“Ben akıldan isterim delâlet

Aklım bana gösterir dalâlet.”

Fuzûlî

Gazâlî, düşünmenin en yüksek noktasında, akıl kendi sınırlarını zorlayıp içten içe tıkandığında, ilmî mevkinin en ulaşılmaz mertebesinde yakalanır şüpheye. Zihni allak bullaktır. Her şeye karşı bir şüphe krizi… Bilgiye, duyulara, aklın kurduğu kesinliklere… “Safsataya düştüm” der.

Şüphe kemirir içini. Yakasına yapışmış ateşten bir pençedir şüphe. Kurtulmak ister, nafile… Bir gölge gibi ardına düşmüştür. Varoluş sancıları öyle bir hâl alır ki yemeden içmeden kesilir. Ne bir yudum su içebilir ne de bir lokma boğazından geçer. Kramplar girer karnına, gitgide yitirir gücünü. Yüzyıllar sonra Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyecektir. Oysa Gazâlî de düşünüyordu; fakat asıl ıstırap veren, düşünmenin kendisiydi. Onun felaketi, düşünmenin bizzat kuşkuya teslim oluşundaydı. Çünkü artık düşünen aklından bile şüphe ediyordu. En beteri de bu değil miydi?

Karşı karşıya olduğu şey, sıradan bir âlimin hâli değildi. Bu, Bağdat Nizamiye Medresesi’nin başmüderrisinin adım adım sürüklendiği bir cehennemdi. Herkesin hikmet talebiyle mesafeler kat edip akıl danıştığı o meşhur Hüccetü’l-İslâm… Fıkıh kitabını okuduktan sonra “Beni sağken gömdün, ölmemi bekleyemez miydin?” diye sitem eden Hocası Cüveynî’nin benzetmesiyle o kıyısız derya… İşte bunalımlı bir çağın müceddidi, şimdi kuşatıldığı deli dalgalarla boğuşuyordu. Şüphe… Kör cehaletten bütünüyle uzak, ilmin zirvesinden neşet eden şüphe.

İlk gençliğinden itibaren meylettiği kelâm ve fıkıh dersleriyle haşir neşirdir. Doğduğu yer Tûs’tan, sırf fıkıh ve hadis tahsili şevkiyle Cürcân’a gitmiştir. Dönüş yolunda, kervanın önünü kesen eşkıyaların ders notlarına el koyduğu o hadise gelir aklına. Eşkıya reisinin, “Öğrendiklerini zihninde değil de defterlerinde saklayan bir talebe…” diye alay edişi… Âh, nasıl da içerlemişti. Bu olayı Allah’ın bir ikazı saymış, güç bela geri alabildiği defterlerini üç yıl içinde ezberlemişti.

Bir yanda Nişabur’daki medrese tahsilinden beri ısrarla yüklendiği felsefe, mantık ve cedel… Öte yanda siyaset, ahlâk ve tasavvuf gibi disiplinlere duyduğu tecessüs… Her biri başka bir yerden farklı bir şey telkin ediyordu. Peki hakikat, hangisinin dilindeydi?

Evvela duyularına olan güveni sarsılmıştı. Gölge az önce hareketsiz değil miydi? Lakin güneş yer değiştirince yönü değişti. Öyleyse onu aldatan neydi? Göz mü? Hani olur ya, uzaktan ağaç sandığın şey, yaklaştıkça, insana dönüşür. Demek ki göz, hakikati olduğu gibi göstermiyor; mesafeye, konuma, ışığa göre şekil değiştiriyor. O hâlde göze nasıl inanılır?

Bize ateş böcekleri misâli ufacık görünen yıldızlar… Hakikatte öyle midir? Değil elbette. Gökbilimciler ne diyor? Her biri koca bir âlem. O hâlde neden gözümüze birer nokta, birer metal parçası gibi görünürler? “Duyulara olan bu güven nereden geliyor?” En güçlüleri sayılan görme duyusu, az önce gölgenin hareketsiz olduğuna hükmetmedi mi? Oysa bir saat sonra, deney ve gözlem sonucu gölgenin ağır ağır yer değiştirdiğini fark ettin. Demek ki en güvenilir sandığın göz bile seni aldatabiliyormuş. İşte o anda akıl hâkimi geldi, onu yalanladı. Duyular küçük bir lambadır, akıl güneş. Güneş doğduğunda kandilin hükmü kalır mı?

Akıl tahtının sarsılışı

Beş duyu ile kavranan şeylere duyduğu güven sarsılınca Gazâlî, bu kez sorgulamayı bilginin son mercii sayılan aklın bizzat kendisine yöneltir. Zira akıl, kendi kurduğu kesinlikleri gerçekten garanti edebilir mi? Gazâlî, nihayetinde aklın tahtını sallayan o muhasebeye girişir:

“Bir şey aynı anda hem olumlu hem olumsuz olamaz. Hem hâdis hem kadim olamaz. Hem var hem yok, hem zorunlu hem de imkânsız olamadığı gibi.” Evet çelişmezlik yasası gereği bu mümkün değildir. Fakat Gazâlî’nin asıl sorusu şuydu: Bu ilkenin kendisi ne ölçüde apaçıktır ve hangi temele dayanır? Aklın doğruluğunu yine aklın kendisi mi tasdik edecektir?

Uykudayken gördüklerini tartışmasız bir inançla gerçek sanıyorsun. Şüphe etmek aklına bile gelmiyor. Ama uyanınca hepsinin bir rüya olduğunu fark ediyorsun. Peki, şimdi uyanıkken gerçek saydığın şeylerin de daha yüksek bir idrak mertebesine nispetle düş olmadığını nereden biliyorsun? Belki de uyanıklık, o hâle göre bir tür uykudur.

Aklın bulunduğu mertebeye duyulan bu mutlak güven, nereden geliyor? Ya aklın da yanılıyorsa? Rüyadayken yanlış düşündüğünü sanmıyordun, fakat daha dar bir idrak ufkunda değil miydin? Öyleyse aklın “kesin” dediği hükümler, içinde bulunduğu varlık mertebesine göre şekillenmiyor mu? Evet, akıl son durak değildir. Peki ama akıl, kendisini aşan bir kavrayışı inkâr edebilir mi? Eğer ediyorsa, bu inkâr hakikatin mi yoksa aklın hududunun mu delilidir? Demek ki aklın altın kakmalı tahtı da mutlak değildir. O taht sarsılabilir, hatta öyle bir sarsılır ki tepetaklak olur.

Ayaklarının altında baş döndürücü bir âlem vardı. Bu kutlu mevkide başı göğe ermiş bir adam olmanın serkeşliği, alev olup kanına sinmişti. Bu yüzden Nizâmülmülk’ün huzuruna çıkmış, Selçuklu hâcesinin sorularına verdiği keskin cevaplarla sivrilmiş, kısa süre sonra Bağdat Nizamiye Medresesi’ne başmüderris olarak atanmıştı. Ulemanın göz koyduğu, bir türlü çekemediği bu zirvelerde boy göstermesinin gerçek gayesi neydi? Allah’ın kelâmını hakkü’l-yakîn ile öğretmek mi? Yoksa i‘lâ-yı kelimetullah iddiasıyla onu yaymak ya da muhafaza etmek mi?

Yoksa… Yoksa herkesin rağbet ettiği yegâne mercii olmanın verdiği sarhoşluk mu? Kendisine danışılmanın, sözüne itaat edilmenin gizli bir hazzı yok muydu bu makamda? Hatta yedi iklim dört bucakta şöhret olmuş Ebû Hâmid el-Gazâlî olmanın? Kimi vakit babasının mesleği dolayısıyla çift “z” ile anılan, kimi vakit de doğduğu köyle çağrılan o ismin ağırlığıyla yaşamanın…

Âh, benliğinin alt katmanlarında saklı o kibir… Şayet gizli bir kibir yoksa neydi bu “ben bilirim” mestane havası? Bu mağrur duruş, medresede yıldız, Nizamiye’de otorite ve söze noktayı koyan isim olmanın benliğe giydirdiği o itminan… Neydi?

İnsan niçin yaşar? Benlik davası için mi? Niçin var olmanın çilesini yüklenir? Hakiki olan ne, yakîn nerede başlar? Hakikate nasıl varılır?

Hakikate giden dört yol

Bir sûfî ne diyordu? Aramakla bulunmaz, bulanlar ise hep arayanlardır. Gazâlî, arayışını hakikatin peşine düşmüş devrin dört ana ekolüyle sürdürür: kelâmcılar, felsefeciler, Bâtınîler ve sûfîler. Hangisi onu yakînî bilgiye ulaştırabilirdi? Öyle bir kesinlik istiyordu ki, iki kere ikinin dört etmesi kadar apaçık olsun. Öyle bir kesinlik istiyordu ki, şüpheye hiçbir mahal bırakmasın.

Hakîkat serüvenine bu ekollerin bilgi anlayışlarını ve yöntemlerini mercek altına alarak başlar Gazâlî. Her birini ayrı ayrı sınar. Her bir zümreyi kendi silahlarıyla sorgulayarak bir neticeye varmak ister.

Savunmacı akıl: Kelâm

Dini akideyi aklî delillerle savunmayı amaçlayan kelâm… Savunulan şey gerçekten hakîkat mıdır? Yoksa yalnızca miras alınmış bir kanaatin aklî tahkimi mi? Yeni bir şey mi söyler kelamcılar? Hayır. Onların yaptığı şey, hakikati inşa etmek değil ki. Onların yaptığı, sünnet akidesini korumak ve bidatlerin hücumlarına karşı müdafaa değil midir? Yöntemleri ise nazar ve “cedel”dir.

Fakat cedel… Yakîn mi üretir, yoksa galibiyet mi? Hakikati mi açığa çıkarır, yoksa muhatabı mı susturur? Diyalektik bir mücadelede, doğru olan mı kazanır yoksa daha mahir olan mı? Hakikat, savunulmaya muhtaç olabilir mi? Savunulan şey, zaten hakikat değildir. Eğer bir inanç, ancak tartışmada ayakta kalıyorsa, onun sağlamlığı nereden gelir? Diyalektik zihni tatmin edebilir ama kalbi susturamaz. Çünkü kalp, dış delillerle değil içten aydınlanır. İtirazı boğabilir, fakat şüpheyi kökünden söküp atamaz. Hayır, hayır… Kelâm, bu iç azabı söndürecek kesinliği veremez.

Filozofların tutarsızlıkları

Aradığı gerçeği sunmada yetersiz kalan kelâmı bir yana bırakır Gazâlî ve felsefeye yönelir. İki yıl boyunca bu ilimle meşgul olur, onu ince eleyip sık dokur. Ardından bir yılını da öğrendiklerini derin derin düşünmeye, zihin süzgecinden geçirmeye ayırır. Çünkü bir ilmin bâtıl oluşu, o ilim uç sınırına kadar kavranmadan açığa çıkar mı? Hayır. O hâlde Fârâbî’yi içine sindirmiş, Aristoteles’i adeta yutmuş İbn Sînâ ile başlamalı işe. Felsefenin o meşhur üstadının eserlerini didik didik etmeli… Ancak bu sayede, bir ilimde otorite sayılan zihinlerin bile fark edemediği çukurlar ve gizli tehlikeler görünür. Metinlerdeki felsefî argümanları en ince ayrıntısına kadar söker. Hepsini kavrar. Ne zaman ki bu devasa binaların temellerini sorgular, işte o vakit görünür hâle gelir felsefenin gizli tutarsızlığı.

Entelektüel krizinin şiddetiyle sarsılan Gazâlî, otobiyografik eseri El-Munkız’da şu soruya cevap arar: Ne söyler şu filozoflar? Her bir güruh bir başka şey… Fakat hakikat çok sesli değildir ki. Bu yüzden onları üç zümreye ayırır.

İlki âlemin ezeliliğini savunan Dehriyyûn… Onlara göre her şey kendi kendine bir döngü içinde sürüp gidiyor. Koca bir çark misâli. Kendi iç yasalarıyla süreklilik arz eden bir evren… Fâil-i muhtarsız, iradesiz, sorumsuz. Peki, ezelden işleyip ebede akan bir düzen, nasıl olur da kendine sebep olabilir? Kendiliğinden işleyiş, akıldan nasibini alır mı? Bu bir kaçış değil midir? Bu evren tasavvurunda yaratıcıya yer yok. Üstelik bu zümre ruhu da inkâr ediyor. Ruhu bedenin yan ürün sayıyor, bir arazı hâline indiriyor. Ruh yoksa, hesap da yoktur. Hesap yoksa, sorumluluk da… Böylece evreni Tanrı’dan, insanı hesaptan, hayatı anlamdan kurtardıklarını sanıyorlar. Oysa yaptıkları şey, yalnızca arzularına meşruiyet üretmek değil mi? Bu öğreti, olsa olsa hakikatin değil, nefsin felsefesidir.

İkincisi Tabîiyyûn denilen tabiatçılar… Bu zümre ise âlemdeki nizamı, varlıkların ölçüsünü ve işleyişteki hikmeti bütünüyle inkâr etmiyor. Pekâlâ. Hatta hikmet sahibi bir Yaratıcının mevcudiyetini de kabul ediyor. İnsanı böylesine ince bir tertip içinde yaratan bir Yaratıcı…

Ne var ki bu teslimiyet, sözde bir kabuldür ve hükmü yoktur. Zira onlara göre akıl, mizacın bir arazıdır: Mizaç bozulduğunda akıl da bozulur; mizaç çöktüğünde ise akıl bütünüyle yok olur. Bu anlayışta nefs bedene tâbidir; bedenin ölümüyle nefs de yokluğa karışır. Ölüm… İdrakin de varoluşun da nihaî hududu. Gazâlî, tam da burada zehre bulanmış okunu daha derine, en derine saplar: Akıl mizaçtan ibaretse, doğru ile yanlışı ayıran ölçü neye dayanacaktır? Bedene bağlı bir akıl, bedeni aşan hakîkat hakkında nasıl hüküm verecektir? Kendi çürümesine mahkûm bir bilinç, ebedî olanı neyle tartacaktır?

Bu ekol, bu öncüllerden hareketle ahireti, haşiri, kıyameti ve ilâhî hesabı topyekûn inkâr ediyor. Tanrı’yı kabul edip hesabı reddedenlerin cemiyetidir. Gazâlî’ye göre bunlar, imanı korumak yerine onu içten kemirirler. Zira ahiret olmadan adalet, nefs olmadan ahlâk, hesap olmadan din ayakta duramaz.

Üçüncü zümre İlahiyyûn da denilen Sokrates, Eflatun ve Aristoteles gibi filozofların temsil ettiği metafizikçilerdir. Bunlar, hem materyalist yaklaşımları olan Dehriyyûn’u hem de Tabîiyyûn’u reddetmişler. Gazâlî’ye göre bunlar, önceki iki zümreden daha mahirdir; zira küfrü çıplak hâliyle değil, hikmet ve burhan kisvesiyle sunarlar. Sözleri süslüdür, mantıkları derli topludur. Bu yüzden aldatıcılıkları daha büyüktür.

Aristotelesçi metafiziği İslâm düşüncesiyle birleştiren Farâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar, Tanrı’nın varlığını Vâcibü’l-vücûd kavramı etrafında temellendiriyorlar. Onu âlemin ilk ilkesi ve zorunlu varlık olarak tasavvur etmeye çalışıyorlar. Bu Tanrı yaratır; ama seçmez, fiilde bulunur; fakat ihtiyar sahibi değildir. Âlem ondan zorunlu olarak sudûr eder. İşte bu zorunlu taşma sonucu varlık meydana gelir. Fakat onların Tanrısı, vahyin tasvir ettiği anlamda işiten, dileyen ve irade eden bir Rab mıdır?

Onların Tanrısı küllîleri bilir; cüz’ileri ise cüz’i olarak bilmez. Bu zümreye göre hadiseler değişkendir. Değişen maluma bağlı olarak ilim de değişir. Malum değişince, ilim ve onu bilen de değişmelidir. O hâlde Allah cüz’iyyatı bilseydi, O da değişirdi. Oysa Allah değişmez. Demek ki Allah cüz’iyyatı küllî bir ilimle bilir.

Üstelik bu zümre, âlemin kadim yani ezelden beri var olduğunu ileri sürüyor. Cismanî haşri inkâr ediyor, bedenlerin dirilişini akla aykırı sayıyor. Onlar, ahireti rûhânî bir haz ve azap tasavvuruna indiriyor. Bu, vahyi akla kurban etmek değil midir? Aklı ölçü yaparken, aklın sınırlarını unutmak değil midir? Bu zümre yalnızca hatalı değil, itikadî bakımdan tehlikelidir. Zira hakikati inkâr eden cahil, en fazla kendini yoldan çıkarır. Fakat hakikati bildiğini iddia edip diliyle çarpıtan âlim, başkalarını da peşinden sürükler. Gazâlî, tam da bu kibri kırmak için kaleme sarılır ve Tehâfütü’l-Felâsife’yi yazar.

Eserde filozofları yirmi ayrı meselede tutarsızlıkla itham eder. Bunlardan on yedisini bid’at ve sapma sayarken, üç hayati meselede okunu doğrudan kalbe saplar: Âlemin ezeliliği, Tanrı’nın küllîleri bilip cüz’iyyatı bilmediği iddiası ve cismanî dirilişin inkârı… Bu üç görüş sebebiyle Fârâbî ve İbn Sînâ dâhil filozofları tekfir etmekten çekinmez. Tehâfüt, felsefeyi tamamen susturmak için değil; ona kendi sınırlarını, yetki alanını ve aklın hududunu göstermek için yazılmıştır.

Gazâlî, felsefeyi derinleştirdikçe filozofların hata ve tutarsızlıklarını görür. Bu ilmin de zihindeki o yırtıcı şüpheleri gidermeye yetmediğini idrak eder. Bu suretle aklın, bütün problemleri tek başına kuşatmaya yetmeyen bir sınırı olduğunu bir kez daha kavrar.

Bâtınî akla bir itiraz

Büyük Selçuklu coğrafyasında Bâtınîlik adıyla görünmez bir akıl dolaşmaktadır. Bu aklın teşkilatlı ve buyurgan yüzü ise Tâlimiyye’dir. Bu zümre, “Her şeyin anlamı, Hak’la kâim olan masum imamdan öğrenilir” hükmüyle aklı devre dışı bırakır. Böylece bilgiyi sorgudan koparır ve onu tek bir otoritenin tekelinde dondurur. Zahir susar, nazar felce uğrar. Hakikat, imamın ağzında kilitlenir. İşte bu noktada bilge vezir Nizâmülmülk ve devletin zirvesi, Gazâlî’ye seslenir. Talep ettikleri şey, Bâtınî aklın saklı ve karanlık tertiplerini teşhir eden, Tâlimiyye’nin örtülü, hatta kirlenmiş hakikat düzenini ifşa eden bir eser.

“Masum bir imama ihtiyaç var” diyorlar. Peki, masum muallim Hz. Muhammed (sav) değil midir? El hak. Ne var ki o vefat etmiştir. O hâlde sizin masum imamınız gaibdir. Nakil de kesilmiştir. Bunun üzerine, “Muallimimiz insanları doğru yola çağıracak dâîler yetiştirmiştir” diye karşılık veriyorlar. İhtilafa düştüklerinde yahut müşkül bir meseleyle karşılaştıklarında onlara müracaat edeceklermiş. Peki, dâîler de masum değilse, ihtilaf nasıl çözülecek?

Gazâlî, kısa sürede bu öğretinin samimiyetten uzak, hatta bâtıl bir fırka aklından neşet ettiğini görür. Hakikat iddiası, itikadî bir sapmanın kendi mantığı altında çöker.

Allah’ın kalbine attığı nur

Bu ilimlerle bir müddet hemhâl olduktan sonra Gazâlî, kalbinde nura doğru çağrının yükseldiğini sezdiği anda yüzünü tasavvufa çevirir. Görür ki sûfîler sözle değil aksine hâl ile konuşur. Onların yolu ilimle başlar, amelle taçlanır. İman kalpte kök salıp oradan filizlenendir. Bu yolda nefsin perdelerini yırtmak vardır. Gönlü tortularından, çürümüş sıfatlardan arındırmak vardır. Allah’tan başkasına iç âlemin kapılarını mühürlemek… Böylece kalp boşalır, zikir bir ırmak olup çağlar. Ve bu mânevî seyrüseferde Gazâlî, benliğin eriyip fenâda eriyeceği ufku sezer ve o istikamette yürür.

Fakat mutasavvıflar gibi nasıl olunurdu? Makamdan, maldan yüz çevirmekle… Dünyevî meşgale ve alakalardan el çekmekle… Peki bu, gerçekten mümkün müydü? Zira hayat onu çoktan kendi ağlarına dolamıştı. Alışkanlıklar, beklentiler, görünmez bağlar… Nasıl da çepeçevre kuşatılmıştı. Bu kadar kuşatılmışken insan kendinden nasıl kaçabilirdi? Bu zincirler, tek bir irade hamlesiyle kırılabilir miydi? Artık kürsüde ders vermeye iten sebepleri, onu asıl harekete geçiren sâiki bütün çıplaklığıyla görebiliyordu. Bunca yıl zirvelerde durduğunu sanmıştı. Meğer yıllar yılı bir uçurumun kenarında oyalanıp durmuş. Zamanın nabzı attıkça, gaflet ummanında daha da kulaç atıyormuş.

Ne vakittir Bağdat medresesinde ders veremez hâle gelmişti. Dilinin üstünde bir ağırlık… Neredeyse altı aydır konuşamıyordu. Konuşsa, sözleri gönül hanesindekilerle uyuşmayacaktı. Tabiplere göre bu tutukluk, kalbine bir hüzün düşürmüş, oradan mizacına sirayet etmişti. Hiçbir tedaviye cevap vermiyordu. Hekimler ümidini kesmişti. Ömürden ne kalmıştı geriye?

Yolculuk var, yolculuk var! Gitmeliydi buralardan. Bağdat’ın o şaşaasını bırakıp iç aydınlanmaya doğru... Şam’ın sükunetine, Kudüs’ün yalnızlığına, Mekke’nin manevî iklîmine… Malı mülkü elden çıkarmalı, çoluk çocuğunun nafakasını ayırıp geriye kalanını fukaraya dağıtmalıydı. Ya sonra? Bir kapıyı örtüp imtihanına yürümeliydi. Mistik tecrübeye, keşfin ve zevkin yoluna… Yani yanmaya… Yani hiç içinde hiç olmaya…

Hakikate akıl, mantık ve bilimle ulaşacağını sanan kimse öyle bir yanılıyordu ki... Çünkü asıl bilgi kaynağı nurdu. O nur, Cenâb-ı Hak tarafından gönlüne akıtılmıştı. On bir yıl süren riyazet, çile ve zikirle nefsini eğite eğite, ahlâkını arıta arıta öyle bir eşiğe varmıştı ki kalbi sanki cilalı bir aynaya dönüşmüştü.

Ve o an geldiğinde bulutlar çekilir aradan… Güneş’in kendisiyle yüz yüze gelir. Nasıl bir güzelliği müşahede ediyordu böyle? Öylesine aşkın, öylesine latîf… Nasıl bir esrarlı âlemde yüzüyordu. Bir şatahat anında şu sözler dökülür dudaklarından:

“Anlatamayacağım haller yaşadım.

Hayra yor ve nasıl olduğunu sorma.”