1-Tanınmış bir üniversite hocamız “çalışmak için üniversiteden emekli oldum” demiş. Hem çalışma şartlarından hem de talebelerin ilim talepsizliğinden hoşnutsuzluğunu dile getirmiş. Bunlar hakikaten ciddi meseleler. Üniversite en üst ilim müessesesi. Mensuplarının kütüphane ve laboratuvardan çıkmaması gerekir.
Üniversiteyi bitirdikten sonra yeni kitap okumamakla müftehir, doçentlik tezinden sonra makale okumamakla maruf hocalarımızı çoktan beri duymakta, görmekteyiz.
Sevgili gençler, bu yanlışlıklarımızdan sizlerin ders çıkarıp, ilim-irfan sahibi olma yollarını bulmanız icab eder. Bunun için halen mevcut olan numune-i imtisal hocalarımızı iyi tanıyıp onların izini takip etmeli.
2-2026 Ramazan-ı şerif, mart ayına denk geldi. Günler kısa, serin ve sakin. Teravih namazları yeteri kadar canlı, şevkli ve zevkli değil. Bu, toplumdaki genel havaya paralel gibi. Çok canlı, heyecanlı, muhabbetli hale gelmesi için özellikle (30 yaş altı) gençlerimizin bu hususa kafa yorması lâzım.
İşin ruhunu mânâsını iyi anlayıp, sahabe-i kiramın kıyafetlerinin omuzlarından eskidiğini hatırlayarak namaz saflarını sık ve düzgün tutmalıyız. Gevşek yerlerden şeytan girme ihtimalini unutmamalıyız.
3-Milli irfanımızın ana unsurlarından birisi de musikidir. Musikişinaslarımızı iyi tanıyarak musiki zevki kazanmalıyız. Herkes çalıp söyleyemeyebilir fakat dinleme (bişnev) zevkini herkes her yaşta kazanabilir. İlahiler, gazeller, naatlar, kasideler ruhları kanatlandırabilir. Mehter müziğinin etkisini zevkini düşünmeliyiz. Güzel yüzden usanılır ama güzel sesten usanılmaz denilmiştir. Dünyayı daha keyifli, yaşanılır hale getirebiliriz, getirmeliyiz.
4-Cemil Meriç merhum, “bana sorarsan kütüphaneye dön” diyor. Yine “ikra” emrine geliyoruz. Ama okunmaya değer kitaplar, bir canlı yürüyen kitap rehberliğinde okunup anlaşılabiliyor. Bugün kütüphanelerin azalması, boşalması, test-tost mahalli haline gelmesi bu canlı kitapları fark edememekten olsa gerek. İnsan ciddi bir meşguliyet bulmazsa malayani (saçma, sapan) işlerle meşgul oluyor. Bu da ömrün boşa geçmesi ve sonu pişmanlık demektir. Hz. Niyazi Mısrî: “Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkelyakîn / Mürşidi olmayanların bildikleri gûman imiş” diyor. Güman yani şüphe, yani şaşkınlık. Sakarya Yeşilay Kitaplığı’nda “ney” de üfleniyor. Ney sesi okumayı daha zevkli hale getiriyor. Böyle iyi haberleri çoğaltmalıyız.
5-Evlenmeler, geçinmeler zorlaşıyor ve gecikiyor. Bu bir milletin hayatında düşündürücü mühim mesele. Neden, niçin, nasıl böyle oluyor suallerini samimiyetle sormalıyız. Ama önce bu işin normali, iyisi nasıl oluyordu? oluyormuş? sorusuna daha iyi cevap bulmalı. Ananevi toplum yapımızda evlenmenin yaş sınırı âkil baliğ olmak, olarak kabul ve tatbik edilmiştir.
Küresel kapitalizmin tesiriyle hayat şartları değişince kadın-erkek iş bölümünde farklılaşma artınca bugünkü problemler ortaya çıkmıştır.
Şimdi doğru sorulara doğru cevaplar bulmazsak, sancılar hafiflemeyip artmaya devam eder. Nihaî tahlilde kayıp - kazanç hesabı yapınca kayıplarımızın büyük olduğu görülür. Birçok maddi varlığa sahip fakat huzuru çok eksik olup bu halden kurtulamayıp perişan olanlar çok. Az sayıdaki örnek ailelere, ciddi kitap ve hocalara bakıp çareler bulmalıyız.
6- Merhum ve berhayat birçok kıymetli hocamız “müstağni” bir hayatı tavsiye ediyor. Başta genç kızlarımız ve hanımlarımız istiğnayı mahrumiyet olarak anlamamalıdır. İsraftan sakınmak yeterlidir. Bizim Yunus “Kem dürür yoksulluktan çoklarının varlığı / Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” diyor. Salih Baba “Yeter oldun bu dünyanın hamalı” diyor. Hamal vaziyetine düşmemeliyiz. Bu hamallığı karşılığı- neticesi yorgunluk ve pişmanlık oluyor.
Üstad Necip Fazıl Hz. Fatıma validemizi “İnce ve zarif Fatıma” olarak tarif ediyor. Biz de bu ince, zarif Müslümanlığı anlayıp yaşadıkça zevk ve sürurumuz artacaktır. Zor bir iş değil diyor bilenler ve uygulayanlar.
7-Ariflerden işitilmiştir: “İnsanlar ben bilirim davasında yanılır, sen bilirsin duasında âli olurlar”. İnsanlarda kuvvetli bir varlık, benlik, ego duygusu vardır. Nefis terbiyesi görüp nesi varsa Allah’ın lütfu olduğunu anlayamazsa başına çok iş açar. Salih Baba:
Beni benlik harab etti
Bu yüzden olmadım mamur, diyor.
Dede Paşa, yukarıdaki kelâmında buna işaret ediyor. Ama sen bilirsin, siz bilirsiniz, diyebilirse Allah onu yüceltiyor, yükseltiyormuş. İlim ve tecrübe sahipleri böyle söylüyor. Gençler de, bunu kulağına küpe yapmalı ki hiç unutulmasın hiç kaybolmasın.
8-Zirve şahsiyetlerimizden birbirine dost iki zât-ı muhterem var. 20. Asırda yaşayıp göçmüşler. Birisi Süleymaniye Kütüphanesi hafız-ı kutubü, ayaklı kütüphane, Alman âlim Osman Reşher vb. birçok gayrımüslimin Müslüman olmasına vesile olmuş İsmail Saib Efendi. Diğeri de Babıâli Sadaret kaleminde yetişmiş, babası da bir mülkiye paşası olan İbnülemin Mahmut Kemal İnal.
Bunların dostlukları da şiir gibi. Saib Efendi kedilerle dostluğu ile meşhur. İbnülemin ona şöyle takılır, latife yaparmış: “Saibe söylenmek olmaz müptelâdır neylesin / Hırreye (kedi) fartı muhabbet bir belâdır neylesin. Saib efendi gülerdi bir yandan da büyük bir muhabbetle kedileri okşardı diye anlatıyor”.
Yukarıdaki beytin aslı şöyledir:
Aşıka tân etmek olmaz müptelâdır neylesin
Âdeme mihr ü muhabbet bir belâdır neylesin
9-Günümüz mütebahhir âlimlerinden mutasavvıf Ekrem Demirli Hoca diyor ki; İbn Arabi konuşmamışsa, konu izah edilmemiştir. Bayezid-i Bestami konuşmamışsa en iyisi söylenmemiştir. Keza İbn Arabi’nin “Muhabbet diniyle dinlendim” dediğini nakledip “aşk kuvvetli imandır, ahlak büyüdükçe akıl da büyür, insan erdemlerle büyür” diyor.
10-Hasan Basri Çantay’ın meal tefsiri 2. cildinde şöyle bir beyit var “Halkın istidâdına vabestedir âsârı feyz / Ebr-i nisandan sadef dürdane ef’i sem kapar”.
Şöyle açabiliriz: Feyiz almak insanların istidadına yani, istek ve kabının genişliğine bağlıdır. Nisan bulutundan yağmurundan sadef yani istiridye, inci yapar. Yılan ise onu zehre çevirir. Bunları okuyan gençlerin kafasında sorular meydana gelir veya gelmelidir. Suali olan cevabı bulur. Sormaz ki bilsin, bilmez ki sorsun demişler.
11-Peygamberimizin hadisi şeriflerinden hiç olmazsa 40 adedinin öğrenilmesi hatta ezberlenmesi tavsiye edilmiştir. Tarih boyunca birçok âlim 40 hadis derlemiş, bunlar çeşitli dillere de tercüme edilmiştir. Bunlardan birisi de Sahih-i Buhari mütercimi Diyarbakırlı büyük âlim Mehmet Akif’in yakın dostu Babanzade Ahmed Naim Efendi’dir. Onun 40 hadis tercümesi DİB’nca yayınlanmıştır. Mütefekkir şairlerimiz Necip Fazıl ve İsmet Özel’in de Kırk Hadis Seçmeleri vardır. Babanzade’den bir örnek şöyledir:
“Resulullah sallalahu aleyhi vesellem hazretleri demiştir ki: “Kişinin malayaniyi yani gerekmez olan şeyi terketmesi iyi Müslüman olduğunun alametlerindendir” Gayet açık değil mi?
12-Bir hadisi şerif daha kaydedelim: Ebu Hureyre (r.a.) den: Demişdir ki, Resulllullahh Sallalahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurdu: “Allah’a ve âhiret gününe imanı olan ya hayır söylesin, ya ağzını mühürlesin. Allah’a ve âhiret gününe imanı olan komşusuna ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe imanı olan misafirine ikram etsin “
Dünyayı, hayatı cennete çevirecek düsturlar, prensipler, tavsiyeler değil mi bunlar?
13-Osmanlı devlet adamlarından, Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın “Nesayih-i Ümera vel Vüzera” isimli bir güzel kitabı var. Onu “Devlet Adamlarına Öğütler” adıyla TODAİE bastırmış. Orda okuduğum, hatırımda kalmış bir beyit var:
Yarına bırakma fakirin kârın / Ne bilirsin nice olursun yârın
Ecdadımız genellikle az sözle çok mânâ ifade etmiş. Zaten şiir, darası alınmış söz, süzülmüş mumsuz bal” demektir.
Genç dostlar bunu hafızalarına kaydetmeli, yani ezberlemelidir. Her hatıra gelişte bir iyiliğe sevkeder, sebep olur. 40 yıldır denenmektedir azizim.
14-Yakın devir güzel insanlarından, numunei imtisal bilinen Elbistanlı Rahmi Eray var. Maraşî Hüseyin Yorulmaz, Maraş Belediyesi’nce yayınlanan “ Rahmi Eray için Hüsnü Şehadet” kitabında, onu şâir Bakî’nin şu beytiyle tarif etmiş:
Seni Yûsufla güzellikte sorarlarsa bana
Yûsuf’u görmedim ammâ seni ra’nâ bilirim
Ve şu açıklamayı ilâve etmiş. “Rânâ yani çok güzel pek âlâ. Öyle ki devrinde güzelliği ile nam salan saraydaki Züleyha’nın bile, yüzüne kimse bakmazken, yıldızlara nisbetle ay misâli, dikkatler hep Yusuf’un güzelliği üzerine toplanmıştır. Bâki olan ve muhtaç olduğunuz şey de Yusuf’un bu güzelliğidir. Bizi iyi ve güzel yapan şey, işte bu güzellikten aldığımız pay kadardır”
15-Aynı kitapta Ferruh Bozbeyli’nin (Eski TBMM Başkanı) hatıraları bölümü var. Şu kadarlık kısmı bile ne kadar mânâlı ve örnek insan hususiyetleri:
“Bazı fevkalâdeliklere tesadüf deyip geçenler şu davete ne derler bilmiyorum? Rahmi Ağabey'in ölümünden üç gün evvel, Kartal dönüşü Göztepe'deki evine uğramıştım. Kapının önündeydi. Elinde file vardı. Bakkala gitmeğe hazırlanmıştı. Bakkala kadar beraberce yürüdük. Ayaküstü birkaç cümle konuştuk. Ayrılırken: "Cumartesi günü yine gel, o gün hep buradayız. Ama muhakkak gel" demişti.
Cumartesi günü evine gittiğim zaman onu, beyaz örtünün altında upuzun ve hareketsiz bulmuştum. Uyuyor gibiydi. Yüzünde, onu tanıdığım günden beri görmeğe alışık olduğum hizmet ehli kimselerin mesut ve samimi ifadesi vardı.
Gelin, demişti ve gelmiştik. Arkadaşlarımızla yanındaydık.
Rahmi Eray, 1938 senesinde İstanbul'a gelmişti. Lisede parlak bir muvaffakiyet göstermiş, arkadaşlarından ve muhitinden aşırı alaka ve iltifat görmüştü. Hemşerileri onu "Efendi" diye çağırıyorlardı. Tanınmış ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. Keskin zekâsı ve kuvvetli hafızasıyla etrafın dikkatini üzerinde topluyor, konuştuğunu dinletiyor ve kendini aratıyordu”.
16-Bir başka güzel kitap da, Mehmed Demirci Hoca’nın Seyyid Ahmed-er Rıfaî ve Bağdat Velileri adını taşıyan kitabı. Merhum Samiha Ayverdi’nin “Bağdat’ı Unutmadık” başlıklı makalesiyle giriş yapmış:
"Asırlar boyu elden ele geçerken, Osmanlı Türkleri tarafından kaç defa zaptedilmiş ve kaybedilmiş ise de 1914-1918 Birinci Cihan Harbi sonuna kadar Türk hudutları içinde kalan bu kadim ilim ve irfan şehrini (Bağdat'ı) Türkün hâfızası asla unutmamıştır. Yalnız tarihi gerçekleri arasında değil, edebiyatında, türkü ve şarkılarında yaşattığı bu şehrin adını İstanbul'un en işlek ve itibarlı caddesinin adı olarak künyelemek suretiyle, sanki Üsküdar'dan hareket edecek Türk orduları tekrar Bağdat'ı fethetmek hevesiyle bu yoldan geçerek aklı kaldığı bir sevgilinin aşkını terennüm eder gibi söylemek sevdasından bir türlü vazgeçememiştir.
Bağdat bugün Irak'ın ise de Bağdat Caddesi Türk'ün ve Bağdat'ı unutamamış olan Türklüğün yanık yüreği için bir tesellidir." Evliya Çelebi’nin Bağdat Kasidesinden bir bölüm de şöyle:
İlâhî sakla Bağdad'ı kamu fitne belâsından
Vücûdu kalmaya hergiz başı hâk üzre dermâni
Meseldir bülbüle altını kafesde gül nasib olsa
Yine feryad idüp ağlar görür dal üzre bengânı (küçük çitlenbikler)
Dahi besdür cefâ şimden gerü emn ü emân olsa
Murâda vâsıl eyle rahmetinden cümle yârâni
Bi-hakk-ı Seyyid-i âlem Resûl-i eşref-i Âdem
Bi-hakk-ı sûre-i İnnâ fetahnâ Âl-i İmrân'ı
Şükür kim kıldı Bağdad'ın bize Hak seyrini ihsân
Ferâmûş etme ey seyyah oku her demde Kur'ân'ı (feramuş: unutma)
17-23 Temmuz 2022’de dârı bekâya teşrif edip İstanbul Eyüp Sultan Camii haziresine defnedilen büyük mütefekkir Maraşî Rasim Özdenören ağabeyimizle yapılan bazı mülakat ve röportajları İz Yayıncılık “Memleket Meselesi” adıyla kitaplaştırmış. 525 sayfalık bu hacimli kitapta zevkle okunacak birçok mülakat var. Bunlardan birisi “Genç insandaki güzelliği görmek istiyorum” başlığını taşıyor.
Gençlik sizde neyi çağrıştırıyor sualine Rasim Ağabey şöyle cevap veriyor: “Gençlik deyince ben, dinamizmi, değişimi, statükoya karşı gelmeyi, bu bilinci, bu kafa yapısını taşıyan kesimi anlıyorum. Nesilden de aynı dünya görüşünü, aynı zevkleri, aynı kafa yapısını paylaşan insanları anlıyorum. Bu anlayış için de ben kendimi her dönemin genç nesli arasında saydım. Mesela rahmetli Necip Fazıl Kısakürek de kendisini bizim nesilden sayardı”.
Efendim bu ifadeleriniz genel değerlendirmelerden oldukça farklı. Siz iyimser görünüyorsunuz? sualine de “Tabii, bizim gibi yaşını başını almış kimseler için gençlerin hareketlerine, tutumlarına eleştirici bir gözle bakılmasına alışılmıştır. Ben kendimi bundan alıkoymak istiyorum. Ben genç insandaki güzellikleri görmek istiyorum. Onlarla bir arada bulunmak istiyorum. Onun için hayatımın hiçbir döneminde “Nerede o eski günler…” demedim. Şimdi de demiyorum. Herkese efendimiz Resulullah’ın, “Yarabbi onlar bilmiyorlar” derken ifade ettiği fırsatı tanımak istiyorum” diyor.
18-Postmodernizm, insanın tefekkür etmesine fırsat vermiyor. Sadettin Ökten Hoca gzt televizyon kanalında Serdar Tuncer’le yaptığı Ramazan programında, Batı Avrupa ve Amerika’nın tarihi gelişimini çok güzel hulasa ediyor. Kilisenin baskısının artırması sebebiyle sıkılan ve düşünen insanların itirazlar ettiğini, bunun neticesinde, demokrasi, modernite, hürriyet vb. kavramların geliştirildiğini söylüyor. Özellikle 40 yaş altı gençlerin bunları dinlemelerini tavsiye ederiz.
Şark âlemi 18. yy. kadar bunlara epey kapalı. İnsani ve irfanî kültürle daha asude yaşayıp gidiyor. Tanzimat fermanı ile birlikte değişimler başlıyor. Bizim İslam medeniyeti insanı, kompleksiz, itirazsız, kanaat ehli, sağlıklı bir hayat sürdürüyor. Aile, mahalle ve toplum yapısı gayet sağlam ve huzurlu. Daha sonra bu güzel vasıflar zayıflayınca, günümüzün stresli, ihtiraslı, kaprisli, yalnız bunalımlı insanları haline geliyor. Ne yapmalıyız? sualinin cevabı bu izahlardan açıkça anlaşılıyor. Milli kültürümüze ve irfanımıza, ahlâkımıza sıkı sarılmalıyız. Gençlerimiz bunları en yakınlarındaki bulacakları insanlardan öğrenmeye başlamalılar.
19-Merhum mütefekkir Mehmet Genç Hoca’mızın hocası Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” isimli muteber bir kitabı var. Bulup okumalıyız. Selçuklu, Osmanlı ecdadımız, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali vasıtasıyla Resulü Ekrem Efendimizden gelen takva, istiğna, nefsle mücadele (cihat) yolunu takip etmişler. Hâlâ sayıları azalsa da mevcut olan örneklerini duyuyor, görüyoruz. O hayatı ihya edebildiğimiz nisbette huzur ve sükûna kavuşacağız. Suistimaller, nankörlükler, tatsızlıklar azalacaktır. Mehmet Genç Hoca, “Ben hayatımda iki âlim tanıdım, biri Ö. Lütfi Barkan Hocam, diğeri de Pakistanlı Allâme Muhammed Hamidullah” diyor. Batıda da bunları tanıyıp anlayanlar İslam’a yani huzura yöneliyorlar.
20-Hakiki ilim ve tefekkür, insanı Allah’ı bilmeye sevk ediyor. Ünlü fizik âlimi Newton, enerji ve maddenin muhteşem, harika yapısını tam anlayınca, “Bu tesadüfi olamaz. Bunu sınırsız bir kudret ve kuvvet sahibi olan Allah yapabilir” diyor. Allah’ın sanatına hayran oluyor. Ama bizim ders kitaplarında bu kısımları anlatılmıyor.
Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç Hoca, Muhyiddin İbni Arabi’nin vahdeti vücud akidesini, batılı fizikçilerin “sicim teorisi” ile bütün varlığın arasında görünmez bir bağ olduğunu fark ederek teyid ettiğini söylüyor.
Cemil Meriç, “Bana sorarsan Kütüphaneye dön” diyordu. Sağlam kitaplardan, canlı-yürüyen kitap olmuş âlimlerden, ihtiyacımız olan merak ettiğimiz her şeyi öğrenebiliriz.
Arayan buldu, arayan bulur.