"Yeni şâirler, yeni nâsirler, yeni ressamlar hep bu meyildedirler; hepsi de millî ruhu ya bugünkü neslin sağlam insanlarında yahut da eski kitapların sahifelerinde aramayı düşünüyorlar. Acaba bir defa gözleri önünde duran toprağa baktılar mı?!" Yahya Kemal’in bu sitemkâr sorusu ne zaman aklıma düşse sarsılır, hüzünle karışık derin düşüncelere gark olurum. Zira bu soru, fethin o ilk harcıyla bu topraklara düşen, şehrin dörtbir yanına dağılmış ve bir fatiha bekleyen öncü şehit kabirlerinde tam anlamıyla vücut bulur. Bizler millî ruhu ya bugünün robotlaşmış, telaşlı insanında ya da kütüphanelerin tozlu raflarında ararken; İstanbul’un fethinden bugüne uzanan o köklü ruh, bu şehrin hakim tepelerindeki servi altlarında, sur diplerindeki kara toprakta, yüzyıllardır gözümüzün tam önünde durmaktadır. Fethin hemen öncesinde bu topraklara İslam’ın ilk mührü olarak vurulmuş bu makamlar, surların dibine düşen şehitlerin kanıyla mayalanmıştır. Üstadın işaret ettiği o “gözümüzün önündeki toprağa” ve onun altındaki ruhani âleme bakmayı başardığımızda, taşlardan gelen deruni fısıltıyı da işitiriz ve yüzyıllardır bu aziz şehri seyreden o vakarlı bakış, sesleniş modern dünyanın tüm gürültüsünü bastırarak ruhumuzu fethin ilk günkü manevî iklimine geri götürür.
Fahr-i Kainat Efendimiz'in (s.a.v.) fethi müjdeleyen, "İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur!" hadis-i şerifine mazhar olan kutlu orduyu tanımlayan Ni'me'l-Ceyş'in (Güzel Asker) pek çoğu İstanbul muhasarası esnasında şehit düşmüş ve bu kutlu askerlerin defnedildiği alanlar Osmanlı İstanbul'unun ilk manevi sınır taşlarını oluşturmuştur. Şehrin en yoğun şehit mezarlarıyla dolu hattı, kuşatma esnasında Bizans surlarını aşmak için yapılan amansız hücumların yaşandığı, Ayvansaray’dan Yedikule’ye kadar uzanan, kilometrelerce uzunluktaki tarihi kara surlarının önleridir; ne var ki buradaki askerlerin pek çoğunun mezar yeri zamanla silinmiş ve günümüze ulaşamamıştır.

29 Mayıs sabahı surların aşılıp Osmanlı ordusunun şehre nüfuz etmesiyle birlikte iç kısımlarda da yer yer sokak çatışmaları devam etmiş, bu çatışmalarda şehit düşen askerler İslami usullere, geleneklerine uygun olarak hemen o noktada defnedilmişlerdir. Araştırmacı Doğan Pur'un konuyla ilgili aktardığı bilgilere göre: Zeytinburnu-Kazlıçeşme’deki Yedi Emirler, Fatih-Kocamustafapaşa’daki Yedi Emirler, Fatih-Malta’daki Yedi Emirler (Yedi Buharalılar) ve Şehzadebaşı’ndaki Onsekiz Sekbanlar, fethin hemen ardından şehrin içinde oluşturulan bu ilk toplu şehitliklerdendir. On Sekiz Sekbanlar Şehitliği, Şehzade Camii Şerifi karşısında bulunan Kadı Hüsameddin Camii Şerifi bahçesindedir. İstanbul'un fethinde şehit düşen on sekiz güzel asker tam bu noktada yatmaktadır. Bu şehitliğin önünden, arkasından, sağından, solundan her gün binlerce insan geçer; ancak kaçının burada bir şehitlik olduğundan haberi var, işte orası tam bir muamma.

İlk Otağ-ı Hümayun Burada Kuruldu
Şehir içindeki bu toplu alanların dışında, müstakil Ni'me'l-Ceyş mezarları da mevcuttur. Öyle ki kuşatmada şehit düşen Cebe Ali Bey (Cibali), Kuzgun Baba (Kuzguncuk), Gözcü Baba (Göztepe) ve Bebek Ağa (Bebek) gibi isimler bulundukları semtlere adını vermiştir. Nitekim Bebek semti, ismini Fatih Sultan Mehmed’in Rumeli Hisarı’nı korumak ve bölgenin asayişini sağlamakla görevlendirdiği bölük başı Bebek Ağa’dan alır. Bölük başı şehit düştükten sonra bugün Bebek Karakolu’nun yakınında bulunan tarihi çınarın altına defnedilmiştir. Sadece şehitler değil; fetihte bulunup daha sonra vefat eden Fatih Sultan Mehmed'in hocası; sütçübaşısı, ekmekçibaşısı, sakası, nalıncıbaşısı, nalbantbaşısı, kovacıbaşısı ve kavasbaşısı gibi gaziler de “Ni'me'l-Ceyş” olarak anılarak şehrin tarihi hazirelerine ve Anadolu Yakası'ndaki köklü Karacaahmet Kabristanı gibi büyük mezarlıklara sırlanmışlardır.
Şehir içindeki tüm bu fetih dönemi kabirlerinin ve sonradan oluşan mezarlıkların ötesinde, konunun en önemli odak noktasını oluşturan ve İstanbul’un fethi sürecindeki ilk manevi karargah kabul edilen yer ise şüphesiz Rumeli Hisarı Şehitlik Kabristanı’dır. Fetihten önceki ilk Otağ-ı Hümayun buraya kurulmuş, fetih müjdesine erebilmek için namazgahta namazlar kılınarak ilk dualar toplu olarak burada yapılmış, bu sebeple burası önceleri "Dua Meydanı" olarak anılmıştır. Her ne kadar şehir içindeki çatışmalar fethin son safhasını oluştursa da kronolojik ve tarihi olarak İstanbul’un Avrupa Yakası'nda oluşturulan ilk toplu Osmanlı şehitliği burasıdır.
Fatih Sultan Mehmed’in İnşa Ettirdiği Dergah
Fatih Sultan Mehmed’in 1451 yılında Karadeniz’den gelebilecek Bizans yardımlarını kesmek amacıyla inşasına başladığı Rumeli Hisarı (Boğazkesen) sürecinde, Bizans unsurlarının ani baskınları ve yaşanan lokal çatışmalar sebebiyle ilk Osmanlı askerleri henüz fetih gerçekleşmeden burada şehit düşmüştür. İnşaat esnasında ve fetih hazırlıkları sırasında şehit olan bu akıncılar, bugün Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü sınırları içerisinde yer alan tepeye topluca defnedilmiştir. Bu kabristanın merkezinde yer alan, etrafı alçak duvarlarla çevrili kare biçimindeki toplu mezar yapısı ise tarihe "Şüheda Kuyusu" (veya Şüheda Makamı) olarak geçmiştir. Şüheda Kuyusu adı, Arapça kökenli bir kelime olan ve "şehitler" anlamına gelen "şüheda" kelimesinden gelmektedir. Şüheda Kuyusu bu önemli özelliği sebebiyle öteden beri Uhud Şehitliğine benzetilir. Fetihten sonra ise Fatih Sultan Mehmed bölgeyi unutturmamış ve şehitlerin hatıratını yaşatmak maksadıyla kabristanın hemen yanına Şehitlik Dergâhı adıyla (Nâfi Baba Tekkesi) bir tekke kurdurmuştur. Bu dergâh İstanbul’un Avrupa yakasında faaliyete geçen ilk dergâhıdır. Dergâhın kurucusu Hacı Bayram Velî'nin halifelerinden biri olan Bedreddin Efendi'dir. Bu zatın Fatih Sultan Mehmed'in hocası Akşemseddin'in de arkadaşı olduğu bazı dönem eserlerinde geçmektedir.

Pek çok örneği gibi 1950'lerde ilgisizlik nedeniyle yıkılarak deyim yerindeyse kaderine terk edilen Nafi Baba Dergâhı binası, 2015 yılında aslına uygun biçimde yeniden inşa edilerek Boğaziçi Üniversitesi kullanımına tahsis edilmiştir. Üniversitenin internet sitesinde verilen bilgilere göre tarihi yapı, günümüzde “Nafi Baba Tasavvuf, Tarih ve Kültürel Miras Uygulama ve Araştırma Merkezi” olarak faaliyet göstermektedir. Şehitlik Dergâhı ve Şehitlik Kabristanı'nın yanı başında bulunan ve uzun yıllar helikopter pisti olarak kullanılan alan ise arşiv belgelerinden ve 1862 tarihli Rumelihisarı Bölge Haritasından anlaşıldığına göre fetih dönemine tarihlenen namazgâh alanıdır. İşte bu tarihi bilgi ve belgeler, bir dönemin manevi merkezinin zamanla nasıl işlev kaybına uğradığını gösterirken, aynı zamanda geçmişe karşı sorumluluğumuzu hatırlatan bir ihbar niteliği taşımaktadır. Bu alanın, ruhuna taban tabana zıt olan betonarme lojistik-ulaştırma kimliğinden arındırılarak yeniden kültür tarihimize, irfan dünyamıza kazandırılması tarihi bir borçtur. Şehitlik Dergâhı ve Kabristanı ile bir bütün olan bu tarihi namazgâhın, aslına uygun olarak ihya edilmesi, çevre düzenlemesinin yapılması ve işlevlendirilerek koruma altına alınması; sadece fiziki bir alanı kurtarmakla kalmayacak, aynı zamanda İstanbul'un fethine tanıklık etmiş bu saklı mirasın manevi hafızasını gelecek nesiller için yaşatacaktır.

Talan Edilen Kabristan
1930'lu yılların başına kadar İstanbul'un en önemli ziyaretgahlarından olan şehitlik 1990'lı yılların başında büyük oranda tahrip edilmiş. Günay Kut ve Edhem Eldem (2010), kaleme aldıkları ortak çalışmada Rumelihisarı Şehitlik Dergâhı'ndaki mezar taşlarını detaylıca inceleyerek kabristanın tarihi dokusuna ışık tutmuşlardır. Rumeli Hisarı Şehitlik Kabristanı envanterine dair araştırmalar yapan isimlerden biri de S. Sadi Kucur’dur. Kucur'un verdiği bilgilere göre, mezarlıkta olduğu bilinen ancak bugün mevcut olmayan 7 taş ile birlikte toplamda 186 kişiye ait 194 mezar taşı tespit edilmiştir. Ancak bu taşların tarihleri incelendiğinde, ilk 7’si hariç geri kalanının 1750 yılından sonrasına ait olduğu görülmektedir ki bu durum erken tarihli mezar taşlarının zamanla uğradığı tahribatın boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Alandaki 1688-1689 tarihli tek bir taşın dışındaki diğer erken dönem taşlar 15. yüzyılın ortalarına ait gibi görünse de bu durum uzmanlarca şüpheli kabul edilmektedir.

Üzerinde fethin hazırlık dönemi olan 1451-1452 tarihlerini taşıyan üç taştan birisi alanın kalbi sayılan meşhur makam taşıdır ve üzerinde sülüs hatla "Hâzâ makâm-ı şühedâ, Sene:855 / Bu şehitlerin makamıdır, Sene:1451” ibaresi yer alır. “Şüheda Taşı” olarak adlandırılan bu mezar taşı, Boğaziçi Üniversitesi tarafından Kültür Mirası Müzesi'nde muhafaza edilmektedir. Bu üç taştan bugün ne yazık ki mevcut olmayan ikincisinde “Saka Baba” adı yazılıyken, üçüncü taş ise Fatih Sultan Mehmed ile gelen ve Akşemseddin’in yakınlarından olan es-Seyyid eş-Şeyh Bedreddin’e aittir; fakat bu taşın o dönemde değil, celî ta‘lîk hat ile sonradan yazıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca kitabelerinde açıkça “fetih şehidi” ve “şehit” olduğu belirtilen Mahmud Çelebi’ye ait iki erken dönem şahideden biri bugün kayıptır ve bu taşlar tarihsizdir. Neticede S. Sadi Kucur'un da vurguladığı üzere, Rumeli Hisarı Şehitliği mevcut mezar taşlarının çeşitliliğiyle sadece ilk fetih şehitlerini değil; zamanla buraya sırlanan tasavvuf erbabını, Osmanlı münevverlerini ve semt sakinlerini de koynunda barındırarak İstanbul’un toplumsal ve manevi tarihinin en köklü şahidi olarak ayakta durmaktadır.

Yapay Duvarlar Kabul Edilemez
İstanbul’un fethi ve tarihi açısından büyük manevi öneme sahip olan Rumeli Hisarı Şehitlik Kabristanı, Şehitlik Namazgahı ve Şüheda Kuyusu'nun bulunduğu alan İstanbul Büyükşehir Belediyesine (İBB) devredilmiş olmasına rağmen ne yazık ki Boğaziçi Üniversitesi Kampüsü sınırları içerisinde bulunduğundan adeta toplum hayatından izole edilmiş durumdadır. Kampüs güvenliği bahane edilerek sadece 29 Mayıs gibi belirli anma günleri dışında genel ziyarete kapatılan ve adeta bir kale gibi korunan bu alanlara, -Nafi Baba Tekkesi dahil- ilgili makamlardan özel izinler alınmadıkça girmek mümkün değildir. Oysa bahse konu tarihi mekanlar kampüsün sınır noktasına yakın bir konumda yer aldığından, gerekli güvenlik önlemleri alınarak üniversite düzenini bozmayacak şekilde kolayca ziyarete açılabilir. Sebep her ne olursa olsun, bu toprakları vatan kılan şüheda kabirleri ile halkın arasına örülen yapay duvarlar kabul edilemez. Bu kutsal mirasın hak ettiği değeri görmesi adına, aradaki duvarların kaldırılıp alanın her daim ziyarete açık hâle getirilmesi büyük önem arz etmektedir.
İstanbul'un gözlerden ırak bu köşesinde, yaklaşık iki asırdan beri kimi odakların sessiz sedasız ve derinden birtakım beyhude faaliyetler yürüttüğü ileri sürülür. Buna karşılık, sayıları az olsa da bölgenin somut ve soyut tüm kültür varlıklarını, hafızasını bir bütün olarak yaşatıp gelecek kuşaklara aktarmak için mücadele eden İbrahim Ethem Gören gibi hamiyet ve gayret ehli insanların varlığı gelecek adına umut vericidir. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri tarafından kurulan Şehitlik Araştırmaları Topluluğu da Şüheda Kuyusu'nun ve civarının ihyasına dikkat çekmek amacıyla “İstanbul'un Fethi” yıl dönümlerinde Nafi Baba Tetekkesi haziresinde anma programları düzenlemektedir. Bu da her türlü takdirin üzerinde gayet anlamlı bir teşebbüstür. Bu mukaddes hafızaya sahip çıkan, emek veren tüm vefa ehline teşekkürü bir borç biliriz; sayıları çoğalsın. Cenab-ı Mevlâ, terazilerinde ziyadeleştirsin inşallah.
Fetih şehitlerimiz başta olmak üzere tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi belirli günlerde değil, her zaman hatırda tutmalıyız; zira onlara çok şey borçluyuz. Özellikle tarihî kabristanları zaman zaman ziyaret edip şehitlerimizin ruhlarına Fatihalar, Yasinler göndermeliyiz. Geçmişten ibret alıp geleceğe güvenle bakabilmek adına buna mecburuz. Sadece kabristanlar mı? Tabii ki değil. İstanbulumuzun dört bir yanına serpiştirilmiş nice tarihî mirasımız, kültürel envanterimiz tıpkı burada olduğu gibi garip ve hüzünlü bir şekilde sahip çıkılmayı bekliyor. Bu yüzden ecdat yadigarı eserleri asla kaderine terk etmemeliyiz; çünkü vefanın, kadirşinaslığın asıl gereği budur.
İşte tam da bu yüzden adımlarımızı; çoğumuzun sadece Boğaz'ın eşsiz manzarasını seyretmek, doyumsuz havasını solumak ya da görkemli kalesini fotoğraflamak için uğradığı o dik yamaçlara, Rumeli Hisarı sırtlarına yöneltmeliyiz. Zira bu dik yamaçlar aslında İstanbul’u vatan kılan ilk harcın karıldığı yerlerdir. Şimdi bu tarihi kabristanın demir parmaklıkları arasından fethin sessiz tanıklarını seyrederken içimizi kaplayan o tatlı melteme hüzünlü bir veda hissi karışıyor. Boğaz’ın o insanı büyüleyen maviliğine, kalenin zamana meydan okuyan burçlarına ve mahzun ecdat yadigârlarına, yani “gözlerimizin önündeki toprağa” son bir kez bakarak ayrılıyoruz aralarından. Bu mübarek mekânı arkamızda bırakırken biliyoruz ki biz gitsek de ecdadımızın fethi muştulayan aziz hatırası ve manevi varlığı burada, toprağın kara bağrında ebediyen yaşayacak. Bizlere düşen; bu kutlu emaneti vefayla yüreğimizde taşımak, yollarımız buraya düşse de düşmese de, kampüs kapısından geriye döndürülsek de cümle şehitlerimize rahmet niyazıyla o alperenlere, serdengeçtilere bir Fatiha borçlu olduğumuzu unutmamaktır.
Yararlanılan Kaynaklar:
Beyatlı, Y. K. (2018). Aziz İstanbul. Yapı Kredi Yayınları.
Ganimgil, A.H. (2025). "İstanbul’un fethinin bilinmeyen şehitliği üstüne-1 İBB Başkanlık Konutu." https://.aydinlik.com.tr
Göncüoğlu, S. F. (2021). Fethin öncüleri: Ni'me'l ceyş kabir ve mescidleri. İBB Yayınları.
Gören, İbrahim E. “Rumelihisarı Şehitlik Dergâhı’nı Kim İhyâ Edecek?” https://ittifakgazetesi.com/
Gülmez, Hatice N. (Editör) “Şüheda Kuyusu: Osmanlı'nın İstanbul'da bilinen ilk şehitliği”, https://fikriyat.com
Kucur, Sadi S. (2015) “İstanbul’un Tarihî Müslüman Mezarlıkları”, Antik Çağ’dan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi: Din, cilt: V.
Nafi Baba Tasavvuf Araştırmaları Merkezi, https://hist.bogazici.edu.tr/tr/demonafibaba
Pur, Doğan. "Asya'dan kondular o dervişler!", https://dunyabizim.com.
Sevim, Nidayi. "Veznecilerde Güzel Askerler Bahçesi." https://yenidunyadergisi.com

