Rasim Özdenören Ağabey’le yapılan bazı mülakatlar, Memleket Meselesi adıyla kitap haline (İz Yayıncılık-2026) getirilmiş. Bazı iktibaslar yaparak hem bu kitabı hem de büyük bir mütefekkir olan Rasim Bey’i tanıtmak istedik. Böylece okuyanların gönlü ve ufkunun genişleyeceğini ümid ve temenni ediyoruz. Merhum Rasim Ağabey halim-selim, lâkin Fehmi Kuyumcu’nun ifadesiyle “kelâmı cesim” bir zât idi. İdrak ve ihatası çok yüksekti.

***

Medeniyeti dinden ayrı düşünemeyiz, aslında hiçbir şeyi dinden ayrı düşünemezsin. Senin laiklik dediğin, sekülarizm dediğin yaşayış tarzı da haddizatında kendine mahsus bir dindir. Bâtıl, ama din. "Senin dinin sana benim dinim bana." diyor ayeti kerime.” Ayrıca "Allah indinde din İslamdır." diyen başka bir ayet-i kerime var. Yani öbürleri de din, yalnız Allah'ın makbul saydığı din İslam. İşte "Senin dinin sana benim dinim bana" ayet-i kerimesinde ifade edilen manayla putperestlik de bir dindir.”

Eliot'un da belirttiği gibi, medeniyet dinin vücut bulmuş şekli midir?

Eliot'un sözlerini adeta kendi cümlelerimmiş gibi kabul ediyorum, Eliot'tan zannediyorum ben bir iki şey de çevirdim. Eliot 20. yy.ın önemli şairlerinden, dindar şairlerinden birisi. İngiliz kökenli ve Amerikan yurttaşı olan bir şair. Eleştiri üzerine medeniyet üzerine düşünmüş. Şimdi telaffuz ettiğimiz cümlesi de nerdeyse bizim yazılarımızdan oraya aktarılmış bir cümle gibi duruyor. Ben biraz daha ötesine de gideceğim, zaten konuşmamızın başlarında, sohbetimizin başlarında ifade etmeye çalıştığım şey tam da buydu. Yani medeniyete, dinin hayata yansımış şekli diyoruz. Peki, Hıristiyanlıkla İslamın, İslamla Şintoizmin, Şintoizmle Budizmin, Budizmle Hinduizmin, Hinduizmle Sibirya putperestliğinin, Sibirya putperestliğiyle Eskimo putperestliğinin, Eskimo putperestliğiyle Orta Afrika putperestliğinin, Orta Afrika putperestliğiyle bugünkü Amerika'daki Kızılderililerin dinleri arasında bir irtibat var mı? Var. Şöyle bir irtibat var; bu dinlerin tamamı, Hıristiyanlık olsun, Yahudilik olsun, adını az önce saydığımız vahdani dinler olsun, putperestlik dinleri olsun, bunların tamamının kökeninde vahiy var. Bunu nereden biliyoruz? Bunu gene Kur'an-ı Kerim'in beyanından ilham alarak söylüyoruz. Orada diyor ki, "Biz hiçbir millete kendisine peygamber göndermeden azap etmeyiz, sorguya çekmeyiz." Demek ki bunların her birine bir peygamber gönderilmiş.” (S.154-156)

***

Dini ne olursa şuna olsun, her kim olursa olsun, eman almışlarsa, İslam bunlara hayır demiyor, bilakis onların himayesini üstleniyor. Eman almış bir gayrimüslimin canına malına bir Müslüman tarafından zarar verilmesi hâlinde İslam adaleti hiçbir zaman sen Müslümansın iyi ettin de bu zararı verdin demiyor. O kadar ki yakasına yapışıyor, eğer adamın şarap yapmak için ayırdığı üzümüne zarar verilmişse o üzümünü tazmin ettiriyor. Şarabına zarar vermişse şarabı tazmin ettiriliyor, domuzuna zarar vermişse domuzu tazmin ettiriliyor. Gayrimüslim insanın elinden rızası hilafına toprağı, arsası, arazisi alınıp üzerine mescit bile inşa edilmiş olsa, o mescit yıktırılır, arsa sahibine eski hâliyle, ilk hâli ile iade edilir. İslamın gayrimüslimlere önerdiği hayat tarzı bu.

Yıllar önce bir sempozyuma katılmıştık; orada bir profesör arkadaşımız demokrasiyi anlatıyordu. Dedi ki, "Demokrasi o kadar geniş ve o kadar müsamahalı bir düzendir ki, bu düzenin içinde Müslümanlara da yer var, laiklere de yer var, putperestlere de yer var, herkese yer var. Dolayısıyla İslamla demokrasiyi bağdaştıramayan insanlar müsterih olsunlar, demokrasi bunlara da yaşam hakkı veriyor. Yaşamaları için bir ortam hazırlıyor" Dinleyicilere söz verildiğinde, söz aldım ve o profesör kardeşimize şunu söyledim: "Bu senin söylediğin hayat hakkını İslam da kendisinden olmayan herkese bahsediyor, İslamın içinde de demokratlara, putperestlere, Yahudilere, Hiristiyanlara, diğer din sahiplerinin tümüne, herkese hayat hakkı var. Hem de bu hayat hakkı, İslamın başkalarına verdiği bu hayat hakkı, yöneticinin keyfine, inisiyatifine bırakılmış değil, tam tersine vahiyle Sünnetle tahkim edilmiş bir haklar manzumesidir."

Aynı şekilde Afrika'da girdikleri ülkelerde o insanları insan yerine koymuyor. Eşyadır onlar, köledir. Kölenin iradesi söz konusu olmadığı için o insanlar eşya mesabesindedir. Onun kulağını çekebilirsin, etine iğne batırabilirsin, boynunu kesebilirsin. Eşya olduğu için ne acı çekmeye hakkı var, ne bağırmaya hakkı var. Sadece itaat etmek üzere halk edilmiş bir mahluktur köle. Hayvandan, eşyadan farkı yok. Batı demokrasileri yerine göre başkalarına böyle muamele etmeyi kendisine hak bilebiliyor. Ama İslamın hayat tarzı ve öngördüğü adalet -eğer İslamın başındaki yönetici kendi keyfine göre hareket etmiyorsa- böyle şeylere asla cevaz vermez ve cevaz verilmesine razı olmaz. Eğer o şekilde hareket eden bir İslam yöneticisi varsa, o insanın evvela kendisini düzeltmesi talep edilir. Düzeltmediği takdirde ne yapılır? Düzeltmediği takdirde Müslümanların, cemaatin onu kılıçla düzeltmeye hakkı vardır. Nitekim Hz. Ebu Bekir, "Ben Allah'ın hükmünden ayrılırsam ne yaparsınız?" diye sorduğunda, "Seni kılıçlarımızla düzeltiriz yâ Ebû Bekir" cevabını almış ve bunun üzerine o da iki elini semaya kaldırarak Cenab-ı Allah'a şükretmiştir, böyle bir topluma sahip olmaktan dolayı.” (s.159-161)

***

Temel kanunların neredeyse tamamında antidemokratik hükümler var. İşte bütün bunları sen, kendi iç dinamiklerinle değiştiremiyorsun. AB'ye girme teşebbüsünün temelinde böyle bir kaygının yer aldığını düşünüyorum. Başbakan sanırım böyle bir kaygı taşıyor. Görüşmelerle sanırım böyle bir zemin oluşturulmak isteniyor. Gerçi bahsi geçen antidemokratik hükümlerin tümünü ortadan kaldırsan bile geriye bunlardan baki kalacak bir zihniyet meselesi var. O zihniyeti de demokrasiye dönüştürmedikçe Türkiye'de demokrasi olmaz. Aslında o zihniyet demokrasiye dönüştürülebilse, mümkün olsa da, eşyanın tabiatına aykırı olmasa da o zihniyet demokrasiye dönüştürülse... Bugünkü yasalar çok da önemli değil, o yasa demokratik istikamette de uygulanabilir. Ama halihazırda o yasayla bu zihniyet, iki antidemokratik faktör buluşunca işin içinden çıkmak zorlaşıyor, ceremesini millete çektiriyorlar. İşte başını örtmek isteyen bir öğrenciye başını örttürmüyorlar. Başını örtmek isteyip, bir toplantıya katılmak isteyen bir bakanın, başbakanın eşine Meclis kapısı açılmıyor, Cumhurbaşkanlığı köşkü açılmıyor. Cumhuriyet balosunda baloya kabul edilmiyorlar.” (s.166-167)

***

Resulullah zamanını hatırlayalım; Habeşistan'ın, Necaşi'nin, Kureyş karşısındaki pozisyonunu hatırlayalım. Necaşi Müslüman değildi fakat Müslümanları kabul ediyordu, onlara kucak açıyordu. Müslümanları Kureyş zulmüne karşı koruma mevkiine girmişti. Kendisinin sonradan Müslüman oluşu ayrı bir konu... Ama Habeşistan'a hicret safhasında henüz Müslüman falan değil. Buna rağmen kendisine böyle bir talepte bulunulduğunda ‘Bize sığınma hakkı verir misin; himaye verir misin?' denildiğinde Necaşi bunu kabul etti. Ve bazı Müslümanlar oraya sığındılar, orada hayatlarını idame ettirdiler.” (s. 172)

***

Sorularınızla deminden beri beni ısrarla götürmek istediğiniz bir yer var, oraya ben ısrarla gitmek istemiyorum; sebebi işte şimdi anlatmaya çalıştım husustur. Yüz yüze görüşüldüğünde adam seni görecek... Adam zannediyor ki bizim boynuzlarımız var, bu boynuzlarımızla kendisini boynuzlayacağız.. Bizi iki gözlü, iki kulaklı, iki ayaklı insanlar olarak değil de, farklı bir mahluk, hatta şeytan diye görüyor. Bizim onları ne olarak gördüğümüz de önemli ama o da bizi bir biçimde olduğumuzdan farklı görüyor. Bir defa bizi insan olarak kabul etsin, bizim de kendisi gibi yemek yediğimizi, nefes aldığımızı, karnımızın acıktığını, çişimizin geldiğini görsün, o zaman senin tebliğine açık hâle gelir. İşte bu bağlamda, onlarla temasta sakınca olmadığını söylüyorum. Türkiye'nin halihazırdaki hukuki düzeninin demokratikleşmesi istikametinde bir talepte bulunulmasında sakınca olmadığını düşünüyorum.” (s.174)

***

İslamın yayılması tarih boyunca, temelde ticaretle gerçekleştirilmiştir, kılıçla değil. Kılıçla gittiği yerlerden, gene kılıçla geri çekilmek zorunda bırakılmıştır. Ticaretle girdiği yerlerdeyse hep kalmıştır.” (s. 176)

***

Bence ümidimizi asla kaybetmememiz lazım, ümitsizlik bize zaten haram kılınmıştır. Ben İslamın bize cevaz verdiği her fırsattan istifade etmek suretiyle tebliğimizi bütün dünyaya ulaştırmamız gerektiğini düşünüyorum.” (s.177)

***

Dostoyevski'nin kendi ülkesindeki Batıcılarla tartıştığında söylediği “Siz Batı'nın içinde kaybolmayı, yitmeyi, onun içinde fena bulmayı düşünüyorsunuz." cümlesi bakış açısı bakımından önemlidir. Öyle düşünenler bizde de var. Nurullah Ataç mesela. Dostoyevski devamında "Halbuki biz Batı'yı öğrenmekle, Batı'ya bakmakla kendimize nasıl bakacağımızı tayin etmeliyiz. Bu bize yeterlidir. İllaki onun kültürünü, kılık kıyafetini benimsemeye gerek yok. Peruk takarak, redingot giymek suretiyle Batılılara benzediğimizi düşünmeyelim." diyor. Türkiye'dekine benzer bir süreç Rusya'da da yaşanmış.” (s.180)

***

Bizim modernleşme sürecimize ise bir tür oto-kolonizasyon denebilir. Tanzimat aydınları ve yöneticileri doğru değerlendirmeler yapamadıklarından, kendi kültürümüzü tarihimizi iyi okuyamadıklarından, kavramlarımıza, değerlerimize sahip çıkamadıklarından daha baştan soruna yanlış reçete sunmuşlar, yanlış yöntemle işe başlamışlardır. Mesela Fatih Sultan Mehmed'in toplarını Macar mühendislere yaptırması, finans, maliye alanlarında, bazı idari görevlerde gayrimüslimlerden yararlanması gibi ibadet sayılmayan alanlarda gayrimüslimlerden yararlanma yoluna gitmek yerine, kendi kültürünün kavramlarına nüfuz etmek yerine kavram kargaşasına boğulmuş olduklarına kaniim. Bu kavram kargaşası ülkemizde hâlâ devam etmekte ne yazık ki.

Edebiyat bilimi açısından denemeyle öykü, öyküyle roman, romanla şiir, romanla piyes, piyesle destan, destanla mit arasında farklılıklar gözetilmiş olabilir ama bence felsefe açımdan bunların hiçbirinin yekdiğerinden farkı yok. Felsefe açısından, ontoloji açısından bunların tamamı insan zihninin bir ürünü ve belli bir varlık tarzına tekabül eder.” (s. 181)

***

Ben yolculuklardan çok fazla hazzetmem. Ama her bir yolculuktan da çok istifade etmişimdir. Yaptığım her yolculukta bir ürün ortaya çıkarmışımdır. Ama yine de bugün bir yerden bir yere gitmek söz konusu olduğunda, üstüme hafakanlar basar. İster Ankara-İstanbul arası kolay bir yolculuk olsun. Bu benim üzerimde hafakanlar uyandırır. Günler öncesinden onun sancısı başlar, aklıma geldikçe içime sıkıntı basar.

Çocukken yaşadığım çok sıkıntılı bir yolculuğum var. Beş-altı yaşındayken Maraş'tan İstanbul'a bir yolculuktu: 1946 senesinde amcamız öldü İstanbul'da. Babam İstanbulludur. Onun cenazesine gittik trenle; üç gün üç gece uzun bir yolculuğumuz oldu. Onun etkisi vardır diyebilirim.” (s.184)

***

Bunlar Osmanlıda olur muydu? Olmazdı, ihtiyaç yoktu çünkü. Osmanlı Devletine matbaa geldiği zaman sadece İstanbul'da on binin üzerinde hattat vardı. Eğer bir kitabı yayınlayacaksan -üç yüz, beş yüz nüsha yayınlayacaksan- bu hattatlara sipariş verdiğinde üç-beş gün içinde yazıp getirip veriyorlardı sana; gayet de okunaklı biçimde. Onun için matbaa Osmanlıya geldiği zaman ret ile karşılaşıyor. Dine aykırıdır diye değil. Matbaa gelince on bin hattat işsiz kalacak, bundan dolayı. Nitekim isyan edenler bir tabutun üzerine hokka, divit koyuyorlar. ‘Bunlar öldü, bunların cenazesini taşıyoruz.’ manasında. İstanbul sokaklarında dolaştırıyorlar o zaman. Ön ayak olan kim? Tellak Patrona Halil, bu işe ön ayak oluyor.

Televizyon mesela bilinen bir şey: 1930 yıllarından itibaren Amerikan insanının yalnızlığı çok dramatik bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu dramatik yalnızlığın çaresi olarak görüntülü ve sesli cihaz rağbet görmeye başlıyor. O; kendi ticaretini, kendi bağımlılarını hâsıl ediyor. Şu an işte televizyon bağımlıları, internet bağımlıları ayrı bir insanlık problemi haline geliyor. Biz bunları Türkiye'de kısmen yaşıyoruz. Batılı bir insanın, bir İngilizin, bir Amerikalının, bir Fransızın yaşadığı ölçüde yaşamıyoruz. Çünkü hâlen de bizim komşuluk ilişkimiz, akrabalık ilişkimiz, mahallemizle olan ilişkimiz, kentimizle olan ilişkimiz tümüyle gayrişahsi hâle gelmiş değil; hâlen şahsi ilişkilerimizi devrede tutabiliyoruz. Bunların tümüyle gayrişahsi hâle gelmesi, insanın yalnızlaşması sonucunu doğurur.” (s.189- 190)

***

Bir film vardı "Küçük Dev Adam" galiba; orada da o filme referans vardı. "Little Big Man" orijinal adıydı. Şimdi Kızılderili Reis, beyaz adamla Zencilerin kendisine karşı harp açtığını görüyor. O cümleyi söylerken de karşıda beyaz adamla kara derili adam beraberce işte Kızılderili'ye karşı silah kullanıyor. Kızılderili diyor ki 'Beyaz adamı anlıyorum, o bizim topraklarımıza girecek, işgal edecek buraları. Peki bu kara 'beyaz' adam ne yapıyor, ona ne oluyor?' diyor, 'Bizden ne istiyor?' (s.192)

***

Düşüncede kökten değişimle ilgili ne öneriyorsunuz?

Önce bunun bilincine varılması gerekiyor. O zaman problem kalmaz.

***

Bir röportajınızda "Ben muhafazakâr falan değilim" demişsiniz. Muhafazakârlık nedir sizce?

Muhafazakâr kelimesi bize mahsus değil. Genelde Avrupa'ya, özelde İngilizlere mahsus bir kavram. İngilizler tutucudur. Alman muhafazakârları, bidatleri muhafaza eder. Protestanlık tam da bu söylediğim durumun ifadesi. Manifestolarında "Faizi kabul etmemiz lazım. Çünkü faizi kabul etmediğimiz takdirde mevcut ticaret hayatına uyum sağlayamıyoruz, bu yüzden İngiliz ve Fransızlarla ticarette rekabet edemiyoruz." diyorlar ve bidatleri kabul etmiş oluyorlar. İslam, her yüz yılda bir yenilenir. Bu yenilenme aslında dini bidatlerden arındırma işidir. Çok ünlü bazı ilahiyatçıların bidat kelimesini bilmediklerini görüyorum.” (s.197)

***

Türkler Batılılaşmayı nasıl anladı? Batılılaşma'nın sosyal hayatta ve edebiyattaki yansımaların dan bahseder misiniz?

Burada 'Türkler' ifadesini iki şekilde anlamak mümkün. Türkler deyimini resmi jargon içinde kullanıyorsak bu ifade ancak Cumhuriyetten sonra meşruiyet kazanmıştır. Buradan Cumhuriyet'ten önceki dönemi kast etmediğiniz anlaşılıyor. Eğer Cumhuriyet'ten itibaren bu ülkenin insanlarının Batı'yı nasıl anladığını soruyorsak bu ayrı bir konu. Cumhuriyet'ten evvelki Müslümanların Batı'ya bakışı ayrı bir konu. Dolayısıyla sizin sorunuza açıklık getirmek gerekiyor.” (s. 204)

***

Osmanlının Batı'ya talebe göndermesi veyahut Sultan Abdülhamid'in bildiğiniz gibi bugünkü eğitim kurumlarının bir bölümünü açması, Osmanlı Devletini hukuk rejimini değiştirmeyi öngörmüyor. Halbuki 1923'ten sonraki çalışmalar Türkiye Cumhuriyeti'nin ve ülke sınırları içinde yaşayan insanların ideolojilerini ve hayat tarzlarını yeniden şekillendirmeye yöneliyor. Buradaki fark çok önemli. Osmanlı Devletinde Batı ve Batı'nın her türlü değerlerine de Batının değerlerine bir fetiş olarak bakılmaya başlanıyor.” (s.207)

***

Gerek Kafkaslar’da gerek Balkanlar’daki olaylar bize oradaki insanların Türkiye’yi hâlâ bir Osmanlı Devleti olarak görmekte olduklarını gösterdi. Biz her ne kadar bunu basınımızla örtbas etmeye çalışmış isek de oralardan gelen insanların söylemi çok dikkate değerdi.

Mesela bir Bosna'daki Ali İzzetbegoviç'in mesajı çok dikkate değerdir. Ali İzzetbegoviç şöyle söylüyordu. "Bizim ülkemizde Sırpların, Hırvatların ve Boşnakların birbirleri ile olan mücadelesinde bizi katleden insanlar bizleri Müslüman diye katlettiler. O zaman anladık ki biz Müslümanız." Oysa Tito zamanında Müslümanlar da kendilerini komünizmin bir unsuru olarak görüyorlardı. İslamiyet konusunda pek az titizliği kalmış insanlardı. Devlet sembolik olarak senede birkaç kişiyi hacca gönderiyor, göstermelik bir iki dini ritüel yapılıyor veya yapılmıyordu. Son olaylardan sonra o ülkede yaşayan insanlar kendi mesajlarının dini olduğunu fark ettiler. Bu durum yalnızca Boşnaklar için değil, Hırvat ve Sırplar için de söz konusu idi. Onlar da dini kimliklerini öne çıkardılar. Kafkaslar'da gene aynı şekilde oldu. Kafkaslar'da, Çeçen Harbinde de insanların dini kimlikleri ön plana çıktı. Bu kimlikle Türkiye'ye müracaat ettiler ve bu kimlikle Türkiye'den yardım istediler. Türkiye'den de gizlice kaçak olarak oralara mücadele etmek için giden insanlar olmuş.” (s.210)

***

Artık kendi geleneğimizi tanıma ve bilme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Nitekim bu zorunluluğu hisseden bir entelektüel kesim de var ortada. Sayıları çok az olabilir ama önemli olan sayı değil böyle bir entelektüel faaliyetin başlıyor olmasıdır. Bu tıpkı donmak üzere olan bir havuzda küçük iğneciklerin oluşmaya başlamasına benziyor. İnsan onları ilk başta pek kaale almaz ama çok kısa bir süre sonra o iğnecikler o havuzu buzdan bir kalıp haline getirebilir. O iğnecikler şu anda görünüyor gibime geliyor.” (s.213)

***

Marksizm, faizi ortadan kaldırabilmek için özel mülkiyeti lağvediyordu. Oysa İslamda hem özel mülkiyete sahip olmanın teşvik ediciliği öngörülüyor, hem faizin mazarratları ortadan kaldırılıyor. Dahası, kapitali olanlar bunun karşılığı olarak toplumdan her ne ad altında olursa olsun bir bedel talep etmiyorlar (faiz). Bilakis belli bir nisabın üstünde elinde kapital bulunduranlar, topluma bunun bedelini ödemek zorunda bırakılıyorlar (zekât). Olayı kapitalistlerin jargonu ile ifade edersek, negatif bir faizin olduğunu söyleyeceğiz. Keynes'in iddiasını hatırlayalım; Keynes, bir toplumun refahının orada uygulanan faiz oranı ile ters orantılı olduğunu söylüyordu. Yani faiz oranı ne kadar yüksekse, refah o kadar düşüktür; faiz oranı ne kadar düşükse refah o kadar yüksektir.

Faizin getirdiği toplumsal kötülükleri görmezlikten gelerek olaya sırf iktisadi açıdan baktığımızda bile İslamın bir refah toplumu vaat ettiğini ileri sürmemiz mümkün görünmektedir. Kaldı ki biz olaya iktisadi refah açısından bakmıyor ve iktisadi refah arzusu ile İslama müracaat edilsin demiyoruz. İslam, sadece Allah'ın razı olduğu bir din olarak hak ve bâtıl mücadelesinde ebedî alternatif, tek alternatif olarak insanlar için varoluşunu sürdürecektir, diyoruz.” (s.218- 219)

***

Osmanlı zamanında da misyonerler Anadolu'da cirit atıyor; her yerde, öğretmenleri papaz okullar açıyorlardı. O döneme ait kayıtlara, kaynaklara bakarsak; konuyla ilgili büyük tartışmaların olmadığını görüyoruz. Buradan, Osmanlının kendisine (milletine) güvendiği, bizim ise kendimize güvenmediğimiz sonucunu da çıkarabiliriz; şu soruyu da sorabiliriz: Yüz sene içinde, değişen ne oldu?

Misyonerlik faaliyetleri Tanzimat'tan bu yana, ülkemizde artan bir ivmeyle devam ediyor, doğru. Tarihimizin kırılma noktalarından en kritik olanından birini temsil eden 1923, aslında, bizim kendi kendimize uyguladığımız bir misyona delalet etmiyor mu? Bir misyonerin, son tahlilde varmak isteyeceği nokta, sana kendi kanununu benimsetmek değil midir? Ve eğer bu sonuca ulaşmayacaksa, bazı münferit kişilerin münferit olarak Hıristiyanlaşmasının, makro düzeyde ne anlamı olabilir ki? Son zamanlarda tehlikesi üzerinde durulan misyonerlik faaliyeti, gövdeye yayılmış olan kanseri görmeden veya görmezlikten gelerek, deri üstündeki bir sivilceyle uğraşmaya benziyor. Başka bir deyişle, kaybedilmiş bir oyunun davası güdülmeye çalışılıyor.” (s.221)

***

Rasim Ağabey’e rahmet ve mağfiret, dost ve akrabalarına sağlıklı uzun ömür niyaz ederiz.