M.Şakir BERKİ Hoca (1915-1988) Aksekili, Temyiz Mahkemesi Reislerinden Ali Himmet Berki’nin oğlu ve Ankara Hukuk Devletler Hukuku hocalarından Osman Fazıl Berki Hoca’nın küçük kardeşidir. Biz kendisinden ders okumaya yetişemedik. Ama başlığı ifade eden “Kur’anda Hukuk” kitabı, talebesi olan Amcam Ethem Alimoğlu’na ait olup üzerine 8.11.1962 tarihi “Ankara Hukuk Fakültesi Öğrencilerinden” şerhiyle kaydedilmiştir.

Amcamdan dinlediğim kadarıyla M. Şakir Hoca, âlim, fâzıl, vakur, gayur, feragat ve feraset sahibi bir zât-ı şerifmiş. Fakülteye dolmuş veya belediye otobüsüyle gider gelir, hocalık dışında ilave para kazandırıcı işlerden içtinab edermiş.

Kitabın ikinci baskısının önsözüne yazdıkları hocayı tanımak bakımından gayet güzel. Ondan nakiller yapacağız:

İslâm hukukunun tatbikî önemi üzerinde durmaya lüzum yoktur. Bu ikinci baskıyı yaparken birinci baskı baştan aşağı gözden geçirilmiş, esere yeni bir veche verilmiştir. Ayeti kerimlerin Kur'an dilindeki okunuşlarını Türkçe nakilde fayda görmedik ve esasen bu nakillerde bazı hatâlar da bizzarur hâsıl olmaktadır.

Refikim sayın Hayrullah Hâmidinin de muvafakati ile, eserde bazı yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlamak, izah ve mukayeseye muhtaç prensiplerde bu izah ve mukayeseleri yapmak, daha ziyade Fıkıhı alâkadar eden bazı hususları çıkartmak ve eseri mümkün mertebe «Kur'anda hukuk» muhtevası ile takdim edebilmek gibi zaruri gördüğümüz mesâiyi sarf etmek imkânını bulduk.

Bu ikinci baskının da noksanlar ve hatta bazı hatalar ihtiva etmeyeceği iddiası mümkün olamaz. Cenabı Hak nasib ettiği takdirde gelecek baskılarda Kur’andaki hukuk prensiplerini daha az eksikle ve daha az hatalı bir şekilde arz edebilmek için gayret sarf etmek ilmî çalışma zevkimizin müstesnasını teşkil edecektir.

Kuranda Hukuk

İkinci baskıyı hazırlarken memleketimizin değerli kur'an ve islâmi bilgiler âlimlerinden İzmirli İsmail Hakkı beyefendinin “Meanii Kur'an” adlı eski yazı iki ciltlik eseri ile, Hasan Basri Çantay beyefendinin «Kur'anı Hakim ve meali kerim» adlı üç ciltlik pek kıymetli eserlerinden Kur'anı kerim âyetlerinin tercümeleri bakımından istifade etmiş olduğumuzu da ifade etmeyi borç biliriz”

***

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fak. Şakir Hoca için 1996 yılında bir armağan kitap yayınlamış. Dekan V. Prof. Dr. Mehmet Aydın yazdığı takdimde şöyle diyor:

Hukukçu bir ailenin mümtaz bir ferdi olan Prof. Dr. Şakir Berki, bugün için hala özlemini çektiğimiz kendi kültürü ile barışık, Doğu ve Batıyı bilen ve onu sentez yapabilen ve herşeyden önce kendi öz kültürünü ön plana çıkarabilen bir aydın tipini temsil etmektedir.

Bir hukukçunun herşeyden evvel devamlı çalışmaya ve istişareye muhtaç olduğuna inanan merhum, beşeri kanunların tatbikinde ilahi adaletin hak ve nısfet ölçülerine riayeti düstur alan ve devamlı olarak çalışmak, öğretmeye gayret etmek ve yazmak ile geçen hayatı boyunca daima işin esasını muhtevi biçimde iltifattan, gösteriş ve şaşaadan hoşlanmazdı. İnsanlara fevkalâde önem verirdi. Büyük küçük ayırımı yapmazdı. Asistanlığımın daha ilk gününden itibaren bana önem vermiştir. Bu yönüyle de Hocamız bizlere, tüm öğrencilerine büyük örnek olmuştur.

Görev ve sorumluluk şuuru olan bir insandı. Kendisine verilen her görevi daima zamanında, hiç aksatmadan büyük bir titizlikle yerine getirirdi. Son derece mazbut bir hayatı vardı. Ailesine son derece düşkündü, aile fertlerini, bu arada özellikle üstün meziyetlere sahip 1943 yılında evlendiği eşleri Malike Hanımefendiyi ve ikisi de hukukçu olan oğullarını çok severdi.

Hocamın belki de en çok sevdiği şeylerden birisi çay içmekti. Çay içmeyi ben Hocamdan öğrendim. Evinde çayını genellikle muhterem eşleri Malike Hanımefendi, bazen de kendileri yapardı. Çok değişik semaverleri ve çay bardakları vardı”.

***

Aynı yıllık için, Prof. Dr. Fikret Eren’in yazdığı anma yazısı da zevk veren bir metindir:

Yıl 1958, bir sonbahar günüydü. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Medeni Hukuk anabilim dalında asistan olmak istiyordum. Bu amaçla Fakülteye gitmiştim. Osman isimli, Hocam Prof. Dr. Şakir BERKİ'nin çok sevdiği sonraları savcılıktan emekli olan bir arkadaşıma rastladım. Kısa bir sohbetten sonra kendisine asistan olmak istediğimi söyledim. "Haydi, Şakir ağabeye uğrayalım" dedi. Beraberce Hocamın odasına gittik. Fakültede asistan kalmak isteğimi kendilerine de ilettim. Hocam, yakında fakültede sınav açılacağını, bu sınava hazırlanmamı söyledi. Sınav açıldı, girdim ve kazandım. O tarihten emekli olduğu tarihe kadar tam 22 yıl Hocamla birlikte aynı fakültede, aynı anabilim dalında çalıştım. Bana meslek hayatımın her alanında yardımcı oldu, yol gösterdi ve öğretici oldu.

Kuran45

Hocam Prof. Dr. Şakir BERKİ, çalışkan bir insandı. Hukuk doktorasını İsviçre'de yapmış, doktora tezini Fransızca yazmıştır. Fransızca dışında Almanca da bilirdi. Bu ikinci dili de Almanya'da öğrenmiştir. Akademik ömrü, bilimsel çalışmalarla geçmiştir. Medeni Hukukun her alanında ders kitapları yazmıştır. Sayısız makaleleri vardır. Kendi imkanlarıyla mütevazi de olsa, Fransızca bir hukuk dergisi çıkarmıştır. Medeni hukuk dışında toprak hukuku, Roma hukuku, hukuk usulü muhakemeleri alanlarında ders kitapları yazmıştır.

Hocam, adil bir insandı. Adalete çok inanırdı. Bütün davranışlarında adaleti uygulamak, adil olmak isterdi. Hz. Ömer'in adalet ilkelerini kendisine rehber edinmişti. Günlük yaşamında adalete olan inancı, diğer inançlarından önce gelirdi.

Hocam Prof. Dr. Şakir Berki'nin tevazu dolu bir hayatı vardı. Övülmekten, fuzuli belagat ve lafızdan kaçınarak verdiği eserlerinden bazıları aşağıda gösterilmektedir”

- Roma Hukuku, Ankara 1949

- Medeni Hukuk "Şahıs ve Aile Hukuku", Ankara 1961

- Borçlar Hukuku Umumi Hükümler, Ankara 1956

- Miras Hukuku, Ankara 1959

- Ayni Haklar, Ankara 1965

- Devletler Hukuku, Ankara 1966

- Toprak Hukuku, Ankara 1957

- Alman, İsviçre ve Türk Medeni Kanunlarında Evlad Edinme, Ankara, 1962

- Alman, İsviçre ve Türk Medeni K. evlilik dışında doğan çocuklar, Ankara 1963

- Kur'anda Hukuk

- Hz. Muhammed

- Vakıflar Üzerine Düşünceler”

***

Kur’anda Hukuk” kitabından Kur’anda Adalet ve Nesafet esasları başlıklı bölümü Hocanın veciz ifadeleri ile naklediyoruz:

I - Kur'anda adalet esasları.

Kur'anı kerimde müslüman hâkimlere hitap eden adalet ve hukuk faziletine dair emir ve esaslar mevcuttur: «..Allah.., insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder...» (Nisa suresi, âyet: 58).

Ayeti kerimedeki «insanlar arasında» ibaresi önemlidir. Dinsiz veya başka dinde olsa bile müslüman hâkim, Allahdan sakınarak adalet sahasında dinsizin de hakkını yemeyecek, teslim edecektir. Görülüyor ki, Kur'an hukukunda, aynen bugün kabul edilmiş olduğu üzere, renk, cins ve ırk farkı adalet sahasında hiç bir rol oynamadığı gibi din farkı ve hatta dinsizlik bile menfî hiç bir tesir icra edemez.

Kur'an, adâleti katledecek olan iltimas, korku, kin ve düşmanlık gibi tesirler altında kalarak adaletin yok edilmemesini de emretmektedir:

«Ey iman edenler, hüküm veya şâhitliğiniz velev ana veya babanıza, yahut hısım ve akrabanızın menfaatine taallûk etsin, isterse taraflar zengin veya fakir bulunsun, adâleti titizlikle ayakda tutan hâkimlerden olunuz... (Nisa sûresi, âyet: 135)

Kin, intikam ve garazın da adalet sahasında asla menfi tesir icra etmemesini de emreden Kur'anı Kerim, bu hususda şu mealde buyurmaktadır:

«Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakda tutan insanlar (veya hakimler) olun ve adâletle şâhitlik edin. Bir kavme (veya bir insana) olan kininiz sizi adâletsizliğe sevk etmesin; adalet yapın ki, o, takvaya en çok yakın olan şeydir...” (Maide s., âyet : 8).

Tazyik ve şundan bundan korkarak adâletin düz rayından sapan, adâlet gibi bütün insanlarda müşterek tek medenî fazileti ve hissi katledenlere dair de hüküm sevk eden Kur'anı kerim, bu hususda şöyle der: «... O halde insanlardan korkmayın benden korkun...» (Maide, âyet 44.).

İşte bu âyeti kerimeler hak ve nasafetle (Hakkaniyet) hükmetmenin sır ve çarelerini eksiksizce beyana kâfidir. (Adalet mercileri olan hâkim ve mahkeme heyetlerinin tek kutsi ve ifa edilmediği zaman, halkı hatta hükümetlere karşı muğber kılacak olan vazifelerini bihakkın yapabilmelerini natık bu emirden ve tavsiyeden daha güzelinin bulunabileceğini zannetmiyoruz. Rüşvetci, iltimascı adalet cihazının hükümetlere zararı vardır: Halkı hükûmetten soğutur. Bu itibarla hükümetlerin en başda gelen vazifesi adâlet makanizmasını fazilet, vekar, ve ilim ile mücehhez hâkimlerle süslemektir. Zira hukukda faziletin diğer bir rüknü de ilim, bilgidir. Bilgisiz hâkim, hüsnüniyetli olsa dahi adâleti, cehli ile katleder).

Kur'anı kerim, adâlete dair olan bu hükümleri derpiş (gözönünde bulundurma) ettikten sonra, aksini yapanlara hitaben: “Kim Allahın inzal ettiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” şeklinde ikazda bulunmaktadır. (Maide, âyet 45.)

II - Kur'anda nasafet esasları.

Kur'anı kerimin çeşitli âyetlerinde insaf, merhamet hattâ af tavsiyeleri yer almış ve insanlara, aralarında hükmederlerken bu tavsiyelere itaat etmeleri emir buyrulmuştur. Kur'anı Kerim, baştan aşağı hak ve nasafet âbidesidir. Allah kusurları, günahları bağışlayıcı olduğu gibi, elbetde onun emrinde yaşayan insanlar da bu meziyetleri rehber edeceklerdir.

Cenabı hak, insanlara ilk bakışda haksız gibi görünen kısası Bakara suresinin 179 uncu âyetinde «Ey sâlim akıl sahipleri, kısasda sizin için bir hayat vardır. Tâki, katilden sakınasınız.» mealinde vaz eylemiş olmasına rağmen, amme menfaati için bizzarur tensip buyrulmuş olan bu cezanın bile insaf ve nasafetle hafifletilmesi ve hatta kaldırılmasını da kabul buyurmuştur

«Ey iman edenler,.. size kısas farz oldu.. fakat katilin lehinde maktulün velisi tarafından cüz'i bir şey affolunursa kısas hemen düşer..» (Bakara, âyet: 178).

Kur'anı kerimde insaf ve nasafet hislerinin affa kadar teşmil edildiği dahi âyetlerle sarihtir : «O takva sahipleri,... Öfkelerini yutarlar, insanların kusurlarından af ile geçenlerdir... Allah eyilik edenleri sever.» (Al İmran sûresi, âyet: 134).

«Ey iman edenler, eşlerinizin, evlâtlarınızın içinde size düşman olanlar vardır... Onları affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, örterseniz, şüphesiz Allah çok affedici, esirgeyicidir (o da sizin bazı kusurlarınızı affeder).» (Tegabün suresi, âyet: 14)

Bütün bu âyetler kur'anda hak ve nasafet ve af ile muamele ve hükmetmek zaruretinin açık delilleridir. Hak ve nasafet ve af, modern Devlet idaresi ile, muasır kanunlarda da kabul edilmiştir. Ceza kanunlarındaki esbabı muhaffefeler (hafifletici sebebler) nasafet ve kısmen affın delil ve tatbikatıdır.

İşte İslam hukuku (Fıkıh) da, Kur'an ve Hadislere uygun olarak nasafeti rehber edinerek işlenmiş ve inkişaf etmiştir. Görülüyor ki, modern kanunlardaki «hakim hak ve nasafetle hükmeder» kaidesi Kur'an hukukunda da mevcut olan bir kaidedir.

III - Her Davanın Mutlaka Halledilmesi

Kur'anı kerimde Hz. Muhammede ve daha evvelki Peygamberlere (Hz. Muhammed, en emin ve isabetli Kaazi idi) kendilerine arz edilen ihtilafların adâletle halledilmesi sık sık tavsiye ve emrolunmuştur.

Adaletle hükmedebilmek için Kur'an ahkâmı, kur'anın lafız ve ruhu tatbik olunur.

İhtilâfin halli zarureti, adâlet ve kaza işinin amme intizamından olması sebebiyledir. Eğer hakem veya mahkemeye arz olunan bir ihtilaf, halledilmese, toplumda şahsen ihkakı hak, âdet haline girer ve bundan anarşi ve sayısız haksızlıklar, adaletsizlikler ve zulüm doğar. Bunun içindir ki, İslâm hukukunda olduğu gibi, modern hukuk sistemlerinde de Devlet, mahkeme teşkilatı kurmaya mecbur kılınmıştır.

Arz edilen ihtilâfın mutlaka halli zaruretini Kur'anı kerim Hz. Muhammede hıyar hakkı (seçme) vererek yalınız munafıklar hakkında istisnaya tabi tutuyor:

Ey Muhammed,.. Rabbine and olsun ki... onlar seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden de yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nisa sureti, âyet: 65)

«Ey peygamber, kalpleriyle (samimiyetle) inanmadıkları halde ağızlarıyla inandık diyen münafıklarla yahudilerden (Bu âyet. Hz. Peygambere münafıklık yapan ve kandırmaya çalışan yüzüne başka, arkadan başka konuşan bir yahudi zümresi için nazil olmuştur), o küfür içinde alabildiğine koşuşanlar seni mahzun (Hz. Muhammed, bu münafıkların ve o tip nasrânilerin halini bilir, pek acı çeker, fakat hidayete ermeleri için yine dua ederdi) etmesin. Onlar, durmadan yalan dinleyen, senin huzuruna bizzat gelmeyen bir kavim (bazı insanlar hesabına) casusluk eden kimselerdir... Allah kimin sapıklığını irade ederse artık sen Allahın ona ait meşiyetine (irade, arzu, istek, uygulama) engel olmaya hiç bir veçhile muktedir olamazsın... Onlar öyle kimselerdir ki... dünyada hor ve hakir olmak onların hakkıdır. Ahiretde de onlara pek elemli bir azâb vardır. Alabildiğine yalanı dinleyenler, haram yiyendir onlar.. Sana gelirlerse, ister aralarında hükmet, ister onlardan yüz çevir...» (Bu âyetler, Peygambere bir meseleyi hallettirmek için güya müslümanmış gibi görünerek müracaat edip de Cenabı Peygamberin Kur'ana göre verdiği hükümlerle sinsi sinsi alay mevzuu eden ve halk içinde böyle propaganda yapan münafıklar ve bazı nasrâniler için inzal olunmuştur) (Maide suresi, âyet: 41, 42.)

Bir ihtilafın halli için Kur'anda hüküm yoksa, Cenabı Peygamber vahye intizar ederdi. Sair hâkimler ise, Sünnete, sünnetde de sarahat yoksa İcmaya, mesele hakkında İcma da mevcut değilse, aynen İsviçre ve Türk medenî kanunlarının 1 nci maddesinde yer almış olan prensip mucibince şahsi içtihadları ile ihtilafı halle mecburdurlar. Kur'an, Hadis ve İcmada sarahat yoktur diye, kendilerine arz edilen bir ihtilâfı neticesiz bırakamazlar.

Hz. Muhammedden evvel gönderilen nebi ve resuller (Hz. Muhammed'den evvelki Peygamberler de devirlerine göre İslam dinini getirmişlerdir. Hakiki Tevrat ve hakiki İncil dahi devirlerine göre İslâmiyetin kutsi kitaplarıdır. Bu hususda «İslam dini» adlı eserimize bakınız. Ankara, 1962) de aynen kendilerine vahyolunan hükümlerle (Kitaplar) ve adaletle karar vermekle mükellef tutulmuşlardır. Bu hususda yalnız bir âyeti nakil kâfidir : «Ey Davut, biz seni yer yüzünde insanların işini tedvire, şahsi meyillerinin tesirine ittiba etmeden ilâhi hükümlerle insanlar arasında adaletle hükmetmen için istihlaf (halife) ettik...» (Sa : âyet: 26).

IV - Sulh

Anlaşmazlıklar, geçimsizlikler ister içtimai hayatda, ister hukuk sahasında zuhur etsin, evvelâ barış yolu ile yatıştırılmak lâzımdır. Bu zaruret, modern devletler hukukunun Mediation ve Bonnes-offices müesseseleri ile de tasvip olunmuştur. Sulhde her bakımdan hayır vardır. (Çünki sulh, mahkemeleri ve sair adâlet cihazlarını girift ve lüzumsuz bir çok davâlarla meşbu ‘dolmuş’ hale getirmekten kurtarır. Hiç lüzum yok iken mahkemelerde zaman öldürmek ve fuzuli masraflara katlanmamak, ve davalı ve davâcı olarak da fertler arasına husumet girmesine mani olmak, sulhün başlıca faydalarıdır) Bu itibarla cenabı Hak, Kur'anı kerimde mahkemelere koşmaya manî olan sulh müessesesini tavsiye ve emir buyurmaktadır. Bu hususda bir kaç âyeti mealen nakille yetineceğiz :

Müminler ancak kardeştirler. O halde iki kardeşinizin arasını bulup barışdırın. Allahdan korkun, tâki esirgenmiş olasınız” (Hücurat suresi, âyet: 10)

Ailedeki geçimsizliğin önlenmesi, hemen boşanma için mahkemelere koşulmaması için de Kur'anı kerim sulhu tavsiye buyurmaktadır :

«... Eyi kadınlar itaatli olanlardır... Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara öğüt verin... Eğer karı ile kocanın aralarının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir, kadının ailesinden de bir hakem gönderin; bunlar barıştırmak isterlerse, Allah onları uyuşmaya muvaffak eder” (Nisa suresi, âyet: 35).

Kur'anın bu tavsiyesi, Ceza davaları müstesna olmak üzre, bugün usul kanunlarında hâkimlere her davada taraflara sulh teklifi selâhiyeti tanınmış olmak ve boşanma davâlarında da boşanma davası açılmadan evvel (sulh teşebbüsü) nde bulunmak mecburiyeti kabul edilmek suretiyle benimsenmiştir. S.13

I- Haklardan İstifade ve Şartları:

İslamda her insan, Allahın kuludur. Allah tarafından verilen nimetden istifadede müsavidir. Hür veya köle, havas veya avâm gibi insanlar arasında binlerce sene tatbik edilen tasnifi, İslâmiyet kabul etmemiş olmakla beraber, bir kısım maddî farklar ve manevî imtiyazlara rıza göstermiştir. Hilkatin cinsiyet tasnifi esası hemen hiç bir değişikliğe uğramadan hukuki farkı ile zamanımıza kadar gelmiştir. Aşağıdaki âyeti kerime keyfiyeti teyide etmektedir:

«Ey insanlar, biz sizi erkekle dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için aşiretlere ve kabilelere ayırdık. Allahın yanında en makbulünüz, nefsini menhiyatdan (kötülüklerden) men eden, en muttaki olanınızdır.» (Hücurat suresi, âyet: 13) (Köle örfen şahıs addedilmemiş ise de, insan olduğu cihetle bu âyeti kerime mucibince Allah indinde hürlerden daha çok derece alabileceğinde şüphe edilemez)

«Müminler ancak kardeştirler» (Hücurat, âyet: 10)

Şu halde müslüman köleler de hür müslümanlar ile kardeştiler.

İşte yalınız bu âyet, Kur'anın, köleliği bir müessese olarak ihdas etmediğini ispata kâfidir. Mamafih, bu hususda ileride zikredilecek olan âyetlere de intizar ediniz.

Hakdan isdifade için insan olmak kâfidir; başka bir şart aranmaz. Deli olmak dahi hakdan istifade ehliyetini kaldırmaz. İslâmiyetin ihdas edilmiş olarak bulduğu kölelik müstesnadır.

Kur'anın Rüşde ve temyiz kudretine dair hükümlerini arz ediyoruz:

Yetimleri nikah çağına (büluğ çağı) erdikleri zamana kadar deneyin. Kendilerinde akıl ve salâh gördüğünüz takdirde, mallarını teslim edin. Büyüyecekler de mallarına sahip olup elimizden alacaklar diye mallarını israf ederek yemeyin..” (Nisa suresi, âyet: 6)

Görülüyor ki, büluğ çağına giren (15 yaşdır) ve temyiz kudretine sahip olan herkes Kur'an hukukunda reşid ve mümeyyizdir. Keyfiyet, modern medeni kanunlarda da aynıdır. Ancak rüşd yaşında değişiklikler vardır ki, bu değişiklikler modern medenî kanunlarda da mevcuttur. Mukayeseli kavanin (kanunlar) ve mukayeseli hukuk incelenirse, keyfiyet anlaşılır.

Büluğ çağını Kur'anı kerim normal rüşd çağı, yani temyiz kudretine erişme çağı olarak farz etmiş, fakat bu faraziyenin tevsiki için ehliyet bahşedilmeden evvel bunun tetkik ve tecrübe ile sübutunu da emir buyurmuştur. (Kur'anı kerim, mücerret bülûğ çağına gelmiş olmayı rüşdün şartı olarak kabul etmez. Bu çağa gelen şahıs evvelâ tecrübe edilir, muamelâta kabiliyeti sâbit olursa, medenî hakları kullanmaya selâhiyetli kılınır. Bu tecrübeden geçmeden muayyen bir yaşda ferde bu ehliyeti tanımak, tecrübesizliğinden dolayı onu ekseriya zarara sokabilir)

Nisa suresinin 5 inci âyeti, her ne sebeble olursa olsun (akıl hastalığı, israf ilh..) temyiz kudreti normal olmayanlara hukuki muamele ve tasarruflarda ehliyet verilemeyeceğini en umumî bir şekilde ifade etmektedir: “Allahın sizi başınıza diktiği (idaresini size emanet ettiği) malları akılsızlara teslim etmeyin. Kendilerine bunlardan yedirin, ve geydirin..”

Áyeti kerime, veli veya vasilerin mallarından mes'ul oldukları temyiz kudretinden mahrum küçük ve mahcurların intifa (faydalanma) ve te temettü (kâr etme)) haklarına riayeti de ifade eylemektedir. Aynı husus, muasır medenî kanunlarda da aynen kabul edilmiştir. (Türk Medenî kanununda da keyfiyet aynıdır. Ana baba veya vasi, kasırın (kısıtlının, tam ehliyetli olmayanın) mallarını idare ederler; fakat kasırın zaruri menfaatlerini bu malların gelirinden, geliri yoksa ve kendileri de aciz iseler malların satış bedelinden temin ederler.)

II - Şahsiyetin Başlaması ve Son Bulması

I - Şahsiyetin başlaması.

Kur'anda şahsiyet, çocuğun ana rahminde olduğu anlaşıldıktan itibaren bir kısım hakları iktisap etmekle başlar. Bir çok âyetlerde (Bakara, 226, 228, 231, 232, 234, 235) ecel ve iddetden bahsedilmekle doğacak çocuğun hukuku müekkeden (kuvvetlice) teminat altına alınmıştır : «... Mutallaka -boşanan kadın-larda hâmile olanlar Allaha ve ahiret gününe iman etmişlerse hamillerini saklamaları câiz değildir.» (Bakara, 228).

İslâm hukukunda şahsiyetin doğumla başlayacağını izaha lüzum yoktur. Bu bedahete (apaçıklık) dokunmadan, Kur'anı kerim aynen medenî kanunlardaki gibi cenine ve ceninin hukukuna ve olan çocuğun nesebine önem atfetmiştir.

II - Şahsiyetin son bulması.

Şahsiyetin tabii ölümle son bulması, bedihî olduğundan, Kur' anda bu cihetin açıkca beyanına lüzum görülmemiş, ancak, miras dolayısıyla temas olunmuştur. Bu hususda mirasla ilgili kısma müracaat edilmelidir.

Birlikde ölüm, gâiplik, gibi hususlar içtihada terk edilmiş, ve Fıkıhda bu meseleler incelenmiştir. (Fıkıhda da aynen bu günki gibi birlikde ölüm karinesi ve gaiplik kararı kabul edilmiştir. Gaible “Mefkut” denir. Fıkıhın bu teknik meseleleri için Ali Himmet Berki, Miras, ve, Tatbikat, Ankara, 1951, sa: 23 - 24. )

III- Hısımlık

Kur'an, ve binnetice, Islâm hukukunda (Fıkıh) aynen modern hukuk sistemlerinde olduğu gibi, hısımlığın her çeşidi vardır. Hatta Kur'anı kerim hukuk sisteminde bu günki hukuk manzumelerinde hüsnü kabul görmemiş olan Süt hısımlığı da vardır.

I - Kan hısımlığı (Usul fürû hısımlığı)

Kur'anı kerimde kan hısımlığı ve civar hısımlığı mevcuttur. Civar hısımlığı, esasen kan hısımlığının çatal hattaki dereceleridir, yani kan dolayısıyle hısımlıktır. Bu itibarla ayırd etmeksizin zikrediyoruz.

Nisa suresinin 6 inci âyeti miras münasebetiyle kan hısımlığından bahsediyor :

Ana babanın hısımları bıraktıkları mallardan erkeklerin hisseleri olduğu gibi, kadınların da hissesi vardır...» Kız çocuk olsun erkek çocuk olsun kan hısımıdırlar. Bunların fürûları da öyledir. Nisa suresinin 11 ve 12 nci âyetleri de, miras vesilesiyle kan hısımlığına dairdir.

II- Sihri hısımlık

Evlilik dolayısiyle mevzuubahis olan hısımlıktır ki ki, aynen modern hukuk sistemlerinde de kabul edilmiştir. (İsviçre ve Türk medeni kanunlarında da aynı esas kabul edilmiştir. (T. M. K. Md: 18)

***

Merhum ve mağfur M.Şakir Berki Hoca’mızın hayatı ve eseri bize tekrar hatırlatıyor ki, yeryüzünde Allah’ın salih, emin ve müstakim kulları azalsa da tükenmeyecektir. Yani insanlık karanlık ve zulme mahkûm ve mahpus değildir. Bunun vereceği aşk ve şevkle vazifelerimizi yapmaya, anlamaya, anlatmaya, yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğiz. Genç dostların haberi olsun. Hocamıza ve diğer ismi şerifi geçenlere rahmet, mağfiret niyaz ederiz.