Alev Alatlı’nın ilk romanıdır Yaseminler Tüter mi Hâlâ. Romanın tam kalbinde, dalından düşmüş bir yaprak misâli kendi ömrünün rüzgârında savrulan bir kadın belirir: Eleni... Hangi inancın göğünde yankılanır duaları, hangi milletin belleğinde yitip gider?

Bir kez, zaten, yersiz düşen kişi,

artık, hep, yersiz kalır.

Oruç Aruoba

Yaseminler tüter mi hâlâ? Tütmez mi?

“Yaseminler bir tüter ki, sinerler insanın üstüne, başına, derisine” (Alatlı 2002, s. 198).

Beyaz badanalı duvarların çevrelediği daracık sokaklara dökülen nar çiçeklerinin acımtırak kokusu yaseminlerin rayihasına karışır; Toroslar’ın karı Akdeniz’le buluşur, Beş Parmak dağları efsanelerle yankılanır… Kıbrıs’ta. Haçın hilâle, hilâlin duaya, duanın istavroza, istavrozun ezan nağmelerine, ezan nağmelerinin çan seslerine değdiği Kıbrıs’ın sisli, loş, bulanık atmosferinde, sütbeyaz bir yasemin gibi usul usul boy veren Eleni… Naif.

“Çelik kolonların ortasında yasemin kokulu ayçiçeği! Nerden düştü bu tohumlar buraya? Hadi düştü, nasıl yeşerdi?” (Alatlı 2002, s.184)

Adanın orta yeri bunalım… Din karşıtlığının kimlik karmaşasına, medeniyet çatışmalarının toplum bunalımına dönüştüğü bir atmosferin tam orta yerine pat diye düşen Eleni, roman boyunca tütüyor, hem de acı acı…

“Müslüman mahallesinde Rum kızı mübahtır” (Alatlı 2002, s. 84).

Sıska, çelimsiz ama kuvvetli… Bir oturuşta bir güveç yiyendir Eleni… Çocukların sinirlenince “Dokunma pis köylü!” aşağıladığı, yaşlı kadınların “Ne münasebetsiz kızsın sen!” diye azarladığı bir beslemedir. Yeşilin maviye çaldığı gözleri vardı; ince kemikli, ince burunlu Eleni’nin… Dik başlı kasımpatılar gibi fırlardı bukleleri, başak saçlı Eleni’nin. Arsız bakışları, sarı afra bukleleri ile bir Fransız soylusunu andırırdı. Lawrence’a göre Bellini’nin Kraliçe Cornaro portresini hatırlatan bir yüz.

“Ay çiçekleri gibi açtı Eleni’nin yüzü. Alnında biriken ter incilerini sildi elinin tersiyle. Hafifçe ayrık dişlerini gösterdi gülümserken” (Alatlı 2002, s. 87).

Alev Alatlı’nın ilk romanıdır Yaseminler Tüter mi Hâlâ. Romanın tam kalbinde, dalından düşmüş bir yaprak misâli kendi ömrünün rüzgârında savrulan bir kadın belirir: Eleni... Hangi inancın göğünde yankılanır duaları, hangi milletin belleğinde yitip gider?

Yaseminler

Eleni’nin savruluşuyla birlikte, Rumlarla Türklerin çatışmalarına sahne olan 1950’li ve 60’lı yılların Kıbrıs’ında sosyopolitik hayat da akmaya başlar; kimi zaman arka fonda bir uğultu, kimi zaman ön safta yükselen bir çığlık gibi.

Yaseminler Tüter mi Hâlâ, yoksulluğun gölgesinde büyürken on iki yaşında, ailesinden ve köyünden koparılarak, boğaz tokluğuna çalışmak üzere Girne’ye, varlıklı bir ailenin yanına gönderilen Eleni’nin trajik öyküsüdür. Romanda farklı kimliklere itilen, ne tam Rum ne Türk ne tam Hıristiyan ne de Müslüman olabilen Eleni’nin koruk tadındaki sergüzeşti üzerinden; Kıbrıs’ın çok katmanlı tarihinin, adadaki Türkler, Yunanlılar, İngilizler arasındaki ideolojik çatışma ve siyasî hesaplaşmalarının izdüşümü sürülür.

“Papaza karşı imam, kiliseye karşı cami dikmedin mi sonu gelmez bu işin” (Alatlı 2002, s. 116).

Yumurta taşın üstüne düşse

Alev Alatlı, nihilizmin kuşattığı, entelektüel gevezeliğin rağbet gördüğü, internet oligarşisinin düşünceye hükmettiği bir çağda, sağlam fikrî temellere dayanan eserleriyle zamanın ruhuna bir bakış sunar. Yahudi-Hristiyan sembollerle örülü Anglosakson kültürün düdüğünü öttürdüğü yeni dünya düzenine… Kapitalizmin insanla kavgasına, yükselen muhafazakâr kitleye, sığlaşmaya ve paçozlaşmaya karşı duruş sergiler. Kıbrıs Türkü olan sınıf arkadaşıyla yaptığı evlilik, onu Kıbrıs meselesiyle daha yakından ilgilenmeye sevk eder. Bu ilk romanında; yılan hikâyesine dönüşmüş kadîm Kıbrıs meselesine îtinâyla eğilir; görünmeyen, herkesçe bilinmeyen yüzüne kandil tutar. Adanın sıcak atmosferini hissettirmek için roman bir Rum atasözüyle açılır:

“Yumurta da taşın üstüne düşse, taş da yumurtanın, olan yumurtaya olur!” (Alatlı 2002).

Kıbrıs, çok eski zamanlarda Anadolu’dan kopmuş bir “yavru vatan”dır. Bu, yalnızca siyasî değil, mitolojik bir yakınlıktır. Bu inancı pekiştirmek ve anlatıma yerel bir çeşni katmak için Alatlı, onuncu yüzyılda Anadolu’da, sonradan Türklerin adını değiştirip “Fırat” dedikleri Euphrates nehri civarında yaşayan, yoksullara yardımıyla bilinen Rum kahraman Digenis’in, dolayısıyla Beşparmak Dağlarının efsanesini aktarır:

“Digenis dört bir taraftan sarılmıştı. Hiç kurtuluş umudu yoktu. O da gerildi, gerildi, sıçradı. Öyle bir sıçradı ki Akdeniz’i geçti, Kıbrıs’a düştü. Hemen ellerini uzattı, Girne dağlarına tutundu. O kadar sıkı tutundu ki, parmaklarının izi kaldı dağlarda. Beş tane tepe oldu. İşte o günden bugüne bu dağlara Beş parmak dağları denir” (Alatlı 2002, s. 21).

Bu efsane, Anadolu ile Kıbrıs arasında örülmüş, görünmez bir kader bağının, mitolojiden siyasete sarkan bir zincirin ilk halkasıdır.

Kıbrıslıların asıl sorunu İngilizlere duyduğu sevgidir

Eleni’nin evlatlık verildiği Menas ailesi, “Venedik nalı” diye anılan liman kenti Girne’nin Rum mahallesinde ikâmet eden; Kıbrıs’ı, Yunan ve Bizans uygarlığının tabii bir uzantısı olarak gören, İngilizlerle sıkı bir iş birliği içerisinde olan aristokrat bir ailedir. Onlara göre Anadolu, Rumların anayurdudur; Yunanistan’la Anadolu, tarihsel bir özdeşlik taşır.

Menas’ların evinde, İngiliz işi bahçe mobilyaları arasında kurulan çay sofrası, yalnızca bir ikram değil, aynı zamanda bir aidiyetin, bir tercihin simgesidir. İngiliz porselenlerinde sunulan çayın eşliğinde, evin hanımı Maria İolanti, İngiliz Edebiyatı öğretmeni Lawrence ile edebiyatın, tarihin, siyasetin iç içe geçtiği bir sohbete dalar. Sesinin son notaları yaseminlere karışan İngiliz hayranı Maria’nın ağzından çıkan “Biz İngilizleri severiz.” cümlesi, yalnızca bireysel bir övgü değil, adadaki derin sömürge travmasının ironik bir tezahürüdür. “Hangi Yunanlı sevmez ki?”

“(…) biz Kıbrıslıların asıl sorunu İngilizlere duyduğumuz sevgidir” (Alatlı 2002, s. 32).

Alev Alatlı, Kıbrıslı Rumların İngiliz’e duyduğu hayranlığı ironik bir sadakatle resmederken, hemen ardından Türklerin de benzer bir yönelime sahip olduğunu gösterir. Şefika Hanım’ın İngiliz Erkek Lisesi’nde okuyan oğlu, annesine sorar:

“E, be ana, İngiliz gavur değil mi?

“Gavurdur ama eyi gavurdur, be oğulcum. Bırakmaz Urum zulmetsin Türklere” (Alatlı 2002, s. 76-77).

İngiliz hayranı olan Kıbrıslı Türklerin nezdinde Rum gâvurdur ama İngiliz, kendilerini gâvura karşı miğfer gibi muhafaza eden “iyi gavur”. Türk’ün gözünde İngiliz, hem medenîdir hem de Türk’ü koruyan bir güç. On altı on yedi yaşlarında, kendinden emin tavırlı, elinde yarıladığı Anglikaa bardağını sımsıkı tutan çocuğu, sırtındaki İngiliz ceketinden tanır ihtiyar adam: Sen Ali’nin sınıf arkadaşı değil misin?” (Alatlı 2002, s. 99)

Alatlı, sivri dilli Halo Dayı’nın ağzından, sömürgeci etkilerin kimlik üzerindeki hem güldüren hem rahatsız eden izdüşümünü ustalıkla hicveder. “Türk’e İngiliz ceketi giydirdin mi, (…) güler Rum adama. Bir güven gelir ki sorma gitsin. Başlar hırlamaya” (Alatlı 2002, s. 100).

Adada İngiliz çıkarlarına hizmet eden vatan hainlerine karşı duyulan tepki, sert ve doğrudan bir ifadeyle dile getirilir: “Sen ne biçim Türk’sün, niçin İngiliz’e çalışırsın?” (Alatlı 2002, s. 112)

Çay saatlerinde, sohbetin yönü, Kıbrıs’ın en görkemli dönemlerinden biri olan Lusinyanlar devrine kayar; sanat, edebiyat ve sanat tarihi de gündeme gelir. Adanın Gotik mîmârînin son incilerini barındıran târihî hazîneleri, İngiliz yönetimi altında bakımsız bırakılmıştır. İngiliz Lawrence, bu konuda samimi bir özeleştiride bulunur:

“Biz İngilizlerin adaya adil bir idare getirdiğimiz söylenebilir ama tarihi hazinelerimizi değerlendirdiğimizi kimse iddia edemez” (Alatlı 2002, s. 27).

Maria ise İngilizleri birer yönetici değil, dost olarak görmek ister. Ona göre Fransızlar, Kıbrıs halkını köleleştirmiştir; oysa İngilizler özgürlüğün temsilcisidir. Bu görüşünü, romantik bir dille ifade eder:

Yunanistan’a özgürlük getiren siz oldunuz. Ege adalarına da. Siz Yunanistan’da kaldınız Larry, bilirsiniz. Lord Byron her Yunanlının kalbinde yaşar hâlâ” (Alatlı 2002, s. 31).

Şark tevekkülünün ağır kuyusu

Yunan rûhunun coşkusunu, oraya buraya pervasızca uzanan yediveren gülleri ile davetkâr tütsülerden hicâp duymayan putperest yaseminler temsil eder, romanda. Buna karşılık İngiliz disiplinini margaritalar ve muntazam çimler simgeler. Çünkü Yunanlılar dinamik bir toplumdur. Maria:

“Hangi Yunanlı kıpırdanmadan durabilir, dedim. Ya ayağımızı sallarız ya elimizle tempo tutarız, hiçbir şey yapamazsak, dilimizi şaklatırız” (Alatlı 2002, s. 30).

Oysa Türkler bu hareketli tabiatın aksine, durağan ve suskundur:

“Ama bir Türk, bir kaya parçası gibi oturur. Sessiz ve dingin. Azametle ve saatlerce! Oysa biz, İsa’dan önce de buradaydık” (Alatlı 2002, s. 30).

Maria Menas, burada Şark tevekkülünden “atâlet” gibi söz eder. Türklerin Rumlara yaptığı en büyük kötülüğün, onları bu tevekkülün ağır kuyusuna çekmek olduğunu savunur. Ona göre bu teslimiyet, sadece bir ruh hâli değil, aynı zamanda Rum kimliğinin yaratıcı ve coşkulu damarlarını köreltmiştir:

“Ticaretimiz öldü, atalarımızın, sizin o sık kullandığınız deyişle, ‘coşkusunu’ Şark tevekkülü içinde törpüleyip yok etti. Biz ufacık bir adaya tıkılıp kalacak insanlar değildik” (Alatlı 2002, s. 30).

Osmanlı mirasına yönelik eleştiriler

Tarihten yalnızca bir kesit değil, bir bütün sunma çabasında olan Alev Alatlı, Yaseminler Tüter mi Hâlâ romanında, Osmanlı’nın uzun süre egemen olduğu Kıbrıs’ta sanata ve bilime dair kayda değer bir eser bırakmamasından yakınır. Bu eleştiriyi hem Rumların hem de Türklerin diliyle dile getirir. Maria şöyle der:

“Heyecanımızla birlikte devingenliğimiz de yok oldu. Üç yüz yılda bizi de kendilerine benzettiler. Sanata, bilime kapalı bir toplum yaptı bizi Osmanlı” (Alatlı 2002, s. 30).

Osmanlı’nın üç yüz yıl yönettiği adada, medeniyetin izlerine dair somut örnekler yok denecek kadar azdır. İngiliz subaylarını andıran kılığıyla öğretmen Halo Dayı da bu durumu şöyle eleştirir:

“Gelmişsin, oturmuşsun, üç yüz sene idare etmişsin be adam; bari geride bir şeyler bırak! Şuraya bak, Lala Paşa Camisi öyle mi? Yok efendim, San Nikolas Katedrali! (...) Lefkoşa’daki hanla Bedesten dışındaki Osmanlı eserlerinin sayısı bir elin on parmağını geçmez” (Alatlı 2002, s. 96).

Türklerin inşâ ettiği camiler de çoğunlukla mevcut kiliselerin dönüştürülmesiyle oluşturulmuştur. Lala Paşa Camii örneğinde olduğu gibi: “Nerede bulmuş bir kilise, dikmiş tepesine bir minare, olmuş cami.” (Alatlı 2002, s. 96)

1843 tarihli bir vakanüvisin aktardığına göre, İngiliz Konsolosluk Kâtibi ise Hristiyanların, gittikleri yerlere medeniyet götürdüğünü savunur. Famagusta (Magosa)’da kaya zemin üzerine inşâ edilmiş mimarî eserlerin hâlâ ayakta olduğunu belirtir.

Kıbrıs’ın Yunan olduğuna inanıyor musunuz?

Valery, “Şiirdeki düşünce, elmadaki vitamin gibi saklı olmalıdır,” der. Alev Alatlı da Yaseminler Tüter mi Hâlâ romanında, Kıbrıs meselesine dair fikirlerini karakterlerinin diyaloglarına yedirerek sunar. Roman boyunca “Kıbrıs kimindir?” sorusu farklı ağızlardan farklı tonlarla tekrar tekrar sorulur. Buna Maria şöyle cevap verir:

“Kıbrıs’ın Yunan olduğuna inanıyor musunuz?” sorusuna “Sicilya’nın İtalyan, Galler’in İngiliz olduğu kadar.” diyor Maria (Alatlı 2002, s. 31).

Kıbrıs’ın aidiyet problemi, Cumhuriyet’in idealist öğretmeni Turgut ile, başından hiç çıkarmadığı fesiyle Osmanlı’yı temsil eden Halo Dayı arasında da tartışma konusudur. Halo Dayı’nın cevabı, adanın karmaşık tarihine gönderme niteliğindedir:

“Bak şu Rum’a! Bunun Yunanlığı nereden? İsa’dan önce altı bin yıldan beri adam var şuncacık adada. Akası gelmiş, Miken’i gelmiş, İskender’i gelmiş, Roma’sı gelmiş, Arap’ı gelmiş, Yahudi’si gelmiş… Daha sayayım mı? Fransız’ı, İtalyan’ı gelmiş. Yunanmış! Hangi Yunan?” (Alatlı 2002, s. 95).

Halo Dayı için mesele sadece geçmişte kimlerin geldiği değil, adada kimin kalabildiğidir. Ona göre, önemli olan kazanmak değil tutunabilmektir. Ve ekler: “Yunan’ın hilesi çoktur, rahat vermez adama” (Alatlı 2002, s. 98).

Bu tarihsel ve kültürel sorgulamaya, Dayı’nın anlattığı bir masal eşlik eder. Babaannesinden dinlediği bir Bulgar masalıdır bu. Masalda, Allah milletlere hediyeler dağıtmaktadır, Yunanlılar gecikir:

“Biz demiş Yunanlılar, ‘Güç istiyoruz.’ ‘Geciktiniz’, demiş Allah. Gücü Türklere, hamallığı Bulgarlara, hesap kitap işlerini Yahudilere, el çabukluğunu Fransızlara, budalalığı da İngilizlere verdim. Yunanlılar çok kızmış bu işe: ‘Peki, hangi entrikadır ki bizi açıkta bıraktıran?’ ‘Tamam tamam’, demiş Allah. ‘Madem bu kadar ısrar ediyorsunuz, sizi el boş göndermeyeyim. Sizin hediyeniz de entrika olsun’” (Alatlı 2002, s. 99).

Muhammed’in palası Venedik kılıcından daha keskin değil

Eserde hem Rumların hem de Türklerin bakış açısından ciddi Osmanlı eleştirisi yapılmaktadır. Magosa kıyısı boyunca yürüyen Halo Dayı ile Turgut Öğretmen Canbolat Tabyasının yanından geçerken, tarih bilincini sorgularlar:

“Türklerin tarih bilincinden bahsediyorsunuz. Kim derdi ki koca Canbolat, evliya olacak kısır karılara? Paçavralar giyecek deli çingeneler gibi” (Alatlı 2002, s. 93).

Çay saati sırasında, Kıbrıs’ın Osmanlı boyunduruğu altındaki acıları konuşulurken, Maria bunun asıl sorumlusunun Katolikler olduğunu savunur:

“Azizim Lawrence, unutmayın ki, adada köleliği kaldıran ve Kıbrıs Piskoposluğunu yeniden kuran Türklerdir. Ondan üç yüz yıl önce, kilisemiz bile yoktu. İlk Hristiyanlar gibi Toros mağaralarında ibadet ederdik. Türkler olmasaydı, Makarios başımızda olur muydu sanıyorsunuz?” (Alatlı 2002, s. 29)

Venedik, Dördüncü Haçlı Seferi sonrasında Kıbrıs’ı miras yoluyla kazandı ve Osmanlılara karşı yıllarca mücadele etti. Osmanlı, 1571’de Kıbrıs’ı fethederek Venedik hâkimiyetini sona erdirdi. Romanda, bu savaşlar “Muhammed’in palası” ve “Venedik kılıcı” mecazlarıyla anlatılmaktadır:

“Makharias’ın günlüklerini hatırlarsınız, değil mi? Kıbrıslılar acılara karşı çok dayanıklıdırlar. Onların öcünü Tanrı’nın merhameti alır. Makharias 1571’den çok önce yazdı. (…) Sevgili Lawrence, Muhammed’in palası Venedik kılıcından daha keskin değildi!” (Alatlı 2002, s. 29)

Dördüncü Haçlı Seferleriyle Kıbrıs’ı mîras yoluyla kazanan Venedik, adayı Osmanlılara karşı korumak için yıllarca savaşmıştır. Kıbrıs, Venedik hâkimiyetindeyken Rumlar çok acılar çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu 1571’de Kıbrıs’ı fethederek yüzyıla yakın süren Venedik hâkimiyetini sona erdirmiş. Romanda bu savaşlar “Muhammed’in palası” ve “Venedik kılıcı” mecâzıyla ifâde ediliyor:

“Makharias’ın günlüklerini hatırlarsınız, değil mi? Kıbrıslılar acılara karşı çok dayanıklıdırlar. Onların öcünü Tanrı’nın merhameti alır. Makharias 1571’den çok önce yazdı. (…) Sevgili Lawrence, Muhammed’in palası Venedik kılıcından daha keskin değildi!” (Alatlı 2002, s. 29)

Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır

Rumlar kadar Türkler de Osmanlı’dan zarar görmüştür. Alatlı, bu eleştiriyi, Osmanlı rûhunun temsilcisi Halo Dayı’nın ağzından dile getirir: “Unutma, Osmanlı’dan da az çekmedik biz. Hani Rum diyor ya çekmiş, o ne çekmişse biz de o kadar çektik. Buraya hep gönderdiler yaramaz adamları. Gözdeler ya Rumeli’deydi ya da Bâbıâli’deydi” (Alatlı 2002, s. 97).

1900’lerin başında Darülfünûn’da eğitim görmüş bir İttihatçı olan Halo Dayı, İngilizlerin çekilmesinin yeni çatışmaları beraberinde getireceğini söyler:

“İngilizler giderse, bize Rum’la savaşmak kalır. Rum’a Atina yardım eder. Bize Türkiye eder mi?” (Alatlı 2002, s. 98).

Osmanlı’nın Türkleri korumakta yetersiz kaldığını da açıkça dile getirir:

“Gün geldi, Türk’ün hakkını korumak piskoposlara düştü. Çünkü gitgide daha çok öşür istiyordu Paşalar. Reayayı sustursunlar diye baş tacı ettiler papazları” (Alatlı 2002, s. 98).

Alatlı, romanda Rumların asıl meselesinin İngilizler değil, Türklerle olduğunu vurgular:

“Siz Türkiyeliler sanıyor musunuz ki Rum’un derdi İngilizlerdir? Bizle bir alıp veremediği yoktur. Daha Osmanlı buradayken Yunan ayaklanmasına yardım birlikleri gitti buradan” (Alatlı 2002, s. 96).

Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını hedefleyen Enosis’in temellerinin 19. yüzyılda atıldığına dikkat çeker:

“Enosis hazırlıkları 1880’lerden beri sürüyor. 1890’dan bu yana Yunan Marşı söylerler okullarda. Vatansever Kıbrıslılar Ligi kuruldu, ya 1896 ya 98” (Alatlı 2002, s. 97).

Yunanistan’ın açık hedefi bellidir: “Efendim, Ege adaları, Kıbrıs, Girit ve bilmem neyi ihtiva eden bir kilise kuracağız, diyorlardı. Bekleyin, İngilizlerle işi bitsin, hemen bize dönecekler” (Alatlı 2002, s. 97).

Kıbrıs’ın coğrafi olarak Türkiye’den kopukluğu ve Türkiye’nin bu konudaki ilgisizliği de sorgulanır: “Türkiye’nin Kıbrıs gibi bir meselesi yoktur” (Alatlı 2002, s. 98).

Ama Halo Dayı kararlıdır: “Onların EOKA’sı vardır da bizim TMT’miz yoktur. Rumlar ne derse desin, Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır.” (Alatlı 2002, s.100).

Kutsal yola girin çocuklarım, sizi kimseler durduramasın

Rum örgütü EOKA ile Türkler arasında bitmeksizin bir cenk vardır adada. EOKA, korkudan ve toplumsal kaostan beslenmektedir. Türk kanı akıtması için esnaftan din adamına sıradan insanlar, gizliden gizliye EOKA’ya yardım etmektedirler. Maria’nın kocası Mikalis Menas da EOKA üyesidir.

“Öyle bir dönem yaşıyoruz ki, baba oğlunu, oğul anasını jurnal ediyor ya EOKA’ya ya da İngilizlere” (Alatlı 2002, s. 41).

EOKA Gençlik Teşkilatı, Rum çocuklarını sokak çatışmalarına sürükler. Maskeliler, lise öğrencilerinin ellerine bomba tutuşturur. Menas’ların oğlu Yohanides de girmiştir örgüte. Bombacı çocuklar toplama kamplarında tutulur. Rum analar feryat içindedir.

“-Neden Yohanides, neden? Senin yaşında bir çocuğun bombayla ne işi var? EOKA mı kandırdı seni?” (Alatlı, 2002:46) Ama çocuk kararlıdır: “–EOKA beni kandırmadı! Biz hepimiz EOKA’yız! Bütün Kıbrıs EOKA!” (Alatlı 2002, s. 46)

Çatışmalarda ölen Yohanides, cenazesinde Peder tarafından şehit ilan edilir. Zira adanın her karış toprağı, Azizlerin kanıyla sulanmıştır. Bu çocuklar Aziz Paulus’un, Aziz Barnabas’ın torunları değil midir? Onların yürüdüğü yol Lefkoşa’ya, oradan Kudüs’e çıkar.

“Girne’den akan yaşlar Antakya’ya akacak, Efes’teki pınarlar birleşecek. Umut ırmakları geçecek Küçük Asya’yı, Kudüs’ü tekrar yeşertecek” (Alatlı 2002, s. 58).

Cenaze bir gösteriye, tören ideolojik bir simgeye dönüşür. Zangoç, EOKA’yı yüceltmek için çanın ipine asılır. Peder, “Kıbrıs ancak Yunanistan’la vardır.” der ve
çocuğun annesi Maria’yı Meryem’e benzeterek kutsar: “Ey muhteşem Bakire! Ey sevgili ana! Şükürler olsun ki bize böyle bir yiğit doğurdun” (Alatlı 2002, s. 61).

“Viva Enosis!”1 diye haykırır Peder. Maria, oğlunun ölümüne sebep olan maskelileri görünce ciğerini yırtan bir çığlıkla haykırır. Ve o çığlık, on metre yüksekteki çanı titreten bir sarsıntıya dönüşür.

Çok katmanlı kültür ortasında bir kadın: Eleni

Alev Alatlı, Yaseminler Tüter mi Hâlâ romanında, kurmacayı gerçeğe yaklaştırmak amacıyla vakanüvis kayıtlarına, İncil’den alıntılara ve gazete haberlerine yer verir. Bu kaynaklar, kurgunun bir parçası olup bölümler arasında köprü işlevi görür. Romanın zeminini Üçüncü ve Dördüncü Haçlı Seferleri, Çocuk Haçlı Seferi gibi tarihsel göndermeler oluşturur.

İngilizce, Türkçe ve Rumca karışımı diyaloglar ve Kıbrıs Türklerine özgü ifadeler, metnin özgün dil yapısını oluşturur. Ayrıca, halkın kadim yargılarına dair atasözleriyle toplumsal düşünceler aktarılır: “Domuzdan post, gavurdan dost olmaz.” gibi.

Alatlı, sadece Kıbrıs sorununu ele almaz; kadın meselesine de değinir. Batı feminizmine karşı olmadığını ancak onun dayatılmasına karşı çıktığını vurgular. Aziz Andreas Manastırı’nın kutsal kitabından yaptığı bir alıntı, dinlerin kadınlara bakışını çarpıcı biçimde gözler önüne serer:

“Sessiz durmalı kadın kilisede. Göze batmayacak bir yerde oturmalı. Öğrenmek istedikleri varsa kocasına sormalı. Kadın sesinin kilisede çınlaması aşağılık bir iştir” (Alatlı 2002, s. 14).

Kadın ruhunun derinliklerine inen Alatlı, Eleni’nin ruh halini şu şekilde tasvir eder:

“Eleni kadının ruh halini iyi bilirdi. Kulaklarını dünyaya tıkar, gözlerini içine döndürür, yaklaşılmaz olurdu sabrının taştığı zamanlar” (Alatlı 2002, s. 41).

Bir oğlunu Akdeniz anemisinden toprağa, diğerini EOKA’ya kurban vermiş Maria’nın matemi, Kıbrıs köylülerinin giydiği koyu renk, şekilsiz giysilerle anlatılır ve bireysel çöküşü resmedilir:

“Eleni, kadının gözlerinin önce kuyu ağzı gibi derinleştiğini, sonra pınarlar gibi yaş fışkırttığını gördü. Hızla kuruyan bir fidan gibi söndü” (Alatlı 2002, s. 52).

Maria’nın yasıyla birlikte Menas’ların malikânesinin, canlı cansız her şeyinin mesuliyeti, sığıntı Eleni’nin üzerine yüklenir. Olaylar zinciri devam eder ve Eleni, fecî olaylarla yüz yüze gelir. Baba Spiro’nun şiddeti ve Eleni’nin yaşadığı dram, bir kadının toplum tarafından nasıl dışlandığını gözler önüne serer. Babasının indirdiği, kadınların seyirci kaldığı tekmelerle yığılan, hayvan leşi gibi sürüklenen, lanetlenen, cadı ilan edilen Eleni’nin durumu ile toplumun kadına yönelik Ortaçağ zihniyeti ve tutumu gözler önüne serilir. Alev Alatlı, bu bölüme girerken vakanüvis alıntısına yer verir:

“İblis’e hizmet eden kadınların saçlarını kazımak, iki yüz kırbaçlamak da yetmez… Pişman olanları varsa ölünceye kadar hapsedilmeli, diğerleri kazığa bağlanıp içlerindeki şeytanla birlikte yakılmalıdır” (Alatlı 2002, s. 71).

Kimliksizliğin sessiz çığlığı

Rumeli kökenli bir aileden gelen Alev Alatlı, Rum güzeli Eleni’den yola çıkarak Kıbrıs’ın siyasî ve kültürel çok katmanları içinde bizi bir kadının sıkışıklığına tanıklık ettirir ve olaylara tarafsız bakmaya yönlendirir.

Karpaz Yarımadası’ndan ayrılan Eleni, önce Girne’de Eleni Morias adıyla Rum çocuklarına bakıcılık yapar. Lefkoşa’da bir Kıbrıs Türk’ü olan Arif’le evlenip İslamiyet’i benimseyince, Kaymaklı’nın Genabası Naciye Arif’e dönüşür. Müslümanların gözünde ise “cira”dır2 Eleni. Ârif, bu ciracığa abayı yakmıştır. Anası Peyker, gelinine hem gönlünü hem de evini açar:

“Dört yılı aşkındır kardeş görmemişti, Eleni. Dört yılı aşkındır kendisine hazırlanan sofraya oturmamış, serilen döşeğe yatmamıştı” (Alatlı 2002, s. 104).

Dört çocuk dünyaya getirdikten sonra iftiraya uğrayarak Kaymaklı’dan kovulur ve yeniden Menas’lara sığınır. Sonrasında İngiliz pasaportuyla Kıbrıs’tan çıkarılarak Yunanistan’ın Pire limanına gönderilir. Pire’de, Müslüman kimliğini gizleyerek bir kafede çalışmaya başlayan Eleni Naciye, burada dul bir Anadolu Rum’u olan Glafkos’la tanışır. Glafkos ile yaptığı evlilik, Eleni’nin kimlik krizini derinleştirir. Gerçek kimliğini öğrenen Glafkos, onu bir Türk casusu olmakla suçlar ve o öfkeyle bıçaklayarak yere serer.

Eleni Naciye, son nefesinde çocuklarının adlarını sayıklayarak hem Türkçe hem Rumca dua ve çığlıklar arasında can verir:

“Sozuklarım… Hasanimu, Hüseyinimu, Peykerimu, Sonerimu, oy!... Afroditi! Afroditumu! Beng Gıbrıslı anagnız Eleni Nac’ye gonuşurum. Eşhedü enlâ ilâhe illâllah… Muhammeden Resulallah…” (Alatlı 2002, s. 227)

Titreyen elleriyle şehadet getirir. Başını sol omzuna bırakır; İsa gibi sessizce ölür.1967 tarihli bir Yunan gazetesi, onun trajik sonunu kısaca şu şekilde duyurur:

“Büyük Hellas Lokantasında, yirmi dokuz yaşlarında Kıbrıslı genç bir kadın ölü bulundu. Tek bir bıçak darbesiyle…” (Alatlı 2002, s. 230)

Yaseminler tüter mi hâlâ? Kimlik karmaşası yaşayan her insanın içinde biraz tüter yaseminler, buram buram.

1 - Yaşasın Enosis

2 - Rum dilberi