Aşçı Dede’nin Hatıraları manevî ve edebi zevki olanlar için harika bir kitap. Mustafa Koç ve Eyyüp Tanrıverdi Hocalarımızca hazırlanıp (latinize) 2006 yılında Cağaloğlu Çatalçeşme sokakta bulunan Kitabevi sahibi kahraman kitapçı Mehmet Varış Sivasî tarafından neşredilen bu eser 4 cilt olarak yayınlamış.

13 ciltlik Ahmed Avni Konuk Mesnevî-i Şerif şerhi, 5 ciltlik Hüseyin Vassaf’ın Sefine-i Evliyası gibi, kıymetini bilenin az olduğu bu kitapları basan Mehmet Varış’a Kahraman Kitapçı denilmişti.

Hatıratın üst başlığı “Çok Yönlü Bir Sufinin Gözüyle Son Dönem Osmanlı Hayatı”dır.

Önsözün epigrafındaki “Attar Dükkânı yanında pek aşağı kalır; yaştan kurudan, aşktan meşkten, zahir u batın her ne ki istersen mevcuttur Aşçı Dede’nin kitabında” ifadesi var.

Aşçı Dede İstanbul Kandilli’de 1828’de doğmuş. Asıl adı Halil İbrahim. Boğaz’da taşra kökenli bir ailenin çocuğu. 8-9 yaşlarında Kandilli mahalle mektebine gider. Şehzadebaşı Sıbyan Mektebinden sonra İbrahim Halil, Ulûmu Edebiyat Şubesi olarak bilinen Süleymaniye Rüşdiyesi’ne kaydedilir. (1257/1841) mezuniyetini müteakip 4 Haziran 1847 tarihinde 16 yaşında 15 kuruş maaşla Dersaadet Ordusu kaleminde göreve başlar. Daha sonra sırasıyla 4. Ordu (Erzurum-Erzincan) 5. Kolordu (Şam) ve 2. Ordu (Edirne)de orta dereceli görevlerde memuriyet yapar. İstanbul’daki memuriyeti esnasında başta Mevlevi olmak üzere birçok dergahla irtibatı kurar. A.Cevdet Paşa’nın “Her taraftan ve her sınıftan nice zevat onun dersine mudavemet ile nutkunu nimet ve nasihatini ganimet bilirler idi” dediği ve devrin iki meşhur mesnevihanlarından biri olarak nitelediği Hüsameddin Çelebi’den Mevleviliğin ana metni Mesnevi müktesebatını temin eden İbrahim Efendi’nin tutacağı yol belli olur.

Aşçı Dede’nin çile yıllarına dair bir hatırası:

İbrahim memuriyetle Erzincan'da bulunduğu için Hüsameddin Efendi'nin vefatıyla yerine geçen halifesi Hacı Mustafa Efendi (Mustafa Vahyî) ile temas kuramadı. Mecmuada, hocalığı 1283/1867'de ölümüyle birkaç yıl süren Mustafa Efendi'nin hac için geldiği Medine'de vefatıyla ilgili aşağıdaki not yer alır:

"Hacı Mustafa Efendi ise müşarünileyh Hacı Hüsameddin Efendi hazretlerine olan cihet-i kurbiyyet ve ubudiyyet-i ma'neviyyesi fevkalâde olup fenâ-fi'l-mürşid makamını ihraz etmiş idi. Müşarünileyh Hacı Hüsameddin Efendi hazretlerinin irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurduktan sonra makamlarına cülûs edip hatta Eyyûb-ı Ensârî radıyallahu anhu Câmi-i şerîfi'nde derse çıkmışlar idi. Muahharen bir gece âlem-i manâda Cenâb-ı Resûl-i Kibriyâ sallallahu aleyhi ve sellem tarafından kendilerine işaret buyurulup huzûr-ı Hazret-i Nebeviyyeye davet olunur. Kendisine olan işarette tarîkat-ı aliyye-i Nakşibendiyye hulefâsından Hacı Feyzullah Efendi ile tarîkat-ı aliyye-i Sümbüliyyeden Koca Mustafa Paşa şeyhi Hoca Galib Efendi ile bu üçü birlikte gelmeleri ferman buyurulmuş olmasıyla müşarünileyh Mustafa Efendi alessabah doğruca bu zevât-ı kirâm hazerâtına gidip bu rüyayı ve irâde-i Cenâb-ı Risâleti tebliğ ettikte, onlar dahi buyururlar ki "Bu gece bize dahi âlem-i ma'nâda böyle işaret buyurulmuştur ve fermân-ı Cenâb-ı Risâlet vâsıl olmuştur." Allah Allah fe-subhânallâh ne tecelli ve ne sa'adet-i uzmâdır! İşte bu üç zât-ı âlî-kadr hemen tedârikât-ı Hicâziyeye mübaşeret ile ve seksen üç tarihinde Mekke-i mükerreme'ye giderler. Ba'de îfâ-yı hac, müşarünileyh Hacı Mustafa Efendi hazretleri rüfekasıyla beraber Medine-i münevvere'ye avdet edip o huzûr-ı nebeviyyede bir müddet ikamet edip kendilerine bir zuhurat olmadığından bir gece rüfekalarına buyurmuşlardır ki "Bu gece her birlerimiz istihare edip bakalım ne görürüz?" demişler. Binaenaleyh istihare edip bunlardan birisi görmüş ki Ravza-i mutahhara'nın Bâb-ı Aişe radıyallahu anhâ küşade olup çünkü bu Bâb-ı Aişe mesdûddur (kapalıdır), asla feth olmaz, cümlenin malûmudur. İşte bu kapı açılıp oradan müşarünileyh Mustafa Efendi hazretlerini içeriden almışlardır. Böylece görüp bu rüyayı alessabah Mustafa Efendi hazretlerine ifade etmiş. Müşarünileyh fevkalâde memnun olup inşâallahu taalâ burada kalacağız buyurmuşlar. Dört beş gün sonra kendilerine bir cüz'î hastalık ârız olarak irtihâl-i dâr-ı bekâ edip orada defnolmuşlardır"

(S.XXIII dipnot 18 - cilt 1)

1853 yılında Çerkes Emine hanımla evlendirilir. 1853’de Kırım Harbi -Osmanlı Rus savaşı başlaması sebebiyle Erzurum’a dördüncü Orduyu Humayun Ruznamçeciliğine (kayıt defteri tutan) tayin edilir. Gemiyle Trabzon’a oradan Karayoluyla Erzurum’a giderken Kars’dan gelen fena havadislere rağmen gönlü “Kağıthaneye seyre gidiyormuş gibi” pür aşk u muhabbettir. Erzurum’da 1856 da vazifeye başlar. Kısa süre sonra Ordu Karargâhı Erzincan’a nakledilir. Aşçı Dede 1856 Eylülünde Erzincan’a gelir. Erzincanlı Terzi Baba’nın halifeleri vasıtasıyla Halidilikle temasa geçer.

Hatıratta Aşçı Dede isminin verilmesi şöyle anlatılır:

Bu çalışmaları Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn ruusuyla (ilmiye rütbesi) ödüllendirildi (29 Temmuz 1866). Fehmî Efendi'nin hac dönüşü Derviş Paşa'nın yanında bir süre Şam'da kaldıktan sonra İstanbul yoluyla Erzincan'a gelmesiyle (Nisan-Mayıs 1867), inşaatı yarım kalan dergâh, 14 Temmuz 1867'de bitirilerek merasimle açılır. Erzincan'da kışlalarda bulunan bütün askerî erkânla, mülkî kadro ve ahalinin davetli bulunduğu bu açılış öncesi İbrahim Efendi, dergâhın bütün teşrifatı, konukların ağırlanması ve sair işleri deruhte eder. Onun ince zevkiyle gerçekleşen ve herkesi memnun eden bu açılış, onun ayrıntılarıyla hatıratın en güzel bölümlerinden biridir. Bu vaka, onun için ölünceye kadar gururla kullanacağı yeni bir ismin verilmesiyle neticelenir: Aşçı Dede. Bu isim, mutfak işlerinde, misafirlere hazırlanan kırk sofranın hazırlanmasında gösterdiği aşçılık hizmetine mükâfat olarak Şeyh Fehmî Efendi tarafından verilir. Dergâhta kendisi için Aşçı Dede odası tahsis edilen İbrahim Efendi, hatm-i hâcelere ve cuma günleri okunan Mesnevî derslerini takiple hayatının en güzel demlerini geçirmeye başlar”. s. XXXIV

Bir başka Ordu Mûşiri Şükrü Paşa’ya dair hatıratı şöyledir:

Kısa bir süre sonra Dördüncü Ordu Müşirliğine İsmail Paşa'nın yerine Kerim Paşa; Reîs-i Meclis Derviş Paşa'nın yerine Şükrü Paşa gelir. İbrahim Efendi, önceki kadroyla kurduğu ilişkileri, bilhassa Şükrü Paşa'nın tutumuyla devam ettiremez. Onu "işret ile ve diğer ef'âl-i zemîme ile meşgul olup namaz niyaz bilmezler" diyerek tenkit ettiği gibi, Erzincanlılara karşı yürüttüğü siyasetin aleyhinde bulunur. Paşa'nın firarî askerler konusunda sadece Erzincanlıları hedef alması, Şeyh Fehmî ile arasının açılmasına neden olur. Birer hafta aralarla üç çocuğu vefat eden Şükrü Paşa, her bir çocuğunun hastalık devresinde okuması için davet ettiği hâlde Fehmi Efendi'nin mazeretler ileri sürüp gitmemesi, efkâr-ı umûmiyede erenler aleyhinde bulunanların akıbetine dair itikadi pekiştiren bir örnek olarak İbrahim'in hatıralarına geçer”. s.XXVIII-XXIX

Şam’a veba salgını giremez

1890 sonbaharı başında beliren veba salgını Halep ve Hama'ya ulaşır, Şam'ı tehdit etmeye başlar. Vaziyeti Hacı Halil Efendi'ye açan Aşçı Dede, ondan bu salgının Şam'a sirayet edemeyeceğini, bunun da kendisinin Şam'da bulunuşundan kaynaklandığını öğrenir. Aşçı Dede, eriştiği bu yüce mertebenin sevinciyle kendisini manevî Şam muhafızı görür. Onun kendisini birçok vakanın seyrine tasarruflarla müdahil olma, eşyanın vaziyetine insân-ı kâmil makamında tedbir etme mevkiinde gördüğünü gösteren bir yığın anekdotu hatıratında anlatır. Osmanlı-Rus harbi, hatta 1905 Rus-Japon savaşına kadar geniş çaplı hadiselerde şahsî katkısını belirtmekten geri kalmaz”. s. XXXVIII

Mevlevi Dedeliği makamını ihraz etmesi

Eşref Dede, kendisini etkileyen Aşçı Dede'nin vaziyetini ve Mevlevîlikte aldığı yolu belirten bir yazıyı Konya'da postnişin Abdülvâhid Çelebi'ye (ö. 1907) yazar. Çelebi efendiden gelen yazıda Aşçı Dede'nin sikkesine (Mevlevî külâhı) destar (sarık) sarılmasına ruhsat verildiği kaydedilir. 16 Aralık 1898'de bu haberle müjdelenen dededen sikke ve destar temin etmesi istenir.

Edirne Mevlevîhanesi'nin ana kadrosunu Şeyh Eşref Dede, onun büyük oğlu Salâhaddin Efendi, küçük oğlu Hüsameddin (Ergut) Efendi, Eşref Dede'nin damadı Meydancı Kâmil Efendi, Udî Kadrî (Dağdevirenoğlu) Bey ve Mesnevîhan Hâlid Efendi" oluşturur. Bu heyetin huzurunda, 22 Aralık 1897'de Mevlevihane haziresinde Enis Dede'nin türbesinde tertip edilen cemiyetle Aşçı Dede'nin sikkesi tekbirlenir. Bu merasim ve merasim sonrası yapılan ayinle Aşçı Dede'nin dedeliği artık örfî değil, resmî bir nitelik kazanır. Bu sevinçle dede, her sene Mevlevîhane için kesesinden verilmek üzere nezirde bulunur ve bunun için de bir vakıfname kaleme alır. Ardından teşekkür sadedinde Abdülvâhid Çelebi'ye mektup yazar”. s.XLIV-XLV

Aşçı Dede’nin Eserleri:

1-Tercümetü’l-Fârisiyye fî Tefsîri’l-Hakkıyye: Bursalı İsmail Hakkı Bursevî’nin Rûhu’l-Beyân adlı tefsirinde yer alan Farsça metinlerin Türkçeye tercümesinden ibarettir.

2-Kavâ’idü’l-Fârisiyye: Güzel bir ifade ile kaleme aldığı Farsça gramer kitabıdır.

3- Risâle-i Tercümetü’l-Hakâyıkı’l-Hakîkat: İsmail Hakkı’nın Rûhu’l-Beyân ve Mevlana’nın Mesnevî’sindeki rumuz ve mazmunları açıkladığı eseridir.

"İşte mezkûr dört cilt Rûhu'l-beyân serâpâ kıraat ve mütalâa olunduğu gibi altı cilt Mesnevî-i şerîf dahi elden geçmiş olduğundan bunlarda müşahede olunan rumûz u işârât, fakiri bir başka renk ve hâle sokup artık bir dereceye kadar cemâl-i hakikat yüz göstermiş ve yüz vermiş olmasıyla, gönül arzu ve emel etti ki bir de hakikat ve butun (iç) cihetinden bazı şeylerin meydân-ı aşk u muhabbete getirilip bâzâr-ı uşşâkta bir salâ nidası edelim. Gerçi pek çok ahvâl-i hakîkati ve âlem-i gayb ü butûnu beyan eder kütüb-i şerîfeler telif olunmuş mevcuttur. Bu abd-i âsî biçare böyle topal eşek ile kervana karışmak mahzâ hata ise de ancak hakîkat-i ahvâli bir derece daha açık söylemek ve bir de bazı teşbîhât u temsîlât ile gaip ve butûn ahvalini tecessüm ettirip işi tamamıyla meydana koymak efkâr-ı kemterîye mebni böyle bir risale telifine bed' (başlama) ve mübaşeret ile Risâle-i Tercümetü'l-hakâyiku'l-hakikat namını verdim azizim." S. XLVII-XLIX

4-Risâle-i Terceme-i Ahvâl-i Aşçı Dede-i Nakşî Mevlevî: Aşçı Dede bu eserin yazılış amacını "İşte sebeb-i ma'nevîsi bu idi, sonra bu zamân-ı sa'âdetten ara yerden sekiz on sene mürur ederek Şâm-ı şerîfe geldiğimde gönlüme geldi ki pek büyük zevât-ı kirâm hazeratına yetişip pek çok fevkalâde kelâm-ı hakîkat ve tarîkat istimaıyla (dinleyerek) neş'e-yâb-ı aşk u muhabbet oldum. Ancak ihvân-ı bâ-sefâya bir hizmet olmak üzere böyle sergüzeştim olan ahval ile beraber hazerât-ı ehlullâhın kelâmlarını ve ahval ve etvar-ı ulyâlarını bildirmek için "Risâle-i Ahvâl-i Aşçı Dede" namıyla bir risale kaleme alınması gönlüme gelmiş ve o vechile bu risaleye bed' ü mübaşeret olunmuştur" şeklinde açıklar. Bir başka yerde "Mahlûk-ı Hudâ'yı irşat ve tarîk-i müstakîm ve râh-ı hakîkate davet makamında ba'de'l-vefât bu üç cilt risalemi halife nasp ve tayin etmek niyet-i hayriyyesiyle kaleme alınıp meydân-ı aşk u muhabbete konulmuştur" diyerek eserinin mevkiini belirtir. S. XLIX

Aşçı Dede’nin Hatıratı’ndan Seçmeler daha evvel de yayınlanmış

Aşçı Dede'nin hatıralarından seçmeleri Haber Akşam Postası'nda (ilk tefrika: 12 II Kânûn 1941, S. 3190, s.3-4) aralıklarla 53 tefrika halinde yayımladı (son tefrika: 24

Temmuz 1941, S. 3382, s. 3). Reşat Ekrem Koçu, 125 sayfa hâlinde seçme ve sadeleştirme yaparak hatıraları yayımladı: Aşçıdede Halil İbrahim, Geçen Asrı Aydınlatan Kıymetli Bir Eser: Hatıralar (haz. Reşat Ekrem Koçu), İstanbul, 1960. Son olarak hatırat üzerinde Almanya'da doktora tezi yapıldı: Marie Luise Bremer, Die Memoiren des Türkischen Derwischs Aşçı Dede İbrahim, Walldorf-Hessen, 1959.