Geniş ve düz bir caddeden giriyoruz Edirne’ye, uzakta minareler gözüküyor, yolumuz doğruca minarelere çıkıyor. Şehrin silüeti, ilk imge, minareler ve kubbeler şehri Edirne. İkindiye Selimiye’de olacaktık ama ezanlar okunuyor, ezanlarla giriyoruz Edirne’ye, işte Edirne’deyiz, Selimiye’deyiz…

Edirne; “Balkan yarımadasının güneydoğu uzantısını teşkil eden Trakya kesiminde, Tunca ile Arda nehirlerinin Meriç’e ulaştığı yer yakınında bulunmaktadır. Tunca’nın Meriç’e kavuşmadan önce meydana getirdiği kavis içinde yer alan şehrin hemen hemen tam ortasına düşen ve üzerinde Selimiye Camii’nin bulunduğu tepelik kesimi denizden 75 m. yüksekliktedir. Bu yükseklik şehrin doğusunda daha da artarak 95-100 metreyi aşar. Anadolu’yu Avrupa’ya bağlayan ana yol üzerinde yer alması, buraya eski çağlardan beri büyük önem kazandırmıştır. Asıl gelişmesini ise Osmanlı hâkimiyeti döneminde göstermiş olup XIX. yüzyıldan itibaren uğradığı işgallerin ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin bir sınır şehri olması daha fazla gelişip büyümesini olumsuz yönde etkilemiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Şevket Süreyya Aydemir, Dünya Harbi yıllarının Edirne’sini anlatarak başlar Suyu Arayan Adam adlı kitabına.

Bizim mahallemiz bir göçmen mahallesiydi. Kırım’dan Dobruca’dan, Tuna kıyılarından, zaman zaman harpler, toptan öldürmeler içinde kopup gelen göçmen sellerinin artıkları, yüz elli, iki yüz yıldan beri hemen daima yenilen ordular, daima gerileyen sınırlarla beraber adım adım çekilerek buralara kadar sürülmüşlerdi. Bir zaman bir imparatorluğun, o geniş, Osmanlı devletinin başşehri olan Edirne, şimdi artık bir sınır kalesiydi. Şehrin kenarını çeviren bağlık tepelerde yer yer tabyalar, istihkâmlar sıralanıyordu. Eski imparatorluğun yeni sınırları, şehrin kuzey ufkunda görülen alçak dağlar üzerinde doğudan batıya uzanıp gidiyordu. Oysaki, Edirne bir devlete başkent olduğu zamanlar, buralarda oturup dünyanın yarısına, Almanya’dan İran içine, Hint Denizi’ne, Podolya’dan, Ukrayna’dan Habeşistan’a kadar hükmetmiş olan padişahların saray harabeleri, bizim kenar mahallemizin hemen karşısında, şimdi kurumaya yüz tutmuş bir nehrin iki kolu ile kucakladığı yeşillik kenarında yatıyordu… Bizim göçmen mahallemizin, her biri bir başka yerden göçüp gelen her ailesinin, konup göçtüğü yerlere ait ayrı bir hikâyesi vardı. Sınırların ötesinden sızan yeni göçmenlerle mahallenin halkı gün geçtikçe artardı. Bu yeni gelenler yuvalarını, topraklarını doğdukları yerlerde bıraktıktan sonra zahire, kap kacak, yorgan döşek namına ne alabilirse, iri öküzlerin çektiği ağır arabalara atarlar, yollara dökülürlerdi. Kadınlarla çocuklar bu yüklerin üstüne bindirilirdi. Bu perişan kafileler, eski istilâ ordularının Balkanlar’da, Tuna’da ve daha ötede yerleşip, köy, şehir, kale kuran eski fatihlerin geri dönen çocukları, kalıntılarıydı. Şahin atlar üstünde Avrupa’ya giden ataların bu çocukları, şimdi her tarafından torbalar, bakraçlar sarkan bu gıcırtılı arabalarla, yüzyıllarca süren bir egemenliğin ellerinde kalan bu hazin artıklarını geriye doğru taşıyorlardı. Zaten yakın olan sınırlardan bu yana geçmekle, göçmen kafilelerinin kenar mahallemizi çeviren çayırlığa çökmeleri bir olurdu. O çayırlar ki vaktiyle, bu dönenlerin dedelerinin uzak ülkelere, Balkanlar’a, Tuna’ya, ve daha ötelere yayılmak için yola çıkarken toplandıkları, saflarını düzdükleri, geçitlerini gösterdikleri meydanlardı. Kenar mahallemizin sokaklarında zaman zaman: — Çocuklar! Muhacirler (göçmenler) gelmiş! diye sesler dolaşırdı. Mahallenin çocukları hep birden çayırlığa koşardık. Bu çayırlık, belki yüz, yüz elli yıldan beri göçmenler için bir konak yeri olmuştu. Burada arabalar, halka halka dizilirdi. Öküzler, mandalar bunların etrafına çökerlerdi. Uçları araba kanatlarına tutturulmuş kilimlerden, çarşaflardan odacıklar kurulurdu. Yataklar serilirdi. Ateşlerde tencereler kaynardı. Yeni gelen göçmenlerin çocuklarıyle, bizim kenar mahallenin küçükleri arasında hemen arkadaşlık başlardı. Çünkü yeni gelenlerin söyledikleri kasaba, köy isimlerini biz daha önce işitmiş olurduk. Aramızda onlarla hemşeri, komşu çıkanlar da bulunurdu. Çünkü bizim de ailelerimiz vaktiyle oralardan kopmuştu. Onların geçtiği yollardan geçmişti. Şimdi onların konakladıkları bu çayırda konaklamışlardı…” Bu cümlelerle dile getirir o hazin tabloyu Şevket Süreyya Aydemir.

Sabah erkenden çıkmıştık yola İstanbul’dan, on saattir yollardayız. Bu on saatlik süreyi, yolu uzatmalarımızı, gördüğümüz her güzelliğe takılışımızı bir önceki yazıda konuştuk. Ancak ikindi sonrası Selimiye’nin avlusundayız. Bu üçüncü gelişimiz sanırım bu şehre, ya da ikinci. Ama hiçbirinde doğru dürüst gezememiştik. On beş yirmi yıl öncesine ait fotoğraflar var zihnimde. O zaman Selimiye’nin avlusu, dış avlusu güllük gülistanlıktı, bugün daha çok yeşil suni bir örtü gibi duruyor sanki, o canlılık yok, bu ilk izlenimim, buraya tekrar döneceğim.

Selimiye hakkında söz söyleme salahiyetine sahip değilim, kalkıp Sinan’ın Selimiye’sine övgü cümleleri kurmak benim haddime değil, yani onu övecek, onu tartacak teraziye sahip değilim, ancak hayret edebilirim ben. Konunun uzmanlarının diliyle övgü cümleleri kurabilirim ancak. Ama bende uyandırdığı his şu Selimiye’nin; Süleymaniye’ye bakınca ihtişam görürüm, Selimiye’ye bakınca hem ihtişam hem zarafet görüyorum. Süleymaniye’nin zarafeti ihtişamının gölgesinde kalmış, Selimiye’nin ihtişamı ise zarafetinin gölgesinde. Bana hissettirdiği bu, ama eşi benzeri bulunmayan bir miras olduğunu da biliyorum, hissediyorum.

Mimar Sinan'ın seksen yaşında "ustalık eserim" dediği, Şehrin silüeti ve Osmanlı mimarisinin zirvesi olan Selimiye Camii, Sultan II. Selim'in emriyle 1568 yılında Edirne'de inşasına başlanarak 1575 yılında ibadete açıldı. Osmanlı padişahlarının en çok değer verdiği şehirlerden biri olan ve fetihler için "İslam'ın kilidi" olarak görülen Edirne'nin seçilmesinde mistik bir hikâye anlatılır. Rivayete göre; Sultan II. Selim rüyasında Hz. Muhammed'i (SAV) görür ve peygamber ona Edirne’yi, tam da bugünkü caminin bulunduğu Sarıbayır (Kavak Meydanı) mevkiini işaret ederek buraya bir cami yapmasını ister.

Osmanlı mimarisinin şaheseri olan yapıda Mimar Sinan birikiminin zirvesine ulaşmıştır. Sinan, kariyerindeki eserleri sınıflandırırken şu ünlü değerlendirmeyi yapar:

  • Çıraklık eserim: İstanbul Şehzade Camisi

  • Kalfalık eserim: İstanbul Süleymaniye Camisi

  • Ustalık eserim: Edirne Selimiye Camisi”

Mimar Sinan gibi bir dâhinin ustalık esrim dediği bir yapının kolları arasındayım. Selimiye; o zarif minareleriyle, gökyüzüne uzanan kollarıyla kucaklıyor beni. İki delikanlı cemaat olmuş, üçüncü kişi olarak ben de dahil oluyorum. Bu camilerde cemaati kaçırdım diye üzülme, her daim cemaat bulunur. Ne söylesem bilmem ki, çok etkileyici gerçekten, insan şaşırıp kalıyor. Keşke sanat tarihi ya da mimarlık üzerine eğitimim, birikimim olsaydı da bunun üzerine yorumlasaydım hissiyatımı. Hayatımızın bir yerlerine böyle bir süreci sıkıştırmalıymışız meğer, ama olmadı, yine de nasip diyelim. Sırf Selimiye’yi birazcık olsun anlama adına bile olsa değer böyle bir işe girişmek için.

Gelip görmek, gezip gitmek, içimizdeki görme arzusunu gidermek bir tür tüketim duygusudur. Böyle bakıyorsak bu sadece bir geziden ibaret kalır. Bir şehre, bir esere tekrar tekrar gelme ve bakma arzusu duymuyorsanız onu görmüş ve tüketmişsinizdir. Ama canlı duran bir hayranlık yaşıyorsa içinizde o tüketme değil de çoğaltma arzusudur derim.

Yirmi yıl önce karşılaştığım Yusuf Karabıyık Hocayla tekrar karşılaşıyorum camide. Selimiye’nin emekli müezzinlerinden, uzun yıllar bu görevi ifa etmiş, emekli olduğu günden beri de elinden geldiği kadar gelen misafirlere rehberlik ediyor. Selimiye’ye gönül vermiş, yarım asra varan tecrübesiyle Selimiye’nin manevi şifrelerini anlatıyor. Ayak üstü sohbet ettik, çalışmalarından bahsetti, kitaplarından filan… hayat dolu bir adam. “Emekli olalı da uzun yıllar oldu, benimle emekli olanlar tahtalı köyü boyladılar çoktan, bu cami beni ayakta tutuyor, çünkü bir ayağım burada hep” diyor.

Akşamda yatsıda görüşürüz” diyor, kemali hürmetle ayrılıyorum. Maarif sokaktaki konaklayacağımız mekâna geçiyoruz. Pencereden Selimiye’nin minareleri gözüküyor. Namazları paylaşıyorum camilere, Eski Cami en yakınımızda olanı, akşam namazını orada eda ediyorum. “Eski ulu cami, Yıldırım Bayezid Hanın oğlu Emir Süleyman tarafından 1403 senesinde yapımına başlanmıştır. Ölümünün ardından cami inşası 1414 yılında Çelebi Mehmet zamanında tamamlanmıştır. Caminin yan kapısı üzerinde yer alan kitabeye göre Mimarı Konyalı Hacı Alâeddin ve kalfası İbrahim oğlu Ömer’dir. Kare plan iç mekân 2116 m2’dir. Üzeri dokuz kubbeyle örtülüdür. Bu bakımdan çok kubbeli camiler gurubuna girmektedir. Caminin kuzey köşesinde, camiyle birlikte yükselen tek şerefeli minare camiyle birlikte düşünülmüştür. Caminin batı köşesinde diğerinden daha yüksek ve iki şerefeli olarak tasarlanan müstakil minare sonradan Çelebi Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılmıştır. Bu minarede şerefelere ayrı merdivenlerden çıkılmaktadır.

Şehrin ilk ulu camii olması bakımından minberinde hep fethin sembolü olarak sancak asılı olmuş ve protokol törenleri burada yapılmıştır. Osmanlı Padişahlarından III. Mustafa ve II. Ahmet bu camide kılıç kuşanmışlardır. Bu geleneği simgesel de olsa yaşatmak için bugün bile Cuma Hutbelerine imamların Kılıç ile çıkma sebebi budur. Hacı Bayram Veli II. Murat döneminde Edirne'yi ziyaret etmiş ve Eski Camide vaaz vermiştir. Hacı Bayram Veli'nin anısına duyulan saygı nedeniyle Vaaz Kürsüsü imamlarca kullanılmaz.” Valiliğin web sitesinden aldım bu bilgiyi.

Namazdan sonra uzun uzun oturuyorum caminin ortasında. Bu caminin kubbeleri çok dikkatimi çekmişti. İçini daha çok Bursa ulu camiye benzetirim, hat yazıları Bursa ulu camiyi andırıyor.

İnsanın ruhuna dinginlik veren bir havası var, bir uzun sefere çıkarıyor insanı, dalıp gidiyorsun. Toparlanıp çıkıyorum eski camiden, hemen karşıda Selimiye’nin dış avlusunda mevzileniyorum bu sefer. Gecenin mavisinde gökyüzüne uzanan zarif dört minaresiyle bir el tarafından göğe yükseltiliyor sanki Selimiye. Yatsıyı Selimiye’de kılacağım ama ezanlar okunana kadar burada, Selimiye’nin alt tarafındayım, dışarıdan temaşa edeceğim Selimiye’yi. Zaman geçtikçe, akşamın lacivert rengi silinip gece siyah yorganını çekiyor üzerine ve içine çekiliyor şehir, etrafımda kimsecikler kalmıyor. Selimiye’nin eteklerindeyim, henüz ay doğmamış, yıldızlar, yıldızlara karışan kandillerle yapayalnızım. Yalnızlığın en derin yerinde, en güzel halindeyim, buraya kıvrılıp sabaha kadar izlesem gökyüzüne uzanıp yıldızlara karışan kandilleriyle Selimiye’yi. Buradan bakınca Selimiye’nin kubbesi gök kubbeyi andırıyor, sanki dört ince minare gök kubbeyi delmiş geçmiş yedi kat semalara seyran ediyor. Bir Fransız seyyah Selimiye’yle ilgili duygularını şöyle dile getiriyor; “Bu Sinan eseri değil, bu gök yüzünde yapılmış ve Sinan tarafından yeryüzüne getirilmiş” diyor.

Birazdan yatsı ezanlarıyla geceye ayar verilecek yeniden, günün son yoklaması alınacak. Uzun minareler, minarelerin kandilleri, kandiller arsında uçuşan güvercinler, ışığa denk geldikçe beyaz lekeler gibi gözüküyorlar karanlık gökyüzünde. Sanki bir el Selimiye’yi semaya yükseltiyor, miraç ediyor Selimiye, öyle büyüyor gözümde, gövdesi yerde, minareleri semalarda. Selimiye’yi biraz aşağıdan yukarı izlemenin en güzel yerindeyim sanırım gecenin bu vaktinde. Üç ulu mabedin ortasındayım, o kocaman avlunun orta yerinde oturuyorum. Eski Camiyi selamlıyorum, Üç Şerefeli Burmalı Camiyi selamlıyorum, Selimiye’yi selamlıyorum, daha da büyüyor gözümde Selimiye. Yatsıyı üç şerefeli camide kılıp sabahı Selimiye’de mi kılsam ama Selimiye çekiyor beni kendine. Yatsı ezanları yankılanıyor karanlık gökyüzüne doğru. Sonuna kadar bekliyorum, ezanlar geceyi mühürlüyor, kalkıp Selimiye’ye yöneliyorum, ortalık sakin tenha. O ulu kubbenin altında eda ediyoruz yatsıyı az bir cemaatle, huşu içinde. Şehir kendini kapatıyor, çarşıda birkaç ciğerci ve tatlıcının dışında her yer kapanmış. Bir tatlıcıda çay içip geceyi geçireceğimiz mekâna geçiyoruz.

Sabah namazını şehrin ulu camilerinde kılıp namazdan sonra kimsesiz sokaklarda yürüyerek gezmek istediğim şehirlerden biriydi Edirne. Onu yarın gerçekleştireceğim inşallah. Sabah namazını Selimiye’de kılıp yürüyeceğim şehrin tenha sokaklarında sabahın seherinde bülbüllerle…

Yol yoruyor insanı, hele de gördüğünüz her güzelliğe takılırsanız, iki saatlik yolu on saatte alırsanız daha çok yorulursunuz. Ezanları duymamışız, saatleri kurmamıştık, Edirne’de Selimiye’nin kucağında telefon sesiyle mi uyanacağız demiştik. Hava ağarmağa başlamıştı, abdestimi alıp seri adımlarla Üç Şerefeli Burmalı Camiye vardığımda son cemaat çıkıyordu camiden. Cemaati kaçırmıştım ama cami yerindeydi. Tek başıma eda ettim namazı o koca kubbenin altında güneş doğmadan. Sonra uzun uzun oturdum kimsecikler yok ortalıkta, uzun sefere çıktım. İnsanın içinde ne çok uzun yollar varmış yürüyeceği meğer. Ancak yalnız kaldığında keşfedebiliyor bunu insan, nitelikli yalnızlık dedikleri bu olsa gerek. Cemaati kaçırmıştım ama yalnızlığı, sükûneti yakalamıştım. Bir sabah namazından sonra ulu bir camide en uzun oturuşumdu bu, kendime karşı gerçekleştirdiğim en büyük eylemimdi. Mülk suresine başladım bir zaman sonra, kubbede yankılanan sesimden dinledim kendimi. Kendimi dinlediğim nadir vakitlerden oldu sabahın bu bereketli vakti. Cami görevlisinin beni kontrol ettiğini hissettim, bir gölge gibi geçti ardımdan, nefesini hissettim ense kökümde. Beni uyarır diye endişelendim, sesimi yükselttim dönüp bakmadım, sonra geçip yerine oturdu sanırım. Çıktığımda güneş turuncu kollarını uzatmıştı minarelerin alemine, şehir aydınlanmaya, ayrıntılar belirginleşmeye başlamıştı. Çarşıya bakan ihtişamlı kapısıyla, dört ayrı minarenin dört ayrı motifiyle ve diğer işlemeleriyle insanı hayretler içerisinde bırakıyor Burmalı Cami. Fotoğraf alırken bir bankanın haremine girmişim, kapıyı açıp uykulu gözlerle uyardı beni bir güvenlik görevlisi. Endişeye mahal yok, asayiş berkemal.

Kısa bir Google bilgisi bırakalım buraya camiyle ilgili: II. Murad tarafından inşa ettirilen cami, saatli medrese, mektep, sebil, çeşme ve hazîreden meydana gelen küçük bir külliyedir.

Üç Şerefeli Cami’nin dört minaresi birbirinden farklı süsleme özelliklerine sahiptir. Camiye adını veren üç şerefeli minare harimin kuzeybatısındadır ve 6 m. çapında, 67,75 m. boyunda olup külâhla beraber yüksekliği 76 metredir. Birinci merdivenle birinci ve ikinci şerefeye, ikinci merdivenle ikinci ve üçüncü şerefeye, üçüncü merdivenle yalnız üçüncü şerefeye çıkılmaktadır. Zamanında en yüksek minare olması bakımından ayrıca çok önemlidir.

Caminin süslemeleri de ilgi çekicidir. Taç kapı, yan kapılar, minareler, sütun başlıkları ve pencerelerde mermerin yanı sıra beyaz ve kiremit rengi taş kullanılmıştır. Taç kapıda mukarnaslar ve rumiler göze çarpmaktadır. Büyük kubbede, yan revaklar ve avlu revaklarında lacivert, kırmızı, beyaz ve sarı renkte kalem işleri vardır. Süslemelerde yazı kuşakları, rumi, palmet ve lotus motifleri görülmektedir. Kubbe peteği ve pandantiflerde de rokoko süslemeler bulunur. Minarede şerefelere çıkan yolların karmaşıklığına bakar mısın…!

Arka ara sokaklara atıyorum kendimi, yıkılmaya yüz tutmuş eski evlerin arasında yürüyorum. Bu şehrin bakımsız olduğunu üzülerek söylemeliyim. Bütün sokaklar kazılmış, sanırım bir altyapı çalışması var ama içinden çıkılacak gibi değil. Daha mamur bir şehir bekliyordum ama ihmal edilmiş bir Edirne’yle karşılaştım, üzgünüm. İstanbul’dan soğuğa karşı hazırlıklı çıkmıştık ama sabah aceleyle hazırlıksız çıkmışım, üşüyorum. Gökyüzünün berraklığına güvendim ama geceden kalma bir soğukluk var havada, üşüdükçe hızımı artırıyorum. Selimiye’nin karşısında Selimiye simitçisine sığınıyorum. Simitleri fırından çıkarıp tezgâha diziyorlar, sıcak çayları da var, ortam fırın gibi fırında. Karşımda Selimiye, simit ve çayla hem içim ısınıyor hem ruhum. Simit sıcak tutar insanı, ruha da iyi gelir. Çay içerken muhabbet de ediyoruz ustayla, gelen giden ve şehrin dünü bugünü hakkında konuşuyoruz, uzun yıllar burada bu işi yapıyorlarmış, Çorum’dan gelip buraya yerleşmişler.

Gün yükseliyor, simit ve çayla gereken enerji temin edilmiş oldu, üşüme derdi bitiyor, bütün o ara sokakları, çarşıyı yürüyoruz hoca hanımla, hoca hanım da katılıyor yürüyüşün bu kısmına. Yıllar önce geldiğimizde Selimiye’nin etrafı, bu büyük avlu güllerle doluydu, güllük gülistanlıktı. Şimdi yeni peyzaj yapılmış, daha az gül var, daha çok farklı bitkilerle daha suni bir ortam oluşturulmuş. Hâlbuki güllerle eski hali daha güzeldi, daha doğaldı. Güllerle ne sorunumuz var bizim bilmem ne gül kaldı ne kül hayatımızda.

Sinan, Edirne’de Selimiye Camii’ni inşa ettikten sonra Selimiye’nin avlusuna dikilmek üzere İstanbul’dan iki yüz bin gül fidanı getirttiği ve buranın bir gül bahçesine çevrildiği rivayet edilir. Şehrin en yüksek tepesine Selimiye inşa ediliyor, bahçesi güllerle donatılıyor, eteklerine Edirne şehri kuruluyor. Bir şehir, bir medeniyet bir gül medeniyeti böyle inşa ediliyor.

Bu yeni peyzaj anlayışında rengi ve kokusu olmayan, bu coğrafyaya da ait olmayan ağaç ve bitkilerin kullanılması tarihi gül ve güzel koku medeniyeti hafızamızı yok ediyor. Mahallede sokaklarda yaprağını yaz kış dökmeyen, çiçeksiz, renksiz, kokusuz, mevsimden habersiz bodur ağaçlar betona gömülen zaman ve mevsimler için hiçbir anlam ifade etmiyor. Ne baharı hatırlatıyor ne son baharı. Yaprak süpürmek zor geldiği için sanırım belediyeler böyle renksiz ve kokusuz bir tercihte bulunuyorlar. İstanbul’da hiçbir tarihi caminin o koca avlularında o eski güller yok artık. Gittikçe renksiz kokusuz katı gri bir betona dönüşüyoruz.

Eski Camide, Üç Şerefeli Burmalı Camide cemaat safları arasına çiçeklikler içinde râyihadar çiçekler konulduğunu hikâye ediyor Evliya Çelebi. Namaz kılıyorsunuz safınızda güzel rayihalı bir gül demeti var yanınızda. Bu nasıl bir medeniyet, nasıl bu günlere gelmişiz. Bu Osmanlı geleneği birçok camide uygulanırmış eskiden. Vakıflar Haftası etkinlikleri içerisinde camileri güllerle süsleme, cemaate gül dağıtma geleneği hatırlatılıyormuş Edirne’de halen.

Yakın zamanda güller şehri Isparta’ya yapmış olduğumuz ziyarette şahit oldum. Isparta camileri gül kokuyor. Ağaç sütunlara gül yağı sürmüşler, mis gibi gülyağı kokuyor camiler. Ulu Cami gül rengine boyanmış, bir de gül yağı sürmüşler insan kendini gül bahçesinde zannediyor caminin içinde. Gül bahçesine girer gibi giriyorsunuz camiye. O günlerden bugünkü kurak ve çorak günlere nasıl gelmişiz, akıl sır erdirmek zor.

Haydi kalkalım, yürüyelim belki bir gül bahçesine rastlarız. Tunca’dan, Meriç’ten geçiyoruz. O tarihi Tunca köprüsünden Selimiye’ye bakıyorum. Hızlı tiren hattı için yapılan viyadük ve viyadükte bulunan enerji hattının direği caminin silüetini hançerlemiş, minareler arasına karışmış direk. Ah şu direği olsun bari biraz sola kaydıramaz mıydı mühendis? Ne yapsın şimdi Sinan, mezarından kalkıp Selimiye’yi biraz sağa kaydırıp biraz da gökyüzüne mi yükseltsin, ne yapsın Sinan. Diyorum ama sanırım benim baktığım açı sorunlu ya da onlar Tunca köprüsünden bakmamışlar Selimiye’ye. Bu konuyu araştırırken şöyle bir notla karşılaştım.

Edirne'deki Halkalı-Kapıkule Hızlı Tren Projesi kapsamında yapılan çalışmaların, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Selimiye Camii'nin silüetini ve görüntüsünü bozmayacak şekilde planlandığı belirtilmektedir.

Konuyla ilgili öne çıkan detaylar şöyledir:

Viyadük Kullanımı: Hattın şehir içinden geçen kısmının viyadük (yüksek köprü) sistemiyle yapılması sayesinde, mevcut tarihi görünümün bozulmasının önüne geçilmesi hedeflenmiştir.

Silüet Odaklı Tasarım: Proje planlanırken kültürel varlıkların silüeti korunması esas alınmış, çalışmalar bu stratejiyle sürdürülmüştür.”

Süheyl Ünver Hoca Edirne Defterleri adlı kitabında umumi harpte bir Alman generalin sözünü aktarır. General; “Türkler gayrı mümkünü mümkün yapabilen bir millettir fakat mümkünü beceremezler” demiş. “Mesela biz bir Edirne Medeniyeti yaratmışız, bu rast gele budanamaz…” diye devam ettiriyor cümleyi Süheyl Ünver Hoca.

Uzmanı olmadığımız konularda fikir beyan etmek doğru değil, ancak Tunca nehri üzerindeki köprüden bakınca viyadük ve üzerindeki direkler fotoğrafa karışıyor, silüet bozuluyor. Sanırım onlar Tunca nehrinin ya da Meriç nehrinin üzerindeki köprülerden bakmamışlar. Ben Tunca köprüsünün seyir köşkünden uzun uzun bakıyorum şehre ve şehri kuşatan bu iki nehre ve iki yakayı birbirine bağlayan köprülere. Köprü yapmamış ecdat sanat eseri yapmış, köprünün ortasına her iki tarafa kondurulan şu seyir köşkleri nasıl bir zevk ve zarafet. Bu köşklere kurulup bakıyorum Tunca’nın yorgun sularına. On yıllık köprüleri kendi ellerimizle yıkıyoruz sel sularını karşılamıyor diye. Beş altı yüz yıldır ayakta duruyor bu köprüler bunca taşkınlara rağmen, bu nasıl bir planlama, bu nasıl bir ön görü. Ecdatla köprüler kuruyoruz aramıza bu köprülerle. Edirne; nehirler, köprüler, minareler ve kubbeler şehri. Şehri seyretmeye doyum olmuyor ağır vakur akan Tunca ve Meriç üzerindeki köprülerin seyir köşklerinden. Şu eski püskü stadyumun üzerindeki çatı da bozuyor silüeti buradan bakınca. Stadyum kaldırılır belki, zaten hurdalık gibi duruyor ama bu viyadük kalacak bu fotoğrafın içinde.

Kahvaltı vaktine kadar on bin adım atmışım, yani neredeyse on bin adımla Edirne’nin merkezini gezmiş oldum. Artık adımları bile sayarak atıyoruz. Zeytini sayarak ye, adımlarını sayarak at. Günlük on bin adımı aşağı düşmememiz gerekiyormuş. Yoksa günlük kardiyomuz eksik kalıyormuş. Böyle de çok km yapmış olmuyor muyuz? ne olacak bu işin sonu. Şehrin kadim sokaklarında, dağlarda derelerde yapılıyorsa ne âlâ ama yüz metrelik belediye parkurunda dön babam dön iş değil bu.

Kahvaltıdan sonra kaldığımız mekândan ayrılıyoruz, yakın mesafede olan Dâr-ül Hadis Caddesi üzerinde Tunca nehrinin kıyısında bulunan Dar-ül Hadis Camiini ziyaret ediyoruz. Cadde toz duman içerisinde, bir çukura düşüp kalmaktan korkuyoruz, zar zor yol alıyoruz. Dolayısıyla cami de toz içinde kalmış, görevliler temizlik yapıyorlar, camiyi cumaya hazırlıyorlar.

Cami, medrese, türbeler ve şadırvandan meydana gelen küçük bir külliye olup II. Murad tarafından aslında bir Dâr-ül hadis olarak inşa ettirilmiştir. Halk arasında külliyenin yaptırılmasının sebebi olarak Hz. Peygamber’in, rüyasında II. Murad’a burada bir Dâr-ül hadis yaptırmasını tavsiye ettiği rivayet ediliyor.

Gün yükseliyor öğleden önce sıcağı bastırıyor, esinti yok. Selimiye’nin arka mahallelerini aşıp Muradiye Camiine vasıl oluyoruz. Selimiye ile karşı karşıya, belki Selimiye’yi görebileceğimiz en iyi konum burası. Sırf Selimiye’yi seyretmek için bile gelinir ama Muradiye de çok güzel ve özel bir eser. Selimiye buradan çok ihtişamlı gözüküyor, mezar taşlarının arasından uzun uzun bakıyorum şehrin kiremit çatılarına, bacalarına ve Selimiye’ye. Süheyl Ünver Hoca evlerin çatılarındaki künk bacalar için “Edirne bir de baca medeniyeti kurmuş ne hoş değil mi” der. Allahtan etrafta yüksek yapılar yok, bakımsız da olsa tek katlı renk renk müstakil evler bahçeler var. Sadece biraz bakım onarım gerekiyor sokaklara, bahçe duvarlarına çatılara.

Cami, mevlevîhâne, imaret, çeşme ve mektepten oluşan külliye Murâdiye semtinde Saray ovasına hâkim bir tepede yer almaktadır. Günümüzde hazîresiyle birlikte cami sağlam durumdadır ve ibadete açıktır. Diğer yapıları ise tamamen ortadan kalkmış olup haklarında kaynaklardan bilgi edinilebilmektedir.

Cami, dıştaki sadeliğine karşılık içeride çok kaliteli çini ve zengin kalem işi bezemeleriyle dikkat çekmektedir. Mihrap bölümünün doğu ve batı duvarları alt pencerelerin üst hizasına kadar mihrap da dahil olmak üzere tamamen çini kaplıdır. Sır altı tekniğinde beyaz zemin üzerine mavi, birbirinden farklı bitkisel ve geometrik desenli altıgen çiniler, aralarını dolduran fîrûze renkli üçgen çinilerle bir yıldız meydana getirmektedir. Çinili duvarların üst kenarında kabartma bezemeli palmet frizi yer almaktadır. Bu frizin altında kalem işi bezemenin devam etmesinden dolayı sonradan eklenmiş olduğu düşünülmektedir. İznik mavi-beyaz seramiklerinin kalitesini gösteren bu çinilerle Edirne’de orijinal bir üslûp ortaya çıkmaktadır. Ancak bu çinilerin 2001 yılında birçoğu tahrip edilerek çalınmıştır. Günümüzde çini restorasyonu ile kırılan parçalar tamamlanarak yerlerine takılmış, çalınan çinilerin yerleri alçı sıva ile kaplanıp boş bırakılmıştır. 3,65 × 6,35 m. ölçülerindeki muhteşem mihrapta mavi-beyaz ve renkli sır tekniği birlikte kullanılmıştır. Kabartma geometrik ve bitkisel motifli fîrûze, sarı, lâcivert, açık yeşil renkteki bu levha çiniler teknik ve üslûp bakımından Bursa’daki Yeşilcami’den sonra gelen en güzel örnektir. Mihrapta ayrıca kartuş şeklinde II. Murad’ın adı ile üç satır sülüs ve iki satır kûfî hatla Âl-i İmrân sûresinden âyetlerin yer aldığı yazı kuşakları vardır.

Şaka gibi, cami resmen soyulmuş, yaralarını alçıyla sarmışlar. Bu kadar çini çalınırken şehir neredeymiş. Konumuyla, dışının sadeliği, içinin süslemeleriyle hayret uyandıran bir eser. Çok geniş bir dış avlusu ve bakımsız bir haziresi var. Burası saray ovasının terası gibi, bir süre caminin eteklerindeki eski semtleri ve yeşil bir halı gibi serilen saray ovasını seyrediyorum. Zaman ilerliyor biz geride kalıyoruz hep, Sanırım Cuma’yı ll. Beyazıt Külliyesinde kılacağız.

Külliyeyi şehre bağlayan tarihi köprüden geçiyoruz. Önümüzde zerzevat satan bir at arabası, hızla köprüye giriyor, hızla giriyor ki önündeki rampayı çıkabilsin. Domatesler salatalıklar patlıcanlar tek tek dökülüyorlar, adam umarsız atı kamçılıyor durmaksızın. Rampada kalırsa hareket etmesi zorlaşacak atın, takadı kesiliyor iyicene, kendini bırakmak üzere hayvan. İnip bir el atsam ardımda lüks araçlar var, beni yakın takip ediyorlar. Lüks araçlarla kan ter içinde zerzevat taşıyan bir at arabası, üzerinde evine ekmek götürmek için kan ter içinde habire kamçı savuran bir adamla aynı köprüdeyiz, aynı gemideyiz. Son bir güçle bir hamle yapıyor hayvan, rampayı aşıp hızlanıyor ve kayboluyor gözden.

Bayezid Külliyesindeyiz. Bayezid Külliyesi, ikinci başkent konumundaki Edirne'yi darüşşifaya kavuşturmak amacıyla Sultan II. Bayezid tarafından 1484-1488 yıllarında Tunca Nehri kıyısına Mimar Hayreddin'e yaptırılmış.

Cami ile etrafında aşhane-imaret, mutfak, erzak ambarı, medrese, darüşşifa ve hamamdan meydana gelen bu külliyenin güneyinde yolun karşısında yaptırılmış olan hamamın bugün artık hiçbir izi kalmamış. Bu külliyeye ait yapılardan bir diğeri de bu bölgeyi şehre bağlayan köprüdür ve hayattadır. Osmanlı tarihi içinde II. Bayezid Külliyesi’nin öneminin yanı sıra Darüşşifanın da tıp tarihinde önemli bir yeri bulunuyor. Trakya Üniversitesi’ne verilmesinden sonra Sağlık Müzesi’ne dönüştürülmüş. “Hastalara deva, dertlere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve defi seva” Darüşşifanın temel felsefesi bu cümleyle özetleniyor. Sultan II. Bayezid'in vakfiyesinde yer alan bu söz, müziğin ve makamların şifa verici gücünü vurgulamak üzere 10 hanende ve sazende, müzikle tedaviye katılırmış. Hastalar ve deliler bu müzikten hoşlanır ve rahat ederlermiş.

Geniş dış avlusu ve iç avlularıyla, peyzajıyla ruha dinginlik veren bir mekân. Ve ezanlar okunuyor, Selimiye tepede kollarını açmış semaya. Cuma’yı burada şehir dışından gelen çok sayıda ziyaretçiyle eda ediyoruz. Buradan bakınca da çok güzel gözüküyor şehir, minareler, kubbeler…

Tekrar şehre gireceğiz, ciğer yemeden olmazmış. Sahi neden ciğeri meşhur Edirne’nin? Ciğeri tüketilen bunca hayvanın etlerini kim tüketiyor.

Çok miktarda kahve renkli yön tabelaları arasında başımız dönüyor, Yunanistan’ı Bulgaristan’ı gösteriyor tabelalar yakın bir mahalleyi ya da kasabayı gösterir gibi. Bir adım ötesi yurt dışı, ana yurdun dışı ata yurdun içi. Tunca’dan Meriç’ten tekrar geçiyoruz, Karaağaç’a kadar gidiyoruz. Karaağaç Meriç Nehrinin iki km batısında, Yunanistan sınırına dört km uzaklıkta merkeze bağlı bir mahalle.

ll. Abdülhamit devrinde Balkanlar’da artan karışıklıklara çabuk müdahale edebilmek, sevkiyatı kolaylaştırabilmek amacıyla Rumeli güzergahındaki demiryolu hattının önemli bir durağı olan Tarihi Edirne Tren Garı Mimar Kemalettin Bey tarafından buraya inşa edilmiş ve İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan en önemli istasyon. Bugün Trakya üniversitesinin kullanımında olan istasyon tarihi süreç içerisinde burayı çekim merkezi haline getirmiş. Tarihi Trakya evleriyle, Tarihi Tren Garıyla, tarihi ve tabii dokusuyla yeme içme mekanlarıyla, mesire alanlarıyla oldukça hareketli ve güzel bir yer Karaağaç. Karaağaca ayıracak çok vaktimiz kalmadı, dönmeliyiz. Edirne’ye bir daha gelmek için bir bahanemiz daha olsun. Süheyl Ünver Hoca; "Her şey biter; Edirne bitmez..." demiş. Ne anlattıklarımızdan ibaret Edirne ne de anlattıklarımız gördüklerimizden, yaşadıklarımızdan. Dönüyoruz, uçsuz bucaksız yeşil ekin tarlalarının, aralara yapboz parçası gibi yerleştirilmiş sarı kanola tarlalarının içinden geçerek yol alıyoruz.

Trafik aniden duruyor, hoş geldiniz, burası İstanbul. Edirne’den İstanbul’a gelinceye kadar geçen süreyle, İstanbul’dan eve varıncaya kadar geçen süre neredeyse aynı.