7-8 Temmuz 2026'da Ankara’da yapılan NATO zirvesine dair yayın ve yorumların içinde CB Erdoğan’ın tercümanı Fatma Gülhan Abushanab önemli bir yer tuttu. İnternette yaygın olarak Gülham geçse de bu yanlıştır. Doğrusu Fatma Gülhan’dır.

Tartışmalar gazeteci Cüneyt Özdemir'in 1997'de İstanbul Üniversitesinde geçen bir diyalogunu gündeme getirdi. Bir kız öğrenci, Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan’a soruyor : ‘İleride başbakan olursanız dünya liderleri ile hangi dilde konuşacaksınız?’

Bu soruda Erdoğan’ın İngilizce veya bir Batı dili bilmediği iması gizli. Erdoğan, öğrenciye “Türkçe” konuşacağım diye cevap veriyor.

Erdoğan’ın Pınarhisar Cezaevinde iken bu günlere hazırlık için İngilizce çalıştığı biliniyor.

Osmanlı Devletinde Padişah ve Sadrazam, ecnebi ülkelerin sefirleri ile tercümanlar vasıtasıyla iletişim kuruyordu. Bu iletişim, Padişahın ve Sadrazam’ın özel tercihi idi. Zamanın merkez devleti Osmanlı olduğu için Batılılar ya Türkçe öğreniyordu ya da tercümanlar vasıtasıyla sağlıyorlardı iletişimi.

Erdoğan, bu yönüyle kaprissiz, büyük devletin geleneğini sürdürüyor.

Öte yandan yabancı dil bilenlere bilim adamı muamelesi yapılan bir ülkedeyiz. Hatta bazı durumlarda gördüğü itibar, kendisine sunulan imkânlar ve gösterilen saygı bilim adamının hiçbir zaman göremeyeceği bir derece arz ediyor.

Öyle zaman olmuş ki sırf yabancı dil bildiği için sefirlikle görevlendirilmiş, gizli toplantılara götürülmüş kişiler var. Politikacı olmamasına rağmen iyi derecede Fransızca bildiği için Yahya Kemal, Lozan heyetine dahil edilmiştir. Bu bağlamda hemen hatırlayalım. 2002’den sonra Ak Parti’nin yetişmiş eleman ihtiyacını bildiği için FETÖ özellikle yabancı dil bilen üyelerini kilit yerlere yerleştirmiş, içerdeki bu truva atları 15 Temmuz hain darbe girişiminde büyük rol oynamıştır.

Bir dil bir insan; iki dil iki insan denildiğinden; yabancı dil tebliğ çalışmalarında vasıtadır ve İslam Tarihinde dil öğrenimi teşvik edilmiştir. Ancak dil, kültürün taşıyıcısı olduğu için dil bilenlerin, zamanla o dilin kültürünü de benimsemiş olduğu biliniyor. İngiliz Dili ve Edebiyatı, İngilizce öğretmenliğinden mezun olan kişilerde bu husus daha belirgindir.

CB Erdoğan’ın tercümanı Fatma Gülhan Abushanab, tesettürlü, Müslüman kimliği ile bu anlayışı kırıyor ve ona yönelen tenkit cümlelerinin gerisinde de bu kimliği var.

Peki yabancı dil bilenlere karşı bir güvensizlik olduğunu, bu güvensizliği ABD’nin gösterdiğini biliyor muydunuz? Victoria Horlbrok, Amcam Sokrat adlı anı kitabında şöyle diyor:

“Yabancı dil öğrenmiş birinin ABD’ye sadık olamayacağı inancı yerleşik bir yargıdır. Dış işleri görevlilerinin uzmanı oldukları ülkeleri tanımaktan özellikle kaçınırlar bu yüzden.” (Amcam Sokrat s. 220, Metis Y.2026)

ABD’nin bu ihtiyatlı tutumundan alınacak dersler var. Erdoğan’ın Türkçe konuşması da bu ihtiyata dahildir. Zira devletler arası görüşmeler gaf kaldırmaz. Mecaz mı gerçek mi söylediği belli olmayan nice konuşmalar telafisi mümkün olmayan yaralar açabilir. Nitekim bu konuda dilimiz yanmış, toprak kaybı olmuştur.

Türk devleti de bir zamanlar yabancı dil bilenlere karşı ihtiyatlı davranmıştır. Hatta bu ihtiyat, eşlerin milliyetine kadar uzanmıştır.

40’lı yıllarda İngiltere’de askeri diplomat olan İrfan Orga, İrlandalı bir kadınla evlendiği için casusluk yapabileceği düşüncesiyle ordudan uzaklaştırılmıştır. Çünkü yabancı dil bileni istihdam etmek ayrıdır yabancıları (ecnebi) teba olsa da dilinden dolayı önemli ve kilit mevkilerde istihdam etmek ayrıdır. Osmanlı Devletinin bu hataya düştüğünü görüyoruz.

II. Abdülhamid dönemi Sadrazamlarından Mehmet Said Paşa, ‘Gazeteci Lisanı’ adlı kitabından (Basım 1911) öğreniyoruz ki Osmanlı tebası ve Türkçeyi ikinci dili olarak bilen azınlık mensubu kişiler, devletin iletişim ihtiyacını karşılarken dilimizi de milletin aleyhine tahrif etmişlerdir.

Uzun yıllar ve aralıklı Sadrazamlık yapan Said Paşa bu konuda şöyle diyor:

“Ba'zılar zannederler ki yeni tarz, kısa cümleleri Şinâsî ihdas etti. Elimizdeki tafsilât isbât eder ki hakikat öyle değildir. Bundan seksen sene evvele kadar gerek târih lisânında, gerek resmî yazışmalarda cümleler münkatı/kesik/kısa idi. Cümleleri kısa yazmak usûlü takrîben 1240 târihlerine doğru başladı. Milletimizin yazı lisânında bu köklü değişikliğe ne sebeb oldu. Ve sebep olanlar kimlerdir? Bunları da beyân ede­lim. Sebeb olanlar, Fenerli­lerdir. Çünkü genel olarak 1245'ten 1250 târihlerine kadar devletin katipleri özellikle hâriciyede Fenerlilerin re'yleri ile hareket ettiler. Ekseriya siyâsî yazışmaları onla­ra kaleme aldırdılar. Eski Yunancadaki cümleler bir dereceye kadar birbirlerine bağlı ve süslü lâfızlarla kurulduğundan hâriciyeye me'mûr olanlar, siyâsî dil Fenerlilerin yazdığı şekildedir, zannına düşerek o yolu taklîde başladılar. Bu tarz nesir seksen seneden beri hükümetin bütün dairelerine intikal etmiştir.” (s.65)

Said Paşa’dan “statüko, diplomasi, siyaset, ampron, avans, telgraf gibi kelimelerin anlaşmalar vesilesiyle dış ilişkilere bağlı olarak girdiğini öğreniyoruz. “Statüko kelimesini dilimize Tatarcık Abdullah Efendi, politik, siyaset kelimelerini Ali ve Ahmet Cevdet Paşa getirmiştir.” (s.66)

Said Paşa’nın şahitliğinden çıkan başka bir sonuç var ki bu da dış politika sadece diplomatların marifeti ile yürütülmeyecek kadar ciddi bir iştir.

“Eskiden her ne vakit sefirler ( büyük elçiler) ile bir müzakere meclisi ve akit ( sözleşme) lâzım olsa hâriciye nâzırı (dış işleri bakanı) makamında olan re'islere refakat ederdi Tatarcık Abdullah Efendi. Zîrâ yürürlükte olan bir usûl gereğince devlet büyükleri meclislerinde murahhasların (temsilcilerin) bir kısmı ulemâdan seçilirdi.” (s. 67)

Bütün bu ayrıntılar bize uluslararası ilişkilerde sadece yabancı dilin iyi bilinmesinin yetmeyeceğini ondan daha çok hukuk, devlet geleneği, idâre-i maslahat ve Türkçe bilmek gerektiğini gösteriyor. Çünkü bir yanlış anlama, durumu ifade edecek kelimeyi tam seçememek telafisi imkansız kayıplara sebep olur. Nitekim olmuştur. Said Paşa şöyle anlatıyor:

1204/ 1787-1791 Osmanlı-Avusturya Harbinden sonra, görüşmelerde Avusturya devleti bize çok baskı yaptı. Rusya ile de birleşip topraklarımızı da almak istedi. Almanya İmparatorluğu'na riyaset eden Prusya, görünüşte bizimle müttefik ve iki devlet arasında arabulucu idi, fakat hakikatte Avusturya'yı tutuyordu. Kazasker Abdullah Efendi, antlaşmada (i)statüqo kelimesini “ibkâu 'alâ mâ kâne” (olduğu şekilde ibka ederek, olduğu şekilde bırakarak) diye nakletmek mümkün iken lisânımızda mukabilini bulmağa vakit bulamadığı için bu ta'bîri vekiller meclisinde aynen sarf eder, re'is efendi de resmi evraka böyle geçirdi. Hariciyemiz statüko’yu “Osmanlı’nın toprak hakimiyeti aynen korunacak” diye anlamış ve fakat karşı taraf “statüko, bizdeki toprak hakimiyeti aynen korunacak demektir, anlaşma bunu amirdir” diyerek toprağımızın elimizden alınmıştır.” ( s.67)

Said Paşa politika kelimesinin olmadığı zamanlarda politik düşünme ve tavrın bizim kültürümüzde olmadığını söyleyerek bu kavramın giderek kendine göre bir ahlak inşa ettiğini söylüyor ki bu tespit, erken ve isabetli bir tespittir. Osmanlı kültüründe “Memleketi idare etme bilgisi/sanatı” nın adı siyaset veya politika değildir onun yerine “fenn-i idâre-i memleket” denmektedir. Said Paşa Sadrazamlık döneminden bahisle “fenn-i menâfi ve münâsebât-ı beynelmilel” anlayışı yerine geçen “diplomasi”nin ülkeye çok şeyler kaybettirdiğini söylemektedir. Tüccar sınıfının, yabancı sermaye «avans»ını kullanması ile aynı şeydir bu durum.

Halkın kullandığı dil gayet anlaşılır bir dil iken; dilimizi, devlet dilini ağdalı hale getiren Fenerlilere özenen edipler bozmuştur, diyen Said Paşa Türkçeyi ikinci dil olarak bilen azınlıkların bu ‘başarısını’ halk ile devleti birbirinden. uzaklaştırmak için özel bir maksatla yapıldığı kanaatindedir. Fenerliler «Bu işi geçen gün söyleyecektim, vakit bulamadım şimdi söyleyeyim yerine” derken yazı dilinde “Bu hususu hâk-i pây-i âlîlerine geçende arz niyetinde bulunduğum hâlde zuhur eden mâni'a cihetiyle muvaffak olamadığımdan bu günki fırsattan iğtinâm edeceğim» şeklinde söylemiş ve dilimizi süslemek adına bozmuşlar ve halktan uzaklaşmışlardır” demektedir.

Mahviyet, tevazu gibi görünen ve terbiye, görgü, saygı ifadesi olarak kabul edilip eski edebiyat ve resmi yazışmalarda geçen '"abd, çâker, bende, kul, köle” gibi tabirler aslında zillet ifadesidir. Kendinden böyle bahseden kişi başkasına hitap veya işaret sırasında "zât-ı 'âlîleri” gibi sıfatlarla onu büyültmekte ve kendini küçültmektedir. Bu da Fener Rum katip ve kalem memurlarının marifeti ile yerleşmiştir.

Güncellersek bu dil kullanımı günümüzde ‘cenazeye katılım sağladık, toplantı gerçekleştirildi” şekline evrilmiştir.

Başa dönerek diyoruz ki uluslararası menfaatlerimizi korumak için de sadece karşı tarafın dilini iyi bilmek yetmez. Ondan daha çok Türkçeyi iyi bilmek gerekir. Nice mütercim var ki Türkçeyi, sahanın terim ve kavramlarını bilmedikleri için İngilizce veya başka bir Batı dilinden yaptıkları dinî eser çevirilerinde kelimenin tam anlamıyla “cinayet işliyorlar.” Kurdukları cümlelerden ya mânâ çıkmıyor ya kastın tam tersi anlaşılıyor.

Dolayısıyla CB Erdoğan’ın tercümanı Fatma Gülhan Abushanab’ın orda olmasını bütün bu söylediklerimizle birlikte düşünmemiz gerekiyor.