Aşçı İbrahim Dede isimli zat-ı şerifi ve eserini, Kitabevi Yayınları sahibi Mehmet Varış Bey’in tavsiyesi üzerine tanıdık. Dört ciltlik hatıralarını gözden geçirince nevi şahsına münhasır âşık-ı sadık bir Osmanlı bürokratıyla karşılaştık. Kendisi Rûznameci İbrahim Efendi olarak bilinen bir üst düzey bürokrat.

Vazifesi Rûznamçecilik, Orduyu Humayunların günlük vukuat defteri tutmak. Günümüzün levâzım sınıfına tekâbül ediyor. Müşir (mareşal) rütbesindeki ordu komutanlarının karargâhında vazife ifa ediyor. Kendisi İstanbul doğumlu. Rüştiye’den sonra Darülfunun askeriye sınıfını tercih ediyor.

Kendi hayatına dair hatıralarını da gayet akıcı, zengin, âşıkane bir üslupla anlatıyor. Başta âlim-i mütebahhir Ahmet Cevdet Paşa’nın hemşehrisi, Bosna ve Balkanlar’da beraber görev yaptığı Derviş Paşa ve Müşir İsmail Paşa olmak üzere Erzurum, Erzincan, Edirne, Şam ve Bağdat’ta ordu kumandanlarıyla yakın çalışıyor.

Terzi Baba’yı ise merhum Fehmi Kuyumcu ağabeyin hazırladığı Evliya’nın Dilinden kitabından hatırlıyoruz. Bu kitapta iki manzumesi ve biraz menakıbı var. Keza halifelerinden Leblebici Baba’nın (1221-1291) da üç manzumesi var. Mahlâsı Şemsi Hayali olan bu zatın bir manzumesini de buraya kaydetmeden geçemedik.

Bu zamane âhir oldu hürmeti kaldırdılar

Hubb-i fillâh birbiriyle sohbeti kaldırdılar

Malına mağrur olanlar bize etmezler nigâh

Ağniyâlar fıkaradan ülfeti kaldırdılar

Bu şeriat bâki amma sûreti kaldı heman

Taat-i Hak'da sebat-u himmeti kaldırdılar

Kani bir hak söyleyici söyleye Allah içün

Bir kavi âlim mi kaldı heybeti kaldırdılar

Ey Hayyatı Vehbi senin himmetin pek âlidir

Bu hafî zikri çekenler şirketi kaldırdılar

Ey Hayâlî Şemsi bunda dürr-ü yektâ söylesen

Dinlemez kimse seni çün rağbeti kaldırdılar

Rûznamçeci Aşçı İbrahim Dede memuriyetle maneviyyatı birlikte ifa edebilmiş. Aşçı Dedelik Mevleviliğinden, Rûznamçeciliği de askerlikten geliyor. Zamanının bütün eğitim-öğretim kademelerinden geçip üstün başarıyla tamamlamış. Memuriyette de aranan, sevilen zevattan olmuş. Hatıraları zevkle okunuyor.

Hatıraların birinci cildindeki Terzi Baba (Hayyat Vehbi)’ye dair kısmı naklediyoruz. Parantez içindeki kelime karşılıkları bize aittir.

Beyân-ı Menkabe-i Hazret-i Mehmed Vehbi Hayyât k.s.

Kabristanda olan türbe-i şerîf, Hazret-i Şeyh Mehmed Vehbî Hayyât (Terzi Baba)kuddise sırruhu'l-azîz efendimiz hazretlerinin türbe-i şerîfidir. Müşarünileyh (işaret edilen, adı geçen) efendimiz hazretleri bir terzi çırağı imiş. Muahharen (daha sonra) usta olup dükkâna çıkmış. Çocukluğunu bilemem, lâkin dükkânda ustalığı ve sair ahvâl-i şerîflerini (şerefli hâllerini) bilirim. Kendisi tarîk-i aliyye-i Kâdiriyeden olup lâkin müşarünileyh hazretlerinin böyle ehl-i tarîk olduğu bir ferdin malûmu (kimse bilmiyordu) değil idi. Ancak kendisi çocukluğundan beri edîb-i müstakîm, musallî, müttakî, âbid, zâhid (edepli, namazlı, takvalı) olduğunu ahali cümleten bilip "Terzi Ağa", "Uzun Terzi" diye tazim ü ihtiram (saygı, hürmet) ederler idi. Çünkü kâmet-i şerîfleri (boyu) gayet uzun olduğundan bazen "Uzun Terzi Ağa" diye de tesmiye ederlerdi (isim verirlerdi). O tarihte Hoca Fehmi Efendi hazretleri tahsîl-i ulûm (ilim tahsili) için Tokat'ta meşhur mazinneden (büyüklerden) Bozzade Hoca Efendi hazretlerinin yanında idi.

Şâm-ı şerîf'te seccâde-nişîn-i irşâd olan (ulemâ ve meşâyıha mahsus bir post ve makamda bulunan) Mevlânâ Hâlid kuddise sırruhu'l- aziz efendimiz hazretleri hayatta olup bu havali ahalisini irşat için Anadolu cihetine oradan Abdullah Efendi hazretlerini memur edip göndermişler. Mumaileyh (ismi geçen) Abdullah Efendi hazretleri doğruca Erzurum'a gelip hani ya işittiniz idi Münzevî Osman Efendi hazretleri, işte onları irşat için oraya halife nasb (tayin etme) ettikten sonra, Erzincan'a gitmesine kendisine manevî işaret olmakla oradan doğruca Erzincan'a teveccüh edip (yönelip) Cebice cebelinden (dağından) aşağı iner iken hani ya zatınız "Aman burası ne güzel mahal!" deyip pek ziyade beğenip Erzincan'ın ovasına doğru "Hazihi cennâtu adnin" (bunlar adn cennetleridir) "Fe'dhulûhâ hâlidine" (Ebedi olarak kalmak üzere buraya girin!” Zümer, 39/73) kıraat ettiniz, işte o mahalde mumaileyh Abdullah Efendi hazretleri kalbine dahi öyle bir işaret-i ma'nevi zuhuruyla yanında bulunan müridânına oraya inilmesini irade buyurup kendisi dahi hayvandan inip abdest almış ve iki rekât namaz kılıp kıbleye karşı müteveccih olup rabıtaya varmışlar. Müridân dahi cümleten rabıtaya girip bir hayli müddetten sonra rabıtadan baş kaldırmışlar. Müridanını cem' edip (toplayıp) kendilerine rabıtada olan işâret ü esrâr-ı ma'neviyyeden haber vermişler. Şöyle ki "İşbu görünen Erzincan ovasında fevkalâde bir feyz û tecelli cilve-nümâ (cilve gösterme) olup bunun ulemadan bir zat ihsan buyurulmasını Cenâb-ı Hak'tan niyaz ettim. Sırrıma şöyle hitap geldi ki "Bugünkü günde mağripten maşrıka kadar açılan bir feyz ü tecelli kapısı bir terzi çırağına ihsan û inayet (Allah’ın yardımı, ihsanı) olunmuştur. Bu sırdan anlaşılan, Mevlânâ Hâlid efendimiz hazretleri irtihal-i dar-ı bekâ etmiştir (ahiret alemine göçmüş). Onların makâm-ı kutbiyyet ü gavsiyyeti (kutupluk makamı) işte bu tavsif olunan zat kim ise, ona verilmiştir" diye mürîdânını haberdar etmiş ve oradan hayvanlara rakiben (binip) doğruca Erzincan'a teşrif etmişler. Zaten teşriflerinden ahalinin haberleri olduğundan cümle ahali ve alelhusus vücûh-ı belde ve ulema istikbaline (karşılamaya) gidip hiçbir yere misafir olmayıp ancak medresede (ileri gelenler) bir odaya nüzul edeceklerini (konaklayacağını) haber verip derhal câmi'-i kebîr medreselerinden bir oda tertip ve tefriş ederek (döşeyerek) mumaileyh Abdullah Efendi hazretleri oraya nüzul etmişler.

Artık ahali ve ulema ve sulehâ (salih kimseler) takım takım gidip ziyâret-i aliyyeleriyle müşerref olmakta oldukları sırada müşarünileyh Terzi Ağa hazretlerine haber vermişler ki "Meşâyıh-ı kirâmdan bir mürşid-i kâmil geldi. Sen de zaten böyle meşâyih ve sulehâya riayetin çoktur, bunları ziyadesiyle seversin; ziyaretlerine gidiniz." Müşarünileyh hazretleri buyurmuşlar ki "Benim öyle yerlerde yüzüm yoktur. Ben bir miskin fakir terziyim. Ne yüz ile huzurlarına gideyim!" Ahbaplarından birkaç kimse teşvik ile gönlünü etmişler. Terzi Ağa hazretleri hanelerine gelmiş, ayağına bir şalvar giyip başına dahi bir şal sarıp şöyle bir terzi esnafından olarak arkadaşlarıyla beraber Abdullah Efendi hazretlerinin ziyaretlerine gitmişler.

Medrese odasının kapısından içeri ayak basıp Terzi Ağa hazretlerinin gözü köşede oturan Abdullah Efendi hazretlerinin yüzüne erişir erişmez Terzi Ağa hazretlerinden ihtiyarsız (elinde olmadan) bir sayha (yüksek ses) zuhuruyla oraya düşmüşler. Derhal mecliste olan ulema ve saire bakmışlar ki Terzi Ağa'dır. Abdullah Efendi hazretleri sual etmiş: "Kimdir? Acaba bunda sara illeti mi vardır?" Yanında olan ulema demişler ki "Hayır efendim, öyle sara illeti yoktur. O bir fakir sulehâdan bir terzidir" kelâmını söylemeleriyle Abdullah Efendi hazretleri bu kelâmı işitir işitmez, hemen süratle yerinden kalkıp doğru papuçluğa gidip Terzi Ağa hazretlerinin koltuğuna girip getirip kendi yanına oturtmuş. Ulema zannetmişler ki "fakir sulehâdan" dediğimiz için şeyh efendi hazretleri riayet etti. Halbuki mesele öyle değildir; evvelce terzi çırağına ihsan olunan lutf-ı ilâhi sırrından haberdar oldukları içindir. Bir müddet sonra Terzi Ağa hazretleri kendilerine gelip görmüşler ki Şeyh Abdullah Efendi hazretlerinin yanında oturuyorlar ve o kadar ulemanın üst tarafındadır. Derhal Terzi Ağa hazretleri gözlerini yumup Cenâb-ı Zât-ı ulûhiyyete cümle azası ile müteveccih olup (bütün azalarıyla yönelip) şöyle niyaz u tazarru (yalvarmış)buyurmuşlar ki "Ey gök ve yerlerin Hâlık'ı olan Allah, cümle ihsan u atâ zât-ı ulûhiyyetinindir!" deyip bir müddet rabıtada (irtibatlı) kalmışlar.

O rabıtada o zaman o kadar terakki buyurmuşlar ki bir hayli müddet sonra ihvana buyururlar imiş ki "O günkü terakkiden (yükselme) elhâletü hâzihi (halâ) ayağım daha yere düşmemiştir." Bu ayak senin benim gördüğüm bildiğim ayak değildir. Muahharen (daha sonra)ulema ve sair ihvan çekilip yalnız Terzi Ağa hazretleriyle halvet etmişler. Artık orada ne olmuş ise olmuş, onu bilemem. Oradan Terzi Ağa hazretleri, Abdullah Efendi hazretlerini alıp doğruca hâne-i sa'âdetlerine misafir etmişler. Tam bir ay birlikte olmuşlardır. Müşarünileyh Abdullah Efendi hazretlerinin Erzincan'a teşriflerinden evvelce Terzi Ağa hazretlerinin taallukatından (yakınlarından) birisi irtihâl-i dâr-ı bekâ etmekle (ahirete göçmüş) ondan müşarünileyhe yirmi bin kuruş kadar miras akçe kaldığından bu akçeyi tamamen müşarünileyh Abdullah Efendi hazretlerinin uğrunda sarf etmişler. Malum ya o zamanda bir uzun entariyi iki kuruşa dikerler idi.

Ve Terzi Ağa hazretleri daima zikir ve murakabe ile meşgul olup terzilik ile pek çok iştigal etmez idiler. Lâkin bunların ahvalini kimseler bilmezler. Cenâb-ı Hak bunlara bir berekât ihsan etmiştir. Pek çok sehî-meşrep (cömert, eli açık) idiler. Yani öyle fakir hâlleriyle her kim hâne-i sa'âdetlerine gitse elbette azdan çoktan vaktine göre şerbet veyahut meyve veyahut taam çıkarırlar idi. Hâtem-i Tay çok geri kalmış idi. Çünkü Hâtem-i Tay mevcuttan infak ederler idi; bunlar ise yoktan infak ederlerdi. "Ve huve alâ-kulli şey'in kadîrun." (O'nun her şeye gücü yeter." Mâide, 5/120; Hûd, 11/4; Rûm, 30/50; Şûrâ, 42/9; Hadîd, 57/2; Teğâbun, 64/1; Mülk, 67/1.)

Sonra Abdullah Efendi hazretleri cânib-i Hicâz'a gittiler. Lâkin Terzi Ağa hazretleri artık kendilerini gizlemeyerek zaten taraf-ı ilâhiyyeden kendilerine ihsan u inayet buyurulan makâm-ı gavsiyyet iktizasınca hâne-i sa'âdetleri lillâhi ve resûlihi küşat olup (Allah ve Resulü için açılan) gelen ve gidenin hadd ü hesabı yok idi. Müşarünileyh hazretleri ümmî olduğu cihetle Erzincan uleması acayip hasette idiler. Hatta bir gün Erzincan uleması cümleten ittifak edip Erzincan naibi (kadı vekili) efendinin mahkemeye yanına gidip Şeyh Hayyât hazretlerinin ümmîliğinden bahisle birtakım nâ-sezâ (yakışıksız) kelâmlar söylenip naip efendi tarafından dahi muvafakat olunup müşarünileyh hazretlerini mahkemeye celp ile bazı ferâiz (miras hukuku) ve şer'-i şerîften sual olunarak ümmî olduğu cihetle tabiî cevap veremeyeceğinden ve makâm-ı irşâddan bîhaber olduğundan bahisle hakkında ilâm (hüküm karar) verip memleketten nefyettirmeye (sürmeye) karar verilerek mahkemeden mahzar irsaliyle (hazır olması talimatıyla) kendisini celp etmişler.

Müşarünileyh hazretleri odanın kapısından gözükür gözükmez hemen naip efendi yerinden süratle kıyam edip odanın kapısından iki ellerini öpüp kemâl-i ta'zîm ü ihtirâm ile (hürmetle) getirip doğruca kendi yerine oturtup naip efendi dahi karşısında kemâl-i edeb ü huzûr ile oturup hâl ve hatır sual ederek şöyle cevaba tasaddi (teşebbüs) etmiş ki "Efendim ma'lûm-ı reşâdet-penâhînizdir, ulemâ-yı zâhir daima meşâyıh-ı kirâm hazerâtının aleyhinde bulunurlar. Ancak işi tahkik etmeyerek (sorup soruşturma) herkes bir olmaz. Gerçi meşâyıh-ı rüsum (sahte şeyh) çoktur; lâkin efendimiz gibi taraf-ı ilâhiyyeden ihsan olunmuş bir âlî-kadr ü menzileti dahi onlara kıyas etmek caiz olamaz. Binaenaleyh bu efendilerin bazı gûne (çeşitli) hakk-ı âlîlerinde olan kusurlarının af ile teveccühât-ı kudsiyyelerinin (manevi desteklerinin) devamını istirham ederim" diye hatm-i kelam edip müşarünileyh hazretleri (Terzi Baba) kemâl-i edeb ü huşu ile ne söylemiş ise söyleyip oradan yine naip efendi (kadı vekili) ellerini öperler ve mahkeme kapısına kadar teşyi edip (uğurlayıp) avdet ederler.

Şimdi oradaki hazır olan ulema, mumaileyh naip efendiye itiraz ve şiddet ederler ki "Siz ile böyle mi mukavele ettik! Siz işi ber-aks (tam aksine) ile muamele ettiniz. Artık sizden bu kadar iltifat görülür ise bunun önü alınır mı?" kılıklı sözler söylerler. Naip efendi cevabında der ki "Kerem edin, müsaade edin! Müşahede ettiğim ahvali söyleyeyim." "Buyurun" derler. Naip efendi şöyle buyurur ki "Bu zat odanın kapısından zuhurunda onları bir başka ahval ve etvârda gördüm. Yani "beşerun lâ ke'l-beşeri"(Beşere benzemeyen bir beşer), bir acîb arslan heyetinde kemâl-i heybet ü azametle müşahede (görünmekle) etmekle beraber, onu hissettim ki birisi benim sakalımdan yapışıp zor ile ayağa kaldırıp odanın kapısına doğru çekti. O hâlde vücuduma bir dehşet ve bir zelzele gelip kendimi şaşırdım. Bundan bildim ki bu zat indallâh meb'ûs (Allah tarafından gönderilen) olmuş bir zât-ı âlî-kadrdir. Binaenaleyh bu tazim ü tekrîm (saygı, hürmet) zarurî bizden zuhur etti. Şimdi size de rica ederim ki sizler de bu işten rücu edip (vazgeçip) ne aleyhine ve ne de lehine söz söylemeyesiniz!" diye hatm-i kelâm etmiştir.

Muahharen (daha sonra) müşarünileyh hazretleri (Terzi Baba), bunların yani ulemâ-yı zâhirin ayrı ayrı hanelerine gidip ellerini öpüp hâne-i sa'âdetlerinde bir çorba içmek için cümlesini davet etmiştir. İşte o sırada bunları böyle davet ile it'âm-ı ta'âm olunarak (yemek ikram ederek) derunlarındaki haset ve adavetlerini (düşmanlıklarını) muhabbete tebdil (çevirmiş)buyururlar idi. Ve Erzincan uleması dahi bununla bir arada hâne-i sa'âdetlerine her bâr (her zaman) gidip ziyaret ederler idi.

Erzincan ulemasından evvel be-evvel intisap eden Battalzade Hacı Hafız Efendi idi ki el-yevm (bugün de) hayattadır. Onların da ziyaretlerine gideriz. İşte bu Hacı Hafız Efendi marifetiyle Terzi Ağa hazretleri neşr ü i'lân-ı tarîk-i Hâlidiyyeye kıyam edip herkes takım takım gelip zikir alırlar ve intisap (o yola dahil olma) ederler idi. Ve hâne-i sa'âdetleri ittisalindeki (bitişiğindeki) Kurşunlu Câmi'-i şerîfte her pazartesi ve cuma günleri sabah namazından sonra mumaileyh Hacı Hafız Efendi hatm-i hâcegân kıraat ettirirler idi. Terzi Ağa hazretleri dahi bulunurlar idi.

Bir hayli zaman böyle mürur ederek (geçer) nihâyetü'l-emr Hoca Fehmi Efendi hazretleri dersten izin alarak Tokat'tan Erzincan'a avdet buyurdular. Ulema ve sulehâ ve vücûh-ı belde cümlesi istikbale gidip herkes ziyaretleriyle müşerref oldular. Müşarünileyh Fehmi Efendi hazretlerinin Tokat'taki hocası Bozzade Efendi hazretleri de mazinneden (büyüklerden) olmasıyla oldukça; Fehmi Efendi hazretleri dahi bir derece ehlullâh efendilerimize muhib olup öyle resmî hoca efendiler gibi ulemâ-yı zâhir olmadığından ve bahusus peder ve ecdatları cümlesi müftü ve ulemâ-yı zâhir ü bâtından olup nesl-i pâkleri duası berekâtıyla öyle ham ervâh olmadığından Erzincan uleması, Terzi Ağa hazretlerinin bu ahvalini arz etmişler. Artık nasıl arz etmişler ise yani böyle bir ümmî adam şimdi mürşit olmuş gibi mi ne ise, müşarünileyh Fehmi Efendi hazretleri cevabında "Ve huve ala-kulli şey'in kadîrun” (O'nun her şeye gücü yeter." Mâide, 5/120; Hûd, 11/4; Rúm, 30/50; Şûrâ, 42/9; Hadid, 57/2; Tegabun, 64/1; Mülk, 67/1) buyurmuşlar. "Cenâb-ı Hak, Kâdir'dir ki değil insana, bir hacere ve ağaca tecelli edip insan gibi makâm-ı irşâda yetiştirir. Cenâb-ı Hakk'ın lutfunun nihayeti yoktur. Eğerçi sahîhen kendilerine böyle bir lutf u ihsan-ı ilâhiyye olmuş ise buna niçin haset edelim. Cümleten teşekkür ederiz ki bu ihsan memleketimiz ahalisinden bir zata oldu" diye ulemanın sözlerini kesmişler.

Sonra bizzat Terzi Ağa hazretlerinin ziyaretlerine gitmişler. Terzi Ağa hazretlerine haber vermişler. Müşaünileyh hazretleri hemen hücre-i sa'âdetlerinden istikbal etmişler ve o anda ve o saatte ve o dakikada Fehmi Efendi hazretlerine ne tecelli olmuş ve ne esrâr-ı rabbânî zuhur etmiş ise, işte o mülâkatta bilâ-tereddüd (tereddüt etmeden) ve lâ-tevakkuf (duraklamadan) Terzi Ağa hazretlerinin atabe-i sa'âdetlerine (önlerine) o kadar ilm ü irfanlarıyla baş koyup intisap ve ahz-ı tarîk (yola dahil olma) etmekle artık bâb-ı devletlerinden ve rızâ-yı âlîlerinden bir yere çıkmak ve gitmek kendilerine muhal (imkansız) olup leyl ü nehâr Terzi Ağa hazretlerinin huzûr-ı devletlerinde kalarak her ne ki emr ü irade buyururlar ise hemen onun infaz u icrasına baş u can koydular. Artık Erzincan ulemasının lisanı kesilip bunlardan bazıları intisap ettiler ve bazıları nasip alamadılar.

Şimdi müşarünileyh Fehmi Efendi hazretleri zaten beldenin rükn-i aʼzamı (büyük direği) gibi olup artık tarîk-i Hâlidîye tamamıyla neşr ü ilân olunup etraf u eknâftan yani Kemah ve sair kazalardan takım takım herkes gelip intisap ettiler. Bu zamanda yani Terzi Ağa hazretlerinin zamân-ı saltanat-ı gavsiyyelerinde olan vukuat öyle biraz zaman içinde tamam olmaz. İnşâallâhu ta'âlâ âcizlerinden ve sair ihvandan ve alelhusus Şeyh Fehmi Efendimiz hazretlerinden daha tafsîlât istima edersiniz (dinlersiniz).

Terzi Baba sonra altmış dört [1848] tarihinde Erzincan'da zuhur eden kolera illetinden irtihal-i dâr-ı bekâ ettiler ve türbe-i şerîflerini o zaman Erzurum defterdarı bulunan Mecid Efendi hazretleri, Fehmi Efendi marifetiyle bina ve inşa ettirdiler.

Ve mumaileyh Abdussamed Efendi alay imamı olup altmış dört [1848] tarihinde Ordu-yı Hümâyûn Erzincan'da idi. O zaman Terzi Ağa hazretlerine intisap ettiler ve Terzi Ağa hazretleri pek çok muhabbet eder idi. Vefatından sonra tekaüt olup buraya geldiler. Fehmi Efendi hazretleri marifetiyle Terzi Ağa hazretlerinin kerîme-i mükerremelerini alıp işte hâne-i sa'âdetlerinde iskân ederler.

Mumaileyh Leblebici Baba dahi Terzi Ağa hazretlerinin halifelerindendir. Bu zat da ümmî olup lâkin söylediği gazeliyyâtı bir âlim ve bir şair söyleyemez.

Ve bundan başka bir de Hacı Abdülbâkî Baba vardır. O da Terzi Ağa hazretlerinin halifesidir. Daha sair kaza ve karyelerde böyle halifeleri vardır.

Terzi Ağa hazretlerinin vefatından sonra halife ve bazı ileri gelen mürîdânın müşahedelerine ve ifadelerine göre Fehmi Efendi hazretleri yerlerine halife olmuştur. Yani Allâhu a'lem makâm-ı gavsiyyet onlara intikal etmiştir müşarünileyh Fehmi Efendi hazretlerine.

Terzi Ağa'nın ism-i şerîfleri Mehmed olup ulûm-ı ledünnî kendilerine vehbî (Allah’ın lütfu) olarak ihsan buyurulmuş olduğundan Mehmed Vehbî Hayyât (terzi) tesmiyesiyle (isimlendirmesiyle) şimdi elsine-i nâsta (insanların dilinde) Şeyh Mehmed Vehbî Hayyât kuddise sırruhu'l-azîz hazretleri diye yâd olunur”.

Aşçı Dedenin Hatıraları cilt.1 S. 339-344/ Kitabevi Yay.

Okuyanı dinleyeni yazanı

Rahmetinle yarlıgagıl yâ Gani” Süleyman Çelebi

Aşçı Dede’den nakil son buldu. Erzincan gördüğümüz en güzel şehir kabristanlarından birine sahiptir. 20 yıla yakın Erzincan’da Ordu Kumandanlığı yapan Zeki Paşa, Bayburtlu Dede Paşa, Muhammed Beşir ve Abdurrahim Reyhan Efendiler dahil pek çok muhterem zevatı bağrında taşıyan bu örnek kabristanda medfun bulunanlara rahmet mağfiret niyazıyla şefiimiz olmalarını bekleriz.