2009 senesinden itibaren kütüphanede başladığımız kitap sohbetlerine halen devam ediyoruz. Her gün bir kitapseverle tanıştık, dostluklar kurduk. Bu ekibe “Kütüphanecanlar” denildi. Genellikle ayda bir kez bazen 25, bazen de 5 kişi toplandık. Kütüphane, mesire yerleri ve hanelerimiz sohbet mekânımız oldu. Her ay bir kitabı okuduk, tahlil ederek üzerinde sohbet ettik. Daha çok klasik ve yeni-günümüz yazarları üzerinden okumalar yaptık. Arada şiirler de okuduk. Bu ay da payımızda Nâmık Kemal’in Cezmi’si vardı.

Cezmi, 1500’lü yıllarda yaşamış, Yavuz Selim, Kanuni Sultan Süleyman devrine şahit olmuş Yeniçeri’de vazifeli bir sipahinin oğlu. Kabiliyetli, vatansever, fedakâr, ahlaklı, cengâver Kırımlı şehzade Adil Giray’la benzer tarafları var. II. Selim devri, İran’la savaşın kızışmaya başladığı zamanlardır.

Sokullu Mehmet, hamiyetli ve azimli bir paşadır. Hiç aralıksız on beş sene üç padişahın sadrazamlığını yapmıştır. Osmanlı filoları 1571’de büyük bir hezimete uğrayınca, Sokullu Mehmet Paşa ilerlemiş yaşına rağmen Avrupa’nın büyük donanmaları karşısında yeni bir donanma inşa etme emrini verir. Ancak malzemenin kolay bulunamayacağının söylenmesi karşısında cevabı müthiştir:

Paşa Paşa! Umutsuz olma! Bu devlet öyle bir devlettir ki eğer isterse tüm donanmanın demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını da ibrişimden yaptırır.” (s.13)

Cezmi, İran seferine gönüllü olarak katılmak ister. Bu haysiyetli davranışı paşalar tarafından takdirle karşılanır. Hem kılıç hem kalem erbabı bir askerdir. “Terbiyesi iktizasınca dünyayı her tarafı mevt ile dolmuş bir muharebe meydanı bilirdi. O cihetle hiçbir şeyden ihtiraz etmedikten başka ölümden beladan korkmak nasıl hâl, nasıl tasavvur olduğunu zihnine bile sığdıramazdı.” (s. 138)

Yeniçeri Ocağında seksen kadar şair vardır. Zaman zaman bir araya gelip meşhur şairlerin beyitlerini okur şerh ederler. Bazen çetrefilli meselelere beyitle cevap verirler. Cezmi, cirit oyununda gösterdiği mahareti ve şiir söyleme kabiliyeti sayesinde önemli zevatla tanışır. Fuzuli’ye yazdığı nazireyi şair Nev’i pek beğenir: “Delikanlı nazireyi çok güzel yazmış, hatta bazı bölümlerde Fuzuli’yi bile geçmiş” der.

Cezmi paşalar tarafından da itibar edilen cesur bir askerdir. Derviş Paşa’nın karargâhında İran Seferine katılır. Derviş Paşa da cesur, azimli, fedakâr bir komutandır. Kırım Hanlığının gönderdiği Adil Giray ve ordusu savaşta büyük destek sağlar. Cezmi ile Adil Giray dost olurlar. Ancak Âdil Giray ve kardeşi Gazi Giray İran’a esir düşerler. Her türlü yardımdan mahrum kalmış, atından düşerek çamura saplanmış Adil Giray için, “O eşsiz kahramanın yarım vücudu bile sanki mükemmel bir ordu gibiydi” cümlesi çok çarpıcıdır. (s.82)

Cezmi, savaş sonunda İranlı esirlere yapılan zulmü hoş görmez. Hatta nehirde boğulma tehlikesi geçiren sünni bir İranlı olan Pertev’i canı pahasına kurtarır. Kardeşi Ayşe ile bir gönül bağı olur.

Nâmık Kemal’in torununun adı da Cezmi. Kitapta Cezmi’den daha çok Adil Giray’dan ve İran Hanlığı’ndan bahsedilmektedir. Sarayda olan bitenler, taht kavgaları destan tadında anlatılmaktadır.

Adil Giray’la kardeşi esir düşeli on gün kadar olmuştu. Her İranlı gibi hayal ve belagate çok düşkün olan Hamza Mîrza, bir gün esirleri ziyarete gelmişti. O güne kadar yaptığı ziyaretlerde hep havadan sudan konuşmuşlardı. Bu ziyaretinde misafirlerini yine övdükten sonra bir ilgi düşerek: "Kaderin cilvelerine esef etmemeli, baksanıza cihangir dedeleriniz birkaç yüzyıl önce dünyaya hükmederken şimdi onların torunları, o zamanlar adı bile olmayan Osmanlıların tabiiyetinde bulunuyor. Fakat şeref yine sizindir ki Cengiz'in torunlarısınız." diyecek oldu. Adil Giray'ın fikir ve inançlarına tamamen ters olan bu sözler üzerine: "Gerçi kaderin yaptığı değişiklikler söylediğiniz gibidir. Ama şimdiye kadar kaderin bize gösterdiği güler yüzü, sadece bu defa bana ve kardeşime iyilikte biraz cimri davrandı. Esir olduk, şehit olamadık. Bununla beraber esirliğimizle de övünebiliriz çünkü bu gazaya devletimizin hizmeti için çıktık. Hem bizim için soyumuzla övünmenin manası da yok. Allah'a şükür ki onun adaleti biz torunlarını atalarının yaptıklarına mirasçı etmemiş, aksi halde bize Cengiz Han'dan gelecek miras hissesinin çoğu, onların şu dünyada döktükleri kanların günahı olurdu. Osmanlılar ise dinimizin düşmanlarıyla savaşmaktadır. İslâm'a yaptıkları hizmete ödül olarak halifeliği de Allah onlara nasip etmiştir. Yönettikleri bu kadar İslâm topraklarında adlarına hutbe okunuyor. Bizim için en büyük şeref Osmanlı Devleti'ne hizmet etmektir." dedi. (s.83)

Tahmasb Şah’ın karısı, Mirza beyin annesi Şehriyar fesat, düzenbaz, kurnaz, hilekâr ve bozuk niyetlidir. Kazvin’de Safevi sarayında esir tutulan Adil Giray ile bir gönül köprüsü kurmaya çalışır.

Şehriyâr da her duraklamada bir ilgi ve münasebet kurarak Adil Giray'ın yanına gidiyor, İran'da gerek Şah'ı gerek devletini kendisinin idare ettiğine dair çeşitli açıklamalar yapıyor; savaşa, barışa ve ittifak konularına ve özellikle Kırım Hanlığı'nın gelecekteki durumuna dair aptalca şeyler söylüyordu. Bu konuşmalar sırasında Şah'ın kör olması konusuna gelince körlüğün güzel bir yüzü ne kadar çirkinleştireceğini ama Şah'ın zaten doğuştan çirkin bir adam olduğunu, körlüğün yüzüne daha fazla bir çirkinlik eklemediği hakkında uzunca açıklamalara girişiyor, arada bir derin bakışlara ve imalı sözlerle Adil Giray'a aşkını göstermeye çalışıyor, konuşma sırasında örtündüğü çarşafı düzeltmek bahanesiyle güzelliğini göstermekte geri kalmıyordu.” (s.90)

Şah’ın kızkardeşi güzeller güzeli Perihan da sünnidir. Adil Giray’a âşık olur. Şair yaradılışlı Adil Giray da Perihan’a ilgi duymaya başlar. Perihan’ı çekemeyenler Şah İsmail’in öldürülmesinde onun payı olduğunu söylerler. Mezhep çatışmaları burada da kendini gösterir. Aynı zamanda idealler ve kişisel zaaflar da birbiriyle çatışır.

Adil Giray, hayatını ve Perihan'a olan aşkını tasvir eden uzun bir şiir yazdı. Şiirden bir bölüm nakledelim:

Mâderle peder olup bahane

Sevk etti kaza beni cihana

Hanzâde idim veladetimde

Doğdum yine pek kalenderane

Dünyada da bir melek yaratmış

Vermiş ana iktidar-ı takdir

Âdil gibi bir esir tuttu

Gönlüm gibi mülkü etti esir

Özdemiroğlu Osman Paşa da bu savaşta bulunan cesur bir askerdir. Cezmi’nin de sırdaşı. Paşa, hiç evlenmemiş. İleri yaşlarında Şemhal’in yeğeni Mihridil’e gönül verir.

Pirâne serem ışk-ı cevâni beşer üftâd

Vanârz ki der-dil bine hüftem bide uftâ

(Şu ihtiyarlığımda gençlik aşkım yeniden başladı, halbuki aşkı yıllardır kalbime gömmüştüm) (s.88)

Adil Giray, İran tahtlığı ile ilgili planlarını anlatmak ve yardım almak amacıyla Cezmi’yi yanına getirtmeye çalışır. Niyeti de Perihan’la birlikte kaçmaktır. Ancak bu plandan Şehriyâr ve sadrazamın haberi olur. Şehriyar, Perihan’la Adil Giray’ın ilişkilerine engel olmaya çalışır. Bu arada kadınlar arasında bu gönül mücadelesi uzun uzadıya anlatılır.

Şehriyâr'ın bu asabiyeti karşısında Adil Giray'ın ilk aklına gelen Perihan oldu. Bu kadından her kötülük beklenir, kıskançlığının etkisiyle Perihan'ın başına da birçok kötülükler getirebilirdi. Kendi hayatını düşünmüyordu. Yaşamak endişesi ve gelecek emellerinin hepsi zihninden silinmişti, sadece Perihan'ı düşünüyordu. Bu durum karşısında ne yapabilirdi? Bütün ihtimalleri bir anda aklında geçirdi. Düştüğü durumdan hem kendini hem de Perihan'ı kurtarmak için Şehriyâr'ın çılgınca aşkından faydalanmaya karar verdi. Kadının kendisine olan düşkünlüğünü kışkırtarak geçici bir zaman için de olsa durumu kurtarmaktan başka çare yoktu.” (s.186)

Şehriyar ile vezir Mirza Süleyman, onların hayatına son verecek bir plan tertip ederler. Bu kararın icrası için Rüstem Han ve korucuları görevlendirilmiştir. Ancak Şehriyar’ın önceden Adil Giray’ın odasına girmesinden dolayı plan tam olarak işlemez. Muhafızlar tarafından paramparça edilerek önce Şehriyar öldürülür. Perihan ile Adil Giray muhafızlarla çarpışa çarpışa can verirler. Bu arada Cezmi de yaralanmış diğer cesetlerle beraber mezarlığa götürülmüştür.

Cezmi’nin kendi kanıyla Adil Giray’ın mezarındaki tahta parçasına yazdığı şiir

Ey zübde-i san'at-ı ilâhî

İnsan idi fıtratın kemahi

Bir günde gedâ ederdi Şah'ı

Takdir-î Cenab-ı Kibriya'da

Gönlündeki sâk-ı hamiyyet
Gösterdi cihana feyz-i râhi
Yükseldi o rütbe makamın
Arş oldu serir-i ihtişamın

Cezmi orada fazla durmayarak derviş kılığına girerek vatana avdet için yola çıkar.

NÂMIK KEMAL

Nâmık Kemal (1840-1888) Osmanlı Devleti’nin yönetim kadrolarında görev almış, önemli şahsiyetler yetiştirmiş köklü bir aileden gelmektedir. I. Mahmud dönemi sadrazamlarından Topal Osman Paşa’nın torunlarındandır. 19.yy vatan şairi, edib-i a’zamı, gazeteci, mutasarrıf, genç Osmanlıya mensup dava ve mücadele adamı Nâmık Kemal, 48 yıllık ömrünün bir kısmını sürgünlerde, bir kısmını da zorunlu görevlerde geçirmiş. Tiyatro, roman ve eleştirinin edebiyatımızda tutunmasında hizmetleri olmuştur. Hakkında derinlemesine araştırmalar yapan akademisyen ve araştırmacı yazarların derlemeleri pek çoktur. Oğlu Ali Ekrem Bolayır Hâtıralar kitabında babasından ve aile hayatından bahseder.

Cezmi, İntibah’tan sonra yazdığı ikinci romanıdır. Bu tarihi romanı (1880) Midilli’de iken kaleme alır.

Tanzimat edebiyatının hürriyet şairi Nâmık Kemal, Yavuz Sultan Selim'in şairliği için “Sultan Selim, benim zannımca asrının en büyük şairidir” ifadesini kullanmıştır. Nâmık Kemal’e dair devasa eser hazırlayan M.Cemal Kuntay Üç İstanbul eserinde şöyle yazar: Sultan Hamit, Nâmık Kemal'e, "Beni mi seversin, kardeşim Sultan Murat'ı mı?" diye soracak, Nâmık Kemal, "Sultan Selim'i severim" diyecekti.”

Fransız Akademisi üyelerinden Ernest Renan’ın 1883 tarihinde verdiği bir konferansta ileri sürdüğü “İslamiyet’in özellikle eğitim alanında bütünüyle Müslümanların ilerlemesine engel teşkil ettiği” şeklindeki görüşlerini eleştirmek üzere Renan Müdafaanamesi’ni kaleme almıştır.

Batı’nın bizimle ilişkisi üzerine kafa yoranlar, genel olarak Avrupa fikir âleminde Doğulularla ilgili yargıların doğruluğu ve yanlışlığı üzerine de kafa yormuşlardır. Aslında bu düşünme biçimi kuşakları birbirine bağlamış ve nesillerden nesillere aktarılmıştır. Avrupalıların farklı alanlardaki yanlış kanaatlerini düzeltmenin ve doğrusunu ortaya koymanın önemli olduğu düşünülmüştür. Oryantalistlerin doğu hakkındaki düşüncelerinin doğruluğu ve yanlışlığı, en azından, Nâmık Kemal’den itibaren geçerli olan bir düşünme biçimidir.” S. Türkyılmaz (Milat Gaz.)

İnsan haklarıyla Müslüman hürriyet ve adaletini en üst düzeylere taşıyan 1876 Kanun-i Esasinin hazırlayıcılarından biri de Nâmık Kemal’dir. “Bulunmazsa adalet milletin efrâdı beyninde, Geçer bir gün zemîne arşa çıksa pâye-i devlet” vecizesi de bulunmaktadır.

Nâmık Kemal’in, Sultan Hamid’e zamanımızın İmam-ı Rabbânîsi diye başlayan mektupları ve jurnalleri vardır. Sultan Abdülhamid Han, Nâmık Kemal 2 Aralık 1888 günü 47 yaşında vefat ettikten sonra masrafları “Cîb-i Hümayun”dan (padişahın kesesinden) verilerek sanatkârâne bir mezar taşı yaptırmış. Kabri Gelibolu Bolayır köyündedir.