J.B. Harrison ve Richard E. Sullivan adlı iki angloamerikan akademisyen “Batı Uygarlığının Kısa Tarihi” adlı bir kitap hazırlamış. Kent Merkezi Derneği’nin 2017 yılında prestij baskı olarak büyük boy yayınladığı bu 720 sayfalık eseri, dikkate değer bularak Sadettin Ökten Hoca’mız tercüme etmiş. Bu itinalı tecrübeyi biz de okuma mecburiyeti hissettik.
Rönesans (Aydınlanma) gibi Avrupa ve Amerika’nın tarihi macerasını anlatan bu eserden, bazı alıntılarla özellikle genç dostlara bir kolaylık sağlayalım dedik. Çünkü bizde Batılılaşma pandemisi (salgını) başladığından beri garba objektif bakamadık.
Şimdi batılıların, bazı batı değerlendirmelerini takdim ediyoruz:
“Muhtelif Protestan mezheplerinin aralarında küçük ayrıntılarda ortaya çıkan anlaşmazlıklar ne kadar çok olursa olsun bunlar Roman Katoliklere karşı sağlam bir cephe oluşturmuşlardı. Bütün Protestanlar Papalığın üstünlüğünü, Roma kilisesinin ilâhî olarak onaylandığını, ruhbanlığın bekâr kalma ve devamlı olma özelliğini, manastırcılığı ve geçici olarak günah cezası çekme, ekmek ve şarabın İsa'nın et ve kanına dönüşmesi, azizlerin duaları ve azizlerden kalan şeylere saygı göstermek gibi karakteristik Roman Katolik ilkelerini reddediyorlardı. Protestanlar ile Roman Katolikler arasındaki ilkesel farklar esaslardan ileri geliyordu. Bunları uzlaştıracak bir orta yol hiçbir zaman bulunamamıştı. Roman Katolik Kilisesi de eski gücünü kazandığı halde Protestanların kesin bir çoğunluk sağladığı bölgeleri tekrar ele geçirmeye hiçbir zaman muvaffak olamamıştır. Reform, Batı Hıristiyanlığını kesin bir biçimde tanımlanmış ve birbirine düşman iki kampa ayırmıştır.” S.356
“II. Philip Müslüman Türkler üzerine Haçlı Seferi yapmayı Protestanlar üzerine gitmekten daha faydalı bulmuştu. Gerçekte hayatındaki birkaç net başarıdan biri de Lepanto'da Türklere karşı kazanılan büyük deniz zaferidir. Papanın talebi üzerine Venedik, Cenova ve İspanya, Philip'in gayrımeşru üvey kardeşi Don Juan'ın komutası altında iki yüz gemiyi aşkın bir filo oluşturdular. Bu filo 1571'de kendisinden biraz daha büyük Türk donanmasını Yunanistan kıyısındaki Lepanto açıklarında yakaladı ve imha etti. Bundan sonra Türkler denizde Hıristiyanlar için bir tehlike oluşturmadılar.” S.363
“İngiltere tarihinde muhtemelen hiçbir şahsiyet Oliver Cromwell'den daha fazla münakaşa konusu olmamıştır. O mutaassıp bir dindar ve kanlı bir zalim olmaktan demokrasi savunuculuğuna kadar her şey ile anılmıştır. Ona uygun olan basit ve sade bir tanım yoktur. O tartışmasız olarak büyük bir yetenek sahibi olup özellikle savaş ve idarede kabiliyetli idi. Kuvvetle hissettiği dini mecburiyetlerle hareket ediyordu. Bunlar kendisinde yaptığı her işin tanrısal olduğu duygusunu uyandırmıştı. İngiliz insanını günah olarak düşündüğü şeylerden arındırma mecburiyetinde olduğunu hissediyordu. Bunlar kumar oynamak, içki içmek, küfür etmek, gösterişli yaşamak, Pazar günleri eğlenmek ve kilise âyinlerine katılmamak idi.
Ancak kendi zamanının ölçülerine göre hoşgörülü bir kimse olan Cromwell birçok gruba geniş özgürlük verecek dini bir düzenlemeyi tercih etmiştir. Problemlerin çözümünde sık sık güce başvursa da parlamenter yönetime inanmış ve ölünceye kadar bunu tesis etme gayretinde bulunmuştur. İngiltere kesin olarak ondan daha ileri derecede ancak birkaç vatansevere mâliktir. Cromwell kendi şahsi kazanımı için çok nadir hallerde bir şeyler yapmıştır. O, hayatını İngiltere için yaşamıştır.” S.390
Büyük Petro'nun İdaresi Altında Rusya (1689-1725)
“I.Petro bedensel olarak dev gibi idi ve zihni canlılık, ilkel hayvani içgüdüler ve duygular ile dolu idi. I. Petro 1682'de on yaşında iken, aklen malûl ağabeyi V. İvan ile birlikte kurallara göre yönetime katılmıştı. Ancak onun yönetim hakkı sadece itibari idi. Bu olgu 1689'a kadar sürmüş, bu tarih Petro'nun saltanatının başlangıç tarihi olarak kabul edilmiştir. On yedi yaşına geldiğinde yönetimin dizginlerini kötü niyetli ablasından alarak onu annesi ile birlikte hayatlarının sonuna kadar manastıra kapatmıştır. Bundan sonraki otuz altı yıl zarfında sınırsız enerjisini iki yönlü politikaya, yani Rusya'yı batılılaştırmaya ve Baltık'ta ve Karadeniz'de pencereler kazanmaya hasretmiştir.
Petro taşkın gençlik yıllarında Moskova'daki yabancı zanaatkârlar ile temas kurmuş, Batı teknolojisine ve özellikle gemi yapımına hayran olmuştu. Yirmi beş yaşındaki Çar 1697'de büyük bir Batı Avrupa turu yaptı. O, Türklere karşı bir müttefik bulmak ve Batı usulleri hakkında birinci elden bilgi edinmek istiyordu. Herhangi bir müttefik bulmakta başarısız oldu ama Batı âdetleri ve teknikleri hakkında çok şey öğrendi.
Viyana'dan İtalya'ya geldiğinde kendi muhafızlarının isyanı üzerine aniden yurduna çağrıldı. Yüzlerce başı kendi elleri ile keserek isyanı merhametsizce bastırmış, böylece sorun çıkarması muhtemel olanları da korkutmuştu. Kendi otoritesini Batı Avrupa'nın en müstebit monarklarınınki kadar mutlak kılmak için merkezi ve yerel yönetimlerde onların bürokratik sistemini benimsemiştir. Batılı teknik adamlar büyük sayılarda Rusya'ya getirilmiş ve yeni sanayi kolları merkantilist (1) politikalar ile korunmuş ve mali olarak desteklenmiştir. Rus toplumunun üst ve orta sınıflarına Batılı sosyal âdetler uygulanmıştır. Kadınların sosyal hayattan tecrit edilmesine son verilmiş, erkeklerin uzun sakalları kesilmiş ve gevşek ve sarkık elbiseleri kısaltılmıştır. Petro'nun kendisi de bu iş için sık sık makas kullanmıştır. Rus Ortodoks Kilisesi'nin patriği çarın otoritesine ve onun batılılaşma politikalarının bazılarına itiraz ettiğinde ise Petro patrikliği feshetmiştir. Kilisenin başına Kutsal Ruhani Meclis'i getirmiştir. Bu meclis bir piskoposlar komitesinden oluşuyor, başkanlığını da Çar tarafından tayin edilen ve kilise mensubu olmayan genel yetkili bir memur yapıyordu. Bundan sonra Ortodoks kilisesi Rus yönetiminin güçlü bir organı olmuştur. Büyük Petro'nun baştan sona esas ilgisi kendi askeri kuruluşu idi. Bir donanma inşa etmiş ve mecburi olarak askere alınmış ordusunu Prusya usulünde düzenlemiştir. Saltanatının sonunda Rusya Avrupa'nın büyük savaşçı güçlerinden birine mâlik olmuştu.” S.402
-
Merkantilizm: Bir devletin zenginliğini sahip olduğu kıymetli madenlerle ölçen iktisadi görüş.
Büyük Katerina'nın İdaresi Altında Rusya (1762-1796)
“Büyük Petro'yu sıra ile zayıf ve vasat çarlar izlemiş ve bunlar onun yaptığı işlerin çoğunu bozmuşlardır. Otuz yedi yıl süren bu dönemi müteakip Büyük Katerina, Rusya tahtına çıkmıştır. Katerina küçük Alman devletlerinden birinin bilinmez bir prensesi idi. Siyasi sebepler dolayısıyla o sırada Rus tahtının varisi olan Büyük Petro'nun torunu III. Peter ile evlenmişti. Kocası III. Peter olarak çar olduktan sonra zayıf iradeli bir kimse olduğundan kısa bir zamanda teb'asının bütün sınıflarını kendinden soğutup uzaklaştırmıştı. Kurnaz Katerina ise bu esnada iyi bir Rus oluyor ve kendisini üst ve alt tabakadan halka sevdiriyordu. Aynı zamanda klasik yazarları ve XVIII. yüzyıl Fransız yazarlarını geniş ölçüde okumakta idi. III. Peter'in çar olmasının üzerinden bir yıl geçmeden Katerina bir grup aristokrat subay ile birlikte bir komplo düzenledi. Subaylar Peter'i öldürüp Katerina'yı Rus çariçesi ilan ettiler.
Makyavelist çariçe aydın bir despot olmakla övünüyordu. Bu XVIII. yüzyılın sonunda bir tür moda idi. "O, tartışmasız olarak bir entelektüel idi. Voltaire, D'Alembert, Büyük Frederick ve XVIII. yüzyıl entelijansiyasının diğer önde gelen üyeleri ile canlı bir haberleşme içindeydi. Diderot'yu St. Petersburg'a davet etmiş ve onun dostu ve hâmisi olmuştu. Özgürlük, eğitim ve reform hakkında bilgi sahibi olarak konuşuyordu ve tahtı ele geçirdikten kısa bir süre sonra reform meselesini görüşmek üzere bir komisyon toplamıştı. Bütün bunlar güzel salon konuşmaları olarak kalmış, hiçbiri gerçeklere dönüşmemiştir. Katerina bir sırdaşına itiraf ettiği gibi herkesten daha iyi biliyordu ki aydınlanmış bir halk tüm despotlar için tehlike oluşturacaktır. Rusya nüfusunun büyük kitlesini oluşturan ve kazançları Korkunç İvan zamanından beri devamlı olarak kötüye giden köylüler neredeyse köle durumuna indirgenmişlerdi. Köylülerin yaptığı iki ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılmıştı.
Büyük Katerina'nın tarihteki önemi, izlediği saldırgan dış siyasetten gelir. Büyük Petro İsveçliler'i bertaraf ederek Baltık Denizi'ne erişmişti. Katerina Türkleri yenerek Karadeniz ve Balkan Yarımadası'na, Polonya'yı da mahv ederek Avrupa'nın ortalarına erişmiştir. O, 1768 ile 1792 arasında cereyan eden iki büyük savaşta Türkleri mağlup etmiş -öyle ki Büyük Petro bunu asla başaramamıştı- ve batıda Dniester nehrine kadar Karadeniz'in kuzeyindeki bütün arazileri ele geçirmişti. Rusya aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hıristiyanların koruyuculuğunu da belirgin olmayan bir tarzda üstlenmişti. Bu ona Türklerin içişlerine karışmak için her zaman geçerli olan bir fırsat vermiştir. Ancak Katerina gerçek hedefini elde edememişti: İstanbul. Boğazdaki eski Bizans başkentini alacağından son derece emindi. Buraya III. İvan devrinden beri Rus çarları göz koymuştu. Katerina da ikinci torununa Constantine adını vermişti. Bununla beraber Polonya Devleti'nden kalan kısmı paylaşmak için Prusya ve Avusturya'ya katılmak üzere bir başka yöne dönmüş ve İstanbul üzerine büyük saldırısını yeniden başlatamadan önce ölmüştür. Evvelce 1772'de Prusya, Rusya ve Avusturya Polonya'dan şerit şeklinde arazi parçaları almışlardı. Rusya ve Prusya 1793'te bu topraklarını genişletmişler ve 1795'te üç devlet bir zamanların yenilmesi güç Polonya'sından kalanı aralarında bölüşmüşlerdir. Paylaşılan toplam arazinin 2/3 kadarı Katerina'nın payına düşmüştü. Bu topraklar Rusya'nın batı sınırını Orta Avrupa'nın içine kadar getirmişti. Polonya'nın ikinci ve üçüncü kez paylaşılması ve 1789'da başlayan Fransız İhtilâli'ne gösterdiği ilgi hayatının son yıllarında Katerina'nın enerjisini tüketmişti. 1796'da öldüğü zaman Rusya büyüklük ve güç itibarıyla tehdit edici bir ülke olup Avrupa ve dünya meselelerinde büyük bir etkendi.” S.403
Voltaire ve Rousseau
“Aydınlanma hareketine önderlik eden şahsiyetler arasında en etkilisi Voltaire'dir (1694-1778). Çok kuvvetli kalemi olan Voltaire, Locke'un derin ve özgür fikirlerini yaygın hale getirmiştir. Parisli bir hukukçunun oğlu olarak yirmili yaşlarında Fransız entelijansiyası arasında büyük ün kazanmıştı. Çok yönlü zekâsı parıldıyordu, nükteleri ise vurucu ve iğneleyiciydi. Şüpheci ve eleştirel bir zihni vardı. Bu nedenle kısa zamanda kilise ve devlet yetkilileri tarafından bir problem olarak algılandı. Önce Bastille'de hapsedildi, daha sonra İngiltere'ye sürgüne gönderildi. Orada Locke ve Newton'un fikirleriyle tanıştı. İngiliz parlamenter idaresi ve hoşgörüsüne hayran oldu. Gizlice Fransa'ya döndüğünde bir zaman için gizemli ve zengin bir hanım tarafından koruma altına alındı. Voltaire'in mahir zekâsı ve kalemi asla boş durmamıştır. Şiir, drama, tarih, deneme, mektuplar ve bilimsel denemeler yazmıştır ki hepsi doksan cilt tutmaktadır. Onun müstehzi nüktelerinin özel hedefi Hıristiyanlık'tı. Tarih boyunca ancak birkaç kişi Voltaire’in XVIII. yüzyılda entelektüel bir üstünlük sağlaması gibi kendi çağlarına üstünlük sağlamışlardır.
Voltaire ve taraftarlarının yazıları hangi edebi biçimde olursa olsun materyalist rasyonalizm felsefesi ile dopdoludur. Materyalist rasyonalizm felsefesine kısaca "Aydınlanma" deniyor. Burada kolaylık olsun diye kullanılan materyalist rasyonalizm hem rasyonalizmi hem emprisizmi ihtiva etmektedir. Bu iki kavram ilâhi vahiy ve otorite yerine insan zekâsına ve aklına güvenmektedirler. Yine bu iki kavramın temel ilgisi kutsal meseleler yerine seküler meselelerdir.” S.438
“Aydınlanma felsefecilerinden biraz farklı olan ve XVIII. yüzyıl düşüncesine etki bakımından Voltaire'den sonra ikinci pozisyonda bulunan bir düşünür Jean Jacques Rousseau'dur (1712-1778). Rousseau tüm zamanların en özgün düşünürlerinden ve sihirli bir üslupla yazanlarından biridir. O, saf, güzel ve basit doğaya dönüş hareketine destek vermek üzere bir savaş başlatmıştır. Bu hareket keyfi davranan ve çoğu kez yolsuzluk yapan bürokrasiden ve bunaltıcı derecede yapay adab-ı muaşeret kurallarından usanan toplumu etkilemişti. Rousseau bir anda büyük bir şöhrete ulaştı. Devrin önde gelen hanımları, Fransa kraliçesi de dahil olmak üzere ona büyük ilgi duydular. Rousseau, La Nouvelle Heloise adlı romanında özgür yaşanan aşkı ve yasaklanmamış duygusallıkları övmüştür. Emile adlı eserinde ise çocukların doğal yolla eğitilmesi ve yetiştirilmesini anlatır. Ona göre çocuklar istediklerini yapmalılar ve pratik bilgiyle eğitilmelidirler.” S.439
“Felsefeciler sık sık hiç de sağlam olmayan bilimsel bulgulara dayanarak ve Hıristiyanlık hakkında pek az şey bilerek Kutsal Kitap ve kiliselerin mucizelerle dolu mistik öğretilerini alaya almaktaydılar. Kendileri için hoşgörü istedikleri halde kabul etmedikleri ve anlamadıkları kilise doktrinlerine karşı çok hoşgörüsüz davranmaktaydılar. Voltaire vaktinin ve yazdıklarının birçoğunu Kutsal Kitap'taki bilimsel yanlışlıkları belirtmeye ayırmıştı. “Kötü şeyleri kır" onun hayat felsefesiydi. Kötü şeyden kastı ise kuşkusuz Hıristiyanlık'tı. Buna karşılık Hıristiyan teologlar da materyalist rasyonalistlerin iddialarına cevap verecekleri yerde, onların aleyhinde bulunmayı daha kolay bir yol olarak seçmişlerdi. Fransa ve İtalya gibi kilise mensuplarının devlette sağlam yerlere geldikleri memleketlerde teologlar Aydınlanma filozoflarının üzerine gitmekte ve onlara baskı yapmakta hiç tereddüt etmediler. Yazdıklarını sansürleyip bilimsel çalışmaları durdurdular. Kilise adamları çoğu kez öylesine cahildiler ve öylesine suistimal içindeydiler ki düşmanlarının hücumlarına karşı büyük açıklar verdiler. Bu tür bir çatışmada kuşkusuz kilise başarısızlığı mahkûm olmuştu.” S.440
Büyük Frederick
“Aydınlanma despotlarının içinde en heyecan uyandıran kişi Prusya Kralı Büyük Frederick'tir (1740-1786). Frederick çocukluğundan itibaren müzik, şiir ve felsefeye büyük bir ilgi ve hırs duymaktadır. O kanlı saldırı savaşlarının ikincisi olan Yedi Yıl Savaşları'nın (1756-1763) sonunda bir düşünür kral modeli oluşturmaya yönelerek mantık kurallarını devlet işlerinde uygulamaya girişti. Fransız filozoflarını büyük bir merakla okumaktaydı. Voltaire'i kendisini ziyaret etmesi için Postdam'a davet etmiştir. Fakat Prusya, böyle iki egonun bir arada bulunması için yeterli büyüklükte değildir ve bu iki başrol oyuncusu kısa bir zaman sonra tartışıp ayrılmışlardır. Kuşkusuz bir deist olan bu düşünür kral, ülkesinde geniş bir dini hoşgörü uygulamıştır. Buna rağmen Yahudileri cezalandırmaya devam etmiş ve bütün Hıristiyan mezhepleriyle de alay etmeye asla nihayet vermemiştir.” S.442
(Amerikan Devrimi) “Aydınlanmanın sosyal ve siyasi fikirlerinin ilk deneme ve uygulamaları oldukça beklenmeyen bir bölgede, İngiltere’nin Kuzey Amerika'daki kolonilerinde gerçekleşmiştir. Amerikan Devrimi, Batı Avrupa'daki siyasi yapıyı değiştiren bir seri olay içinde yer alan çok önemli bir aşamadır. Bu devrim, Avrupa'da 1500'lerden beri hüküm süren Mutlakiyetçi yönetim kavramlarını yıkmıştır. Amerikalıların başkaldırıyı bir hak olarak görmede ve yeni politikalar oluşturmadaki cesur deneyimleri diğer milletlere ilham kaynağı ve örnek olmuştur. Amerikan Devrimi kendi özel şartları ile ele alındığında modern dünya tarihinin en büyük olaylarından biridir.” S.445
“Amerikan halkı 1776'da 2,5 milyon kadardı ve dış görünüş itibarıyla Büyük Britanya'dakine benzer bir Sınıf yapısına sahipti. Zengin tüccar ve ziraatçilerden oluşan ve ekonomik hayata, siyasete, dine ve gündelik yaşayışa hâkim olan aristokrasi kendi durumunun bilincinde idi ve bu durumunu korumak istiyordu Bağımsız çiftçiler, esnaf, zanaatkârlar ve meslek erbabının oluşturduğu geniş girişimciler grubu ise aristokratların altında yer alıyordu. Bazı gündelik işçiler, toprak kiralayan çiftçiler, sözleşmeli hizmetliler ise toplumun en alt sınıfını oluşturuyordu. Bir de zenci köleler vardı. Bu sınıf yapısı Avrupa'daki kadar sert ve değişmez değildi. Hiçbir Avrupalı aristokrat Amerika'ya göç etmemişti.” S.446
“Amerikalılar 1775-1800 arasında dünyayı etkileyen bir davranış göstermişlerdir. Silâh gücü ile istibdada karşı haklarını kabul ettirmişler ve insanlara zulmetmeye başlayan bir yönetimin saygıdeğer olmadığını ortaya koymuşlardır. Ondan sonra da on üç eyalet ve bir merkezi yönetimi rasyonel bir tarzda kurmak yolunda yürümüşlerdi. Bu yönetimler iş başında olmakla birlikte insanların elinden alınamaz haklarını suistimal etmek hususunda kısıtlanmışlardır. Ayrıca açık bir federal sistem başarılı bir şekilde çalışıyordu. Bu sistem ile eyalet ve milli yönetimler birlikte var olmuşlardı. Bu yönetimler halkın kontrolüne karşı duyarlı olduklarını kanıtlamışlar ve halkın egemenliğinin uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Her yerdeki liberal ve aydın insanlar rüyalarının Amerika'da gerçek olduğunu görmüşlerdir. Amerika başka bir yerdeki bir toplumu onarım için elden geçirmek isteyen kimselere bir ilham kaynağı ve rehberdi. Devrim çağı hem uygulamada hem de teoride başlamıştı.” S.453
(Üçüncü Grubun Zaferi) “Estates-General üyelikleri için seçimler 1789'un ilk aylarında yapılmıştır. Tüm Fransa heyecanlı bir telâş içindedir. Voltaire ve Rousseau üzerlerine düşeni yapmışlardı. Bunun neticesi olarak genelde şu kanaat hâkim olmuştu: “Eğer imkân verilirse insan bir dünya cenneti kurabilir."s.458
Fransa'nın "Aydınlanmış" Bir Monarşi Haline Gelmesi
“Milli Meclis şimdi artık Fransa'yı Voltaire ve Montesquieu'nün düşündüğü biçime getirme işini yapabilirdi. Bundan sonraki iki yıl zarfında bir seri köklü reform yasası yapıldı. Bunlar aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:
A-Adalet Sistemi: Alt ve üst mahkemeler için düzen getiren bir sistem kurulmuştur. Yargıçlar altı yıllık süreler için seçilmiştir. İşkence kaldırılmıştır. Fransa tarihinde bir ilk olarak ceza davalarında jüri kurulmuştur.
B-Ekonomi: "Bırakınız yapsınlar" ilkesine uygun olarak loncalar ve ticari birlikler feshedilmiştir. Bütün mevkilerin bütün sınıflara açık olduğu ilân edilmiştir. Kamu yollarının işçiliği de dahil olmak üzere feodal yükümlülükler 4 Ağustos gecesi zaten sona erdirilmişti. Ülkedeki harçlar ve gümrükler de ilga edilmiştir.
C-Maliye: Doğrudan ve dolaylı karmaşık ve eşitsiz vergiler kaldırılmıştır. Bunların yerine arazi, sanayi ve ticaretten elde edilen kazanç üzerine vergi konmuştur. Bunlar herkese aynı şekilde uygulanacak ve vergiden muaf kimse olmayacaktı. Özel yükleniciler ile vergi toplama artık ilga edilmiştir. Bundan böyle masraflar konusunda tek yetkili milli yasama merciidir. Milli Meclis yönetimi baskı yaratan mali ihtiyaçları karşılamak üzere 400 milyon livres kâğıt para -buna assignats deniyordu- çıkarmıştır. Bu kâğıt paranın karşılığı olarak Roman Katolik Kilisesi'nin yaklaşık bu değerdeki emlâkine el konulmuştur.
D-Dini Alan: Kilise emlâkine el konulması kilisenin millileştirilmesi yolunda atılan ilk adım olmuştur. Manastırcılık feshedilmiştir. Seküler ruhban halk tarafından seçilecekti. Buna Roman Katolik olmayanlar da dahildi. Bunların maaşları devletçe ödenecekti. Piskoposların sayıları azaltılacak, servetleri ve yetkileri aşağı çekilecekti. Onlar artık papa tarafından tayin edilmeyeceklerdi. Bu tedbirler Ruhban Sivil Anayasası'na konulmuştu. Ruhbanın görevlerini yapabilmesi ve maaşlarını alabilmesi için bu anayasaya sadakat yemini etmeleri gerekiyordu. Fransız kilisesinin organizasyonu ve ruhban üzerindeki hâkimiyeti kırılmış olan papa, Ruhban Sivil Anayasası'nın kâfirlik ilkeleri üzerine kurulduğunu iddia ederek ruhbana bu anayasaya sadakat yemini etmemelerini emretti. Ruhbanın çoğunluğu, hemen tüm piskoposlar da dahil olmak üzere papanın emrine itaat ettiler. Ruhbanın ve onlara bağlı cemaatin ayrılması devrimciler cephesinde ilk önemli çatlağı oluşturmuştur.” S.460
(NAPOLYON DEVRİ (1799-1815) “Modern zamanlarda Napoleon'dan daha parlak ve hızlı gelişen bir kariyere sahip başka bir kimse olmamıştır, Napoleon Büyük İskender ve Julius Caesar'ın modern zamanlardaki karşılığıdır. O esas itibarıyla Aydınlanma'nın ve Fransız Devrimi'nin bir ürünüdür. Görevi Fransa'da devrimi pekiştirmek ve devrimin aydınlanma kavramlarını ve birçok kurumunu Avrupa'nın diğer bölgelerine yaymak idi.
Napoleon'un İktidara Gelişi
“Napoleon bir Fransız adası olan Korsika'da 1769'da dünyaya geldi. Korsikalılar İtalyanca konuşuyorlardı. Napoleon da aksansız Fransızca konuşmayı asla öğrenememiştir. Dokuz yaşında iken Fransa'da bir askeri okula gönderildi. Burada yabancı aksanı ve küçük cüssesi nedeniyle şaka mevzuu olmuştu. Büyüklenme hastalığına düçar olduğu için kendini tarih, coğrafya ve matematik çalışmalarına vurmuş ve geleceğe ait büyüklük rüyalarına kapılmıştı. On altı yaşında iken topçu sınıfında teğmen rütbesi aldı. Sıkıcı bir garnizon görevi ile geçen birkaç yıl zarfında kuvvetli ve canlı hafızasını tamamıyla tarih, klasikler, Aydınlanma felsefesi ve özellikle de Rousseau'nun fikirleriyle doldurmuştu. Fransız Devrimi olmamış olsaydı onun mütevazı ve yabancı kökenli varlığı muhtemelen kendisinin herhangi bir şeye muvaffak olmasını imkânsız kılacaktı.”s.469
***
Bahsi geçen yüzyıllarda Avrupa ve dünya ahvali âlemi (konjoktür) böyle idi. Bilmediklerimizi öğrenmek, bildiklerimizin sağlamasını yapmak için bu satırlar okunmaya değer. Bu eser sebebiyle Sadettin ÖKTEN Hoca’mıza minnettar ve müteşekkiriz. Sıhhat afiyetler niyaz ederiz.