karşı konulamaz bir arzû ile gerçek sevgilisine koşarak giden rahmetli hocamızın yazmış olduğu her satırdan, her mısradan öğreneceğimiz, ders alacağımız pek çok şeyin bulunduğu şüphesizdir.

Hocadan bazı hatıralar

Herkes imkânlarını, zamanını ve Allah'ın kendisine lutfettiği yetenekleri kullanarak ve gerekli bilgileri elde ederek ilim adamı ya da çok bilgi sahibi bir insan olabilir. Yaratılış olarak iyi meziyetlere sahip de olabilir; ancak, iyi bir hoca olabilmek her kula nasip olan bir ayrıcalık değildir. İyi bir hoca olabilmek için en azından uzmanlık alanıyla ilgili yeterli bilgilerle donatılmış olmak; adil olmak; öğrencilerini sevmeyi ve onlara kendisinin beklediği saygıyı göstermeyi bilmek; kendi sahip olduğu bilgi, görgü ve tecrübeleri öğrencileriyle paylaşmak cömertliğini gösterebilmek; fedakârlık; kendisine hocalık edenleri daima hürmetle anmak ve haklarını teslim etmek; ilmiyle amel etmek; mütevâzî, hoşgörülü ve tatlı dilli, örnek ve önder olmak gerekir.

Âmil Çelebioğlu’nda bu özelliklerden hangisi veya hangileri vardı da bizler, “Biz Âmil Hoca’nın devamı olmaya çalışıyoruz” diyebilmenin gururunu yaşıyoruz? Rahmetli hocamızda bu meziyetlerden bir kısmı değil hepsi, hatta daha da fazlası bulunuyordu da ondan.

O, âdil bir insandı. Hiçbir öğrencisine ayrıcalık tanımaz, düşüncelerinden veya herhangi bir yanlış davranışından dolayı öğrencisini notla terbiye etmek yoluna gitmez, kim olursa olsun hak ettiği notu eksiksiz verir, bunun aksi bir davranışı vebal ve kul hakkı sayardı. Rahmetli Çelebioğlu bu yüzden gerçek bir hoca idi.

O, öğrencilerine âşık, onların başarısıyla mutlu dertleriyle dertli olmasını bilen, kendisine beklediği saygıyı öğrencilerinden asla esirgemeyen bir hocaydı.

Bu noktada hocamızın öğrencilerine verdiği değeri belgeleyecek iki önemli hatıramı kısaca nakletmek istiyorum: Yüksek lisans derslerimizi tamamlamış, tez konumuzu tespit etmeğe çalışıyorduk. Bir gün o zaman görevli bilindiğim Millî Kütüphane'ye bir öğrencimiz geldi. Âmil hocanın selamını ve "Nejat gecikiyor. Tez konusunu 'Fuzûlî Dîvânı'nda Sevgilinin Fiziki Özellikleri' olarak tespit ettim, hemen çalışmaya başlasın!" mesajını iletti. Çok sevindim ama mesajı getiren arkadaş çok durgun ve üzgündü. "Bir haberim daha var, Âmil Hoca'nın büyük kızı vefat etti, cenazesi bugün öğle namazından sonra kaldırılacak" dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Fırlayıp hocamızın Gazi Mahallesi'ndeki evine gittik. Hocama üzüntülerimi ifade ederek teselli bâbında birkaç cümle telaffuz etmeğe çalıştım. Aldığım cevap ise hiç beklemediğim bir cevaptı: "Allah o yavruyu bana verdiği zaman çok sevinmiş mutlu olmuştum. Veren Allah onu tekrar aldı. Bizim isyan edip ağlamamız gerekmez". Donup kaldığımı hatırlıyorum. O, hemen konuyu değiştirip tekrar. benim tezime getirdi ve neler yapmam gerektiğini anlatmaya başladı. Ben böyle bir davranışı gösteremem. Bir çok insanın gösterebileceğini sanmıyorum. Çok feci ve anlamsız bir kazada kaybettiğiniz, güzelliğiyle, çalışkanlığıyla, terbiyesi ve becerikliliği ile dillere destan, kendilerinin ifadesiyle "kendisi gibi şâir-meşrep" henüz on üçündeki ilk göz ağrısının cenazesi ortada iken öğrencisinin tez konusunu düşünecek bir hoca hayâl bile edemiyorum.

Konuyla ilgili bir başka hatıram ise doktora çalışmalarımızla ilgili. Ben o sıralarda Millî Folklor Araştırma Dairesi Müşaviriyim ve Mithatpaşa Caddesi'ndeki Ak-Han'da çalışıyorum. Ankara'yı tanıyanlar bilir, Hocamın görev yaptığı Hacettepe Üniversitesi'nin Beytepe Kampüsü Kızılay'a 25 km. mesafede. Hocamın Gazi Mahallesi'ndeki evi Kızılay'a 10-15 km. uzaklıkta. Hocam akşama kadar verdiği derslerin ve diğer çalışmalarının yorgunluğuyla evine gidip dinlenmesi gerekirken, hemen hemen her gün evine gitmeden Kızılay'a gelir, oradan yürüyerek Mithatpaşa Caddesi'ndeki Ak-Han'ın dördüncü katına çıkar ve benim o gün ne kadar fiş çıkardığımı sorardı. Hazırladığım fişleri beraberce tartışır, içinden çıkamadıklarımızı daha sonraya bırakırdık. Ondan sonra hocam evinin yolunu tutardı. Bazen evine gitmeden kısa bir süre sonra tekrar gelir, halledemediğimiz bir beyti yolda çözdüğünü ve nasıl olması gerektiğini söyler tekrar giderdi. Bugün bu davranışı gösterebilecek kaç tane hoca tanıyorsunuz? İşte Âmil Çelebioğlu bu sebeple gerçek bir hoca idi.

O, fedakâr bir hoca idi. Özel şoförü ve arabasıyla değil, belediye otobüsüyle, banliyö treniyle, dolmuşla ve vapurla seyahat ederek, İstanbul gibi ulaşımı gerçek bir dert olan bir kentte, Maltepe'deki evinden çıkıp değişik üniversitelere ders vermeğe gider, ama asla bundan şikâyetçi olmazdı, işte Âmil Çelebioğlu bu yüzden gerçek bir hoca idi.

Gerçek hocalık, hocalık hakkına riayetle olur. Âmil Çelebioğlu da hocalık hakkına riayet konusunda son derece dikkatli ve hassas idi. Yaşadığım ve hayatımın en önemli derslerinden birini aldığım bir hatıramı kısaca nakletmek istiyorum: Âmil hoca beş yılı aşkın bir süre rahmetli Abdülkadir Karahan hocanın asistanlığını yapmış, hocanın yanında doktorasını tamamlamak imkânını bulamamış ve doktorasını gitmek zorunda kaldığı Erzurum'da Yeni Türk edebiyatı hocası ve Âmil hocanın "Kasîde-i berây-ı zaman ve pâdişâh-ı iklim-i sühân ve hâce-i sahib-i ilm ü fen" başlığıyla yazdığı tek kasideyi ithaf ettiği rahmetli Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in yanında tamamlamıştı.

Onun maddî zenginliklere bakış açısı da örnek alınacak bir bakış açısıdır. O, "Allah'ın hazinesi sonsuzdur, isteyin verir. Ancak ailenizi kimseye muhtaç etmeyecek ve sizden yardım isteyenleri geri çevirmeyecek kadar isteyin ama asla maddi zenginlikleri hırs haline getirmeyin" derdi. Çocuklarına ve öğrencilerin "Başkalarının imrenmesine ve kıskanmasına sebep olacak derecede gösterişli giyinmeyin, gösterişe kapılmayın" diye nasihat ederdi. İşte rahmetli Âmil Çelebioğlu bu sebeplerle gerçek bir hoca idi.

Şiirlerinden Örnekler (kısaltılarak)

Dost bilip derdini açtığım kardeş

Yâri gördün hâlin diyemedin mi

Yıllardır yanıyor tende bir ateş

Yâri gördün hâlin diyemedin mi (8 Ekim 1959)

***

Tanrıdan gayrıya bağlanmayasın Hayrânî

Devr-i hûbân dem-i âkil dem-i ahmak da geçer

***

Azığın var mı yarın ahrete burdan ona bak

Ne olur sonra cevâbını ne getirdin dese Hak

***

Sen vefâ göster gönül âlem vefâsız olsa da

Vakt olur belki döner zevk u safâya her cefa

Rengine aldanma dehrin yâr u ağyârın dahi

Sabr kıl elbet bulursun derdine bir gün devâ

Kendisinden gayrı şekvâ etmesin bir kimseden

Çünkü Hayrânî dahi hem bî-vefâ hem pür-hatâ

***

Her işin evveli âhiri sabır

Her şeyin bâtını zâhiri sabır

Etmezse zengini fakiri sabır

Bir kula hakîkat zülfü çözülmez

***

Sözünü sakınmaz Hayrânî bir dem

Nâmerdin lutfunu sayarlar kerem

Kuyruksuz hayvanlar geçinir âdem

İnsanlığa ölçü kılık sanırlar

***

Çalışıp yükselmek palavra bugün

Sözünde durmak mı manevra bugün

Canlı zannettiğin kadavra bugün

Dirilip bugünkü ahvâli görün

Ne çocuklar sayar ana babasın

Ne onlar çekerler evlat tasasın

Tek okusun varsın adam olmasın

Dirilip bugünkü ahvâli görün

Söyledin bir sürü sözü Hayrânî

Bir çâre buldun mu ilacın hani

İslâmlık kurtarır ancak cihânı

Dirilip o zaman ahvâli görün

***

Kılıbık ahvâlin edeyim destan

Onların hâlini ağlasın duyan

Allah düşürmesin huysuz kadına

Erkeğin ömrünü eyler o ziyan

Bir kılıbık her dileğin yapamaz

Hanımın emrinden santim çıkamaz

Allâh’ına dahi rahat tapamaz

Kılıbık dayanır dayanmaz cihan

Fazla kazak o da zâlim olur pek

Eksik olmaz evde kavga ve kötek

Şefkat ve merhamet duymazsa erkek

Gönüller olur hep sonunda vîran

Hayrânî sözünü hitâma erdir

Hakikate libâs-ı mecâzı giydir

Kılıbık sandığın belki de erdir

Sonra sözlerine gücenir yârân

***

Iztırâbı tatmayanlar ıztırâbı ne bilir

Gönlü vîrân olmayanlar dil-harâbı ne bilir

Bir dem olsun yanmayanlar âteş-i firkatte

Meclis-i vuslattaki zevk-ı şarâbı ne bilir

Bir esîr-i aşk olanlar mesttirler dâim

Güftü gûyu hayrı şerri hem sevâbı ne bilir

Bî-vefâlardan sorulmaz ahd [ile] peyman nedir

Hakk’a îmân etmeyenler dört kitâbı ne bilir

Sorsalar ahvâlini söyler mi Hayrânî hiç

Ehl-i dilden olmayanlar ol cevâbı ne bilir (4 Kasım 1963, Karaman)

HAFİFLEME

Aygır mı uygar mı dilimiz kavruk

Bellekle betikle hâlimiz bitik

Bir beste var ortada notası bozuk

Çalıyoruz dâim kanun adına

Dinlisi dinsizden nedense korkar

Doğrular eğiriden acz ile ürker

Cübbeli câhili tepeden bakar

Bî-haber olduğu fünûn adına

Sabır ile koruk helva olurmuş

Sabreden derviş [ler] murad alırmış

Ümide fukara gönlü [nü] vermiş

Ne kelekler yendi kavun adına

Huzur yok kimsede bu hâlet nedir

Bir ölüyü binler eyliyor seyir

Aranmaz hakikî suçlular kimdir

Hatalar yüklenir maznun adına

Bir uyansak küffâra yeteriz biz

Yurdumuzda âh ile gezeriz biz

Şanlı bir mâzîden bî-haberiz biz

Denizler kuruttuk yosun adına

Kaybettik benliği asıl bu sebep

Hayrânî uzaktır bize hak mezheb

Esrârı çekmişiz gafletteyiz hep

Ayrılık satarız afyon adına

(23-25 Mart 1967, İstanbul)

NAMAZ

Kalplere safâdır namaz

Dertlere devâdır namaz

Beyhûde tabîbe gitme

Hastaya şifâdır namaz

Şekil sanan ziyandadır

Yatıp kalkan hüsrandadır

Ecri iki cihandadır

Kula vediadır namaz

IYDIYYE

-K.Edip Bey’e

Fakîrâne hakîrâne efendim

Desem bayramınız olsun mübârek

Saâdettir bu Hayrân'a efendim

Gıyâben olsa da destiniz öpmek (24 Aralık 1969, Irsâli 14 Şubat 1970)

***

Kasîde-i berây-ı üstâd-ı zamân ve pâdişâh-ı İklîm-i sühân ve hâce-i sâhib-i ilm ü fen (K. Bilgegil)

Geçer elbet bu dünyânın gumûmu hem sürûru hem

Ne hâl ile bulunsak da felek bizden vefâ bulsun

Sükûn-âlûd görünsek zâhiren ammâ yanardâğız

Tarâb ehli nasıl bizden derûnî bir sadâ bulsun

Bu meydanda senin kârın değil at sürmek ey câhil

Bilip haddin çekil bâri kelâmın intihâ bulsun

Niyâz eyle gönül her dem Cenâb-ı Hakk’a yalvar sen

Kerem kıl yâ İlâhî gel o sultânım şifâ bulsun

Gam iklîminde yârân ordusu mağlûb-ı düşmandır

Şeh-i milk-i sühen oldur bir an evvel devâ bulsun

Anılmaz oldu Hayrânî senin nâmın bu illerde

O şâhın hüsnünü andın ki güftârın behâ bulsun

(18-19 Mayıs 1972, Erzurum)

GÖNÜL KİTABI

Bu ilim bu tahsil boşuna emek

Gönül kitabından okumadıysan

Nasibin sonunda gam keder yemek

Gönül kitabından okumadıysan

Ya para yapmaktır bütün emelin

Ya kahrın çekersin birkaç güzelin

Elifken bükülür dal olur belin

Gönül kitabından okumadıysan

Veya nâm u şâna doğru koşarsın

Dalkavuklarınla bir dem yaşarsın

Sağını solunu bir gün şaşarsın

Gönül kitabından okumadıysan

Zekâtı kıl-be-kıl hesâb edersin

Kârını gün ü gün kitâb edersin

La yerfen günü olursun nâlân

Gönül kitabından okumadıysan

Hak dersin Hakk için mal veremezsin

Kapından düşküne el veremezsin

Sevdâdan bahsetme dil veremezsin

Gönül kitabından okumadıysan

Bu düğümü Hayrânî [hiç] açamazsın

Aşkın bâdesini sen içemezsin

Bu candan bu tenden hem geçemezsin

Gönül kitabından okumadıysan

(Temmuz 1975, Erzurum)

***

-Abdülkerim'e

Ayrılık bir âteş-i nîrân imiş ben bilmedim

Zevk-i dünyâ sohbet-i cânân imiş ben bilmedim

Derbeder gezdim geçirdim ömrümü beyhûde âh

Bî-bekâ vü bî-vefâ devrân imiş ben bilmedim

Çârsû-ı ma'rifette bir meta' arzetmeden

Geldi geçti ömr bir kervân imiş ben bilmedim

Mü'min ü kâfir münâfık zâlim ü mazlûm ile

Dâr-ı dünyâ bir nice meydân imiş ben bilmedim

Atma herdem seng-i ta'nı ey gönül Hayrânî'ye

Tâ ezelden ol dahî hayrân imiş ben bilmedim

(2 Ocak 1980, Ankara, Gazi Mahallesi)

Sevgili kızım merhûme Âdile Çelebioğlu’nun (1967-1980) ilhâmiyle

Bir âşık -ı mihnet-zedeyim yârimi sorma

Bî-sabr u karârım bana gülzârımı sorma

Kaybetmiş iken kendimi firkat denizinde

Nerden bileyim yârımı ağyârımı sorma

Feryâd ile sarfeylemişim ömr-i azîzi

Ey baht-ı siyehkâr nedir kârımı sorma

Bî-derd olan âdem gönül ahvâlini bilmez

Bir özge yanan dildeki bu nârımı sorma

İzâh edemem hâlet-i Hayrâni'mi bir dem

Gelmez dile gönlümdeki esrârımı sorma (31 Aralık 1981, Ankara)

***

Hüseyn'i sevmek varken

Gayriye sövmek neden

Gönüller almak varken

Dil ile döğmek neden

Yol uzun ömür kısa

Her gün yeni bir tasa

Eğri düzelmez ise

Doğruyu eğmek neden

İnsan yapan insanı

Olmamaktır murâî

Aba altı Hayrânî

Göstermek değnek neden (30 Mayıs 1986)

SÖZ” İLE “LAF” ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ (M. Nejat Sefercioğlu)

Bir sohbet sırasında “Hocam lafınızı kestiğim için özür dilerim, bu konuda ben de bir şey söyleyebilir miyim?” şeklindeki câhilliğimin, rahmetli hocam tarafından “Siz benim ancak sözümü kesebilirsiniz, lafımı değil.” ikazıyla nasıl bir utanca dönüştüğünü daima hatırlayacağım. Söz ile laf arasındaki bu ince çizgiyi bugün kaç kişi fark ediyor diye daima düşünüyorum. Sanatımızın, kültür değerlerimizin, dilimizin, elhâsılı bizi biz yapan değerlerimizin, kör olası madde ve şöhrete, umursanmadan kurban edildiğinin kaç kişi farkında acaba?

Bekri Mustafalar müezzinlik yapar oldu aziz Hocam bu rezil dünyada. Biz ise “söz” ile “laf” arasındaki o ince çizgide gidip geliyoruz. Umarım oradakiler sizi anlarlar ve söz ile laf arasındaki o ince çizgiyi fark ederler. Nûr içinde yat aziz hocam.

HASRET

-Rahmetli Hocam Âmil Çelebioğlu’na-

Gurbetteki canlar yüce Mevlâ’sına hasret

Çöllerdeki Mecnun gibi Leylâ’sına hasret

Bir gizli karanlık sarıyor gözleri her dem

Yaş dökmede gündüz gece rûyâsına hasret

Tek tek soluyor bağda çiçekler ki zamansız

Gönlümdeki gül, bülbül-i şeydâsına hasret

Bîçâre gönül sevgiliden bunca yıl uzakta

Bilmem ki nasıl şâd ola hülyâsına hasret

Sensiz Seferî bil ki gariptir ve de mahzûn

Sessizce akan bir dere deryâsına hasret (İstanbul, 01.07.2025)

***

Aziz Dostum Âmil Çelebioğlu'nu Hakk'a yürüdüğü bugün otuz iki yıl oldu. O, her hâliyle mükemmel, müstesnâ insanı her daim rahmetle anıyor; hasretle, arıyorum. Bana ithafen yazdığı bir gazelini ve cevaben yazdığım birkaç satırı, sevenlerine, talebelerine ondan bir hatıra olarak kaydetmek istedim”. Nahid Aybek

Gazel-i HAYRÂNÎ

Bîgânesin ammâ sana etvârını sorsam

Sen âşık-ı aşka gelip esrârını sorsam

Mecnûn ise gönlün dil-i fettana ezelden

Ahvâlin anıp yârini agyârını sorsam

Kimdir o dil-i bî-kese dem-sâz u devâ-ger

Ey yâver-can cân-ı elem-hârını sorsam

Yıllarca edip âh u figanı susa kalmış

Ol bülbüle bir bir bu demin kârını sorsam

Bîhûde tüketmiş ise gencine-i râzı

Ey bülbül-i hâmuş nicedir varını sorsam

Dünyâya geliş sırrını bir bir çözebilmek

Mümkin değil ammâ sana izhârını sorsam

Göklerde misin yerde mi bilmem hele hangi

Peygambere ümmetliğin ezkârını sorsam

Dönmekte zeban tîg-i sitemle yine HAYRAN

Nâhîd’e varıp bundaki efkârını sorsam. (18.07.1971, Erzurum)

Âmil’in Ağustos 1971 tarihli mektubundaki ‘’sorsam’’ redifli gazele cevabdır.

Bî-çâre-i dehrim bana etvârımı sorma

Bir ‘aşk-ı muhâl içreyim esrârımı sorma

Mecbûruyum ol yâr-i hayâlînin ezelden

Bu sırrı bilip yârimi agyârımı sorma

Bir bülbül-i âvâre-i bî-sıyt u sadâyım

Eşkim eder ifhâm gül ü gülzârımı sorma

Yok bu dil-i mecrûhuma dem-sâz u devâ-ger

Merhem bulamaz dost-ı elem-hârımı sorma

Fânûs-ı hayâl bâd-ı muhâlif ile söndü

Gönlümde remâd olmuş olan nârımı sorma

Bir ‘aşk-ı muhâl uğruna saçdık da savurduk

Gencîne-i kalbimde kalan vârımı sorma

Bir âlem-i hîçîde ser-âşûb-ı tahayyül

Gülzârı kayıb bülbülüm ezkârımı sorma

Ol hüsn-i ezel kendini âyînede görmüş

Mümkin budur ammâ bana izhârını sorma

Yıksın yeridir tîg-i sitem kalb-i harâbı

Hayrân-ı ezel Nâhidim efkârımı sorma

Has Mevlana torunu, Hazret-i Peygamber ve Hazret-i Pîr âşığı, Murād-ı Velî, Fātih Devri ve Mesnevi muhibbanı Âmil Hoca, 35 yıl önce Hac görevini ifa ederken tünel izdihamında dâr-ı bekâya irtihal etti. Hocamıza ve önden giden tüm atlılara Rabbim rahmet eylesin, ruhu şad, mekânı cennet olsun..