Kütüphaneciliği meslek edinen, vaktinin çoğunu kütüphanede kitaplarla geçiren ve aynı zamanda etraflıca okuyup tam anlayan tahkik ehli âlimlerimiz vardır. Kıymetli eserlerden bahseder ve okuyanlara tavsiye eder, sonra da bu eserlerden bazı iktibaslar yaparak kaydeder. Öyle ki eserin içinde bizim görüp de fark edemediğimiz muteber yazılar onların kaleminde kıymetlenir. Gençlere örnek teşkil edecek, en mahrum zamanlarda dahi çalışmayı bırakmamış zatların tanıtılması ve anlaşılmasını faydalı görüyoruz.

İsmail Erünsal Hoca’mız da ilmin her sahasına vakıf olmaya çalışmış. Erzincan, Kemaliye (1945) doğumludur. Edebiyat, tarih, tasavvuf ve kütüphanecilik alanlarında eserler telif etmiş. 1969’da İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra doktorasını İngiltere’de yapar, 1977’de İ.Ü. Kütüphanecilik Bölümü’nde öğretim üyeliğini sürdürür. Marmara Ü. ve Türkiye Araştırmaları Ens. de görevler almıştır. İSAM’ın dokümantasyon merkezinin kurulmasına öncülük etmiş, TDV İslam Ansiklopedisi’ne katkıda bulunmuştur. Eserlerinin pek çoğunun konusu sahaflık, arşivcilik, kütüphanecilik ve kütüphane tarihi üzerinedir.

Ali Nihat Tarlan, Nihat Çetin Hoca gibi hocalarla tanışmış. TDV İslam Ansiklopedisi’ndeki hocası olan Orhan Şaik Gökyay’ın tercüme-i hâlinin müellifidir. Onu tanıtırken kütüphane hassasiyetini şöyle anlatır:

“Zamanının önemli bir kısmını özel olarak ilgilendiği öğrencilerine ayıran, bildiklerini onlarla paylaşan ve elinden gelen her türlü yardımı yapmaya çalışan, kendisine sorulan soruları cevaplandırmak için ileri yaşına rağmen kütüphanelere gitmekten ve uzun mektuplar yazmaktan geri durmayan Orhan Şaik Gökyay, yetmiş yıllık hocalık hayatında binlerce öğrenci yetiştirmiştir. Büyük bir titizlikle koruduğu kitaplarını Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi’ne bağışlamıştır.”

***

Şeyh Galip, Lâmi-i Çelebi, Şair Nedîm, Nâbi’nin terekesini yayınlamış. Burada tezkire ve tereke ne demek açıklayalım: Tezkire, bir sahada yetişmiş kişilerin, özellikle de şairlerin hayatlarının, edebi kişiliklerinin ve eserlerinin anlatıldığı, şiirlerinden örneklerin verildiği hâl tercümesi kitabıdır. Tereke, edebiyatta bir yazarın, şairin veya kişinin geride bıraktığı manevi miras, hatıralar. Ailesi, çocukları, serveti, kullandığı eşyaları, kitapları.

Bursa’da Lâmiî’nin terekesini bulunca “işte böyle bulunur” der. Sonra 4-5 gün hiçbir şey bulamayınca, “bunun cezasını gördüm, çünkü onu sen bulmuyorsun Cenâb-ı Allah sana lütfediyor” diyor. Ondan sonra da bulduklarına “rastladığım bir belgede” demeye başlar. Ve adeta, “kayıp metinleri ben bulmuyorum, onlar gelip beni buluyor” diyor bir programda.

Hocamız, Osmanlı kültürü ve yaşayışı ile ilgili fedakârane çalışmalar yapmış, ilgi çeken bilgiler keşfetmeye çalışmış. “Hangi konu ile ilgilenirseniz Cenâb-ı Allah o konuda sizin altıncı hissinizi genişletiyor, kitap hakkında da bir yetenek veriyor” diyor.

Erünsal Hoca’nın ders konularının ötesinde de ilmi derinliğinin olduğunu anlıyoruz. Yine bir programda, “ben eskiden bir kitap bulduğum, bir makale gördüğüm zaman ertesi günü derse gittiğimde çocuklara onu söylerdim. Bazen makalenin fotokopisini yaptırır, dağıtırdım.” der.

***

Molla Lütfi’nin idamı ve Şehid Ali Paşa’nın kitaplarının müsadere edilmesi gibi tartışmalı meselelerin çözümünde önemli payı olan hocanın Osmanlılarda Kütüphane ve Kütüphanecilik adlı kitabından Şehit Ali Paşa ile ilgili bir bölümü naklediyoruz:

“Tarihlerimizde bazan saraya damad olması sebebiyle Damad, çok kere de savaş alanında ölümünden dolayı şehid lakabıyla anılan Ali Paşa, devlet adamları ve sanat erbabını himaye etmesiyle, zengin kitap koleksiyonuyla ve İstanbul'da Vefâ'da kurduğu kütüphanesiyle şöhret bulmuştur. Büyük bir kitap meraklısı olan Ali Paşa'nın sefer sırasında bile kitap topladığı bilinmektedir. İstanbul'dan dışarıya kitap ihracını yasaklatması, onun kitaba karşı alakasını açıkça göstermektedir. Kaynaklarda ve yapılan bazı araştırmalarda Şehid Ali Paşa'nın İstanbul'da sadece bir kütüphane kurduğundan bahsedilir. Bu kütüphane hakkında verilen bilgiler de yetersiz ve çoğu kere bir tekrardan ibarettir. Ancak Ali Paşa'nın şimdiye kadar kullanılmayan iki vakfiyesini incelediğimizde bu konudaki bilgilerimizi hem tashih etmek hem de genişletmek imkânına kavuşmaktayız. Safer 1127 (Şubat 1715) tarihli vakfiyesinden anlaşıldığına göre Ali Paşa ilk kütüphanesini İstanbul'da Üskübî Mahallesi'ndeki konağında kurmuştur. Üç katlı olan bu kütüphaneye Ali Paşa çeşitli ilim dallarına ait bazı kitaplar koymuş ve bunların bir de kataloğunu hazırlattırmıştır:

“ve sâlifü'z-zikr (adı geçen) kütüphaneye mevdu olup (emanet edilen) hatemim ile mahtum (mühürlenmiş) ve defterde muharrer ve mestur olan tefsir ve hadis ve fıkıh ve usul ve me'âni ve beyân ve sâir fünun-ı şettâdan (çeşitli ilimler) mülküm olan maʼlumü'l-esâmi ve'l-evsâf (bilinen vasıflı) ve kitablarımı...”

Şehid Ali Paşa'nın Üskübî Mahallesi'ndeki kütüphanesinde on akçe yevmiyeli bir hâfız-ı kütüb ile beş akçe yevmiyeli bir nâzır-ı kütübün vazifelendirildiğini görüyoruz. Vakfiyede, okuyucuların kitaplardan kütüphane içinde yararlanacakları ve kitapları kütüphane dışına çıkarmalarına müsaade edilmeyeceği bildirilmiştir. Şehid Ali Paşa'nın kurduğu ikinci kütüphane Kuzguncuk yanındaki Istavroz semtinde bulunan yalısının bir odasında bulunmaktadır. Vakfiyede bu yalıdan ve kütüphaneden şöyle bahsedilmektedir:

“ve medine-i Üsküdar'a tâbi' İstavrus nâm karyede arsası Tavaşi Abdullah Ağa vakfına senede 960 akçe mukataa-i kadime (kira) ile havza-i tasarrufumda ve binası mülküm olup bir taraftan Nakkaş Paşa yalısı ve bir taraftan tarik-i'âm (umumi yol) ve bir taraftan Dilsiz bahçesi ve bir taraftan leb-i derya (deniz kenarı) ile mahdud dahiliyesinde fevkani (üstte) iki oda ve bir kenif ve önünde bir sofa ve vasatında etrafı mermer döşeme ve bir fıskiye ve birbirinden geçme üç bab oda ve bir mahzen... ve menzil-i mezburede vâki' kitabhâne'de mevzu' hatemim ile mahtum defter nâtık olduğu üzere fünun-ı şettâdan maʼlumu'l-evsâf ve'l-a'dâd ve'l-esâmi kitaplarımı..”

Şehid Ali Paşa, bu kütüphanesi için de 6 akçe yevmiyeli bir hâfız-ı kütüb ve 4 akçe yevmiyeli bir nâzır tayin etmiştir. Talebe-i 'ulûmdan müstahik olanlar kitapları kütüphane içinde kıraat, kitâbet ve mutala'a ve Şehid Ali Paşa'nın ruhuna dua edeceklerdir.”

Ali Paşa'nın şehadetinden hemen sonra mallarının müsadere edilmek üzere sayımının yapıldığını Râşid Tarihi'ndeki bir kayıttan öğreniyoruz. Ordu-yı hümâyun kadısı Sun'ullah Efendi'ye Muharrem 1129 (Aralık 1716) tarihinde yazılan bir hatt-ı hümâyunla, paşanın vakfedilmiş mallarının ayrılıp diğerlerinin bildirilmesi istenilmiştir. Daha sonra Ali Paşa'nın vakfettiği malları dışında kalan serveti müsadere edilmiş, ancak değerli kitaplardan meydana gelen zengin koleksiyonunun müsaderesinde problem çıkmıştır. Bu yüzden kitapların müsaderesi için devrin şeyhülislâmı Ebû İshak İsmail Efendi'den bu konuda bir fetvâ almak gerekmiştir. III. Ahmed'in hatt-ı hümayûnunda bu fetvâ ile ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“ve husus-ı mezbur a'lemü'l-ülemâi'l-mütebahhirin (derin, ilmi yüksek âlimler), afdalü'l-müteverri'în (haramdan kaçınan, faziletli) bi'l-fiil şeyhü'l-islam ve müftii'l-enâm olan Mevlânâ Ebû İshak İsmail -edama'llahu ta'alâ fezâilehu-dan istiftâ (fetva isteme) olundukta: kütüb-i kesîresi olan Zeyd mâlik olduğum kütüb ilme vakfolsun diyüp ba'dehu teslim ila'l- mütevelli (vakıf idarecisi) idüp tescil itdürdükten sonra fevt olsa, Zeyd'ün felsefe ve nücûm ve ekâzib ile meşhûn olan eş'âr ve tevârihe müte'allik olan kitapları dahi vakfda dâhil olmaz. Ol makule kütübün vakfı müte'aref degüldür diyü fetvâ-yı şerife verilmekle...”

Bu fetvâ tek başına ele alınıp değerlendirildiğinde ortaya izahı güç birtakım meseleler çıkmaktadır. Her şeyden önce "felsefe ve nücûm ve yalanlarla dolu şiir ve tarih" kitaplarının vakfı caiz değilse, bu tarihten önce ve sonra bu tür eserlerin vakfedilerek kütüphane kurulmasına nasıl müsaade edilmiştir? Fetvânın hukukî dayanağı nedir? Bu sağlam bir dayanak mıdır? Bu sorular cevaplandırılmaya çalışıldığında fetvânın ardında başka bir meselenin yattığı görülmektedir.”

***
Bir ihtisas kütüphanesi kuracak kadar malûmata vakıf Erünsal Hoca, “kütüphaneler açılsın ama içine ehil adamlar konulsun. Yoksa yazık oluyor” diyor.

Yine aynı eserinde kütüphane personeli seçimi ve tayini bölümünden bir bölüm kaydedelim:

“16. ve 17 yy. da kurulan kütüphanelerin kadrolarında hafız-ı kütüb, mücellid, bevvab (kapıcı, hizmetli) bulunmaktadır.

Kütüphanede boşalan herhangi bir vazife için vakfın mütevellisi, vakfiyedeki şartlara uygun bir aday seçmekte ve bunu vakfın nezâretinde bulunan şeyhülislâm, sadrazam, dârüssaade ağası veya şehir kadılarına arz etmektedir. Vakıf nâzırları bu arzı, uygun bulduklarını belirten bir kayıtla i'lâm etmekte, yani Divan'a göndermektedirler. Hacı Selim Ağa vakfiyesinde bu işlem açık bir şekilde anlatılır:

“mütevelli-yi vakfın intihab ve ihtiyâr idüp (seçtiği) arzeyledügi ehl-i ilm ve sâhib-i fazl kimesneyi nâzır-ı vakf hazretleri işâret-i aliyyeleri ile tavsiye ve ihsan buyurula..."

Bir de Hafız-ı kütüb ve hafız-ı kütübde aranan vasıflara bir göz atalım:

“Kütüphane kurucuları vakfiyelerinde, genellikle kütüphanelerine tayin ettikleri personelin sayısını ve personelde aranması gereken vasıfları belirtirler. Vakfiyelerde üzerinde en çok durulan kütüphane görevlisi hâfız-ı kütübdür. Diğer personel ancak bir-iki satırla ve bazen de sadece adları anılarak geçildiği halde, hâfız-ı kütüblerin vasıfları, tayin ve azil şekilleri ve yapmaları gereken işler vakfiyelerde uzun uzadıya anlatılır.
Pek yaygın olmamakla beraber hâfız-ı kütüblerin bazen emîn-i kütüb, hâzin ve hâzin-i kütüb, zâbit-i kütüb, kitabdâr, kütüphaneci ve kitapçı diye de adlandırıldıkları görülmektedir.

Hâfız-ı kütüb tayini ile ilgili yapılan uygulamalardan anlaşıldığına göre hâfız-ı kütüblük ulemâ sınıfına ait bir meslektir. Maarif Nezâreti'nden Evkaf Nezâreti'ne gönderilen bir yazıda bu “hâfız-ı kütüblüğün cihât-ı ilmiyyeden olduğu cihât nizâmnâmesinin ikinci maddesinde musarrah (açıkça) olup" şeklinde ifade edilmiştir. Her şeyden önce vakıf kütüphanelerinin koleksiyonlarındaki kitapların büyük çoğunluğunun Arapça oluşu bunu gerekli kılmaktadır. Saray kütüphanesinin Fatih ve II. Bâyezid dönemlerindeki hâfız-ı kütübleri Molla Lütfi ve Atufî, yüksek dereceli medreselerde görev yapmaktaydılar. Fatih Câmii Kütüphanesi'nin kataloglarını II. Bâyezid ve Kanunî Sultan Süleyman döneminde Semaniye Medresesi müderrislerinden Muhammed b. Ali el-Fenârî ve Hacı Hasan-zâde hazırlamıştı.

Bugünkü bilgilerimize göre hâfız-ı kütüblüğe tayin edilecek kimselerde aranacak özellikler konusunda bazı şartlar ihtiva eden ilk vakfiye, Fâtih vakfiyesidir. Muhtemelen koleksiyondaki kitapların sayısındaki önemli artış "kitapların ismine ve içeriklerine vakıf olma" şartını gerekli kılmıştır. Vakfiyedeki bir kayda göre hâfız-ı kütüb "esâmi-i kütüb-i mu'tebereye ârif ve müderris ve mu'îd (yardımcısı) ve müsta'iddînin (kavrayışlı öğrenci) muhtâc oldukları kütübün tafsiline vâkıf" olacaktır. Kütüphanelerin yerleştirme düzeninde kitaplara numara verme usulünün olmayışı hâfız-ı kütüblerin aranan kitapları bulabilmeleri için kütüphanenin muhtevasına ve mevcut kitaplara vakıf olmasını gerektiriyordu. Bu niteliğe sahip bir kimsenin ulemâ sınıfından olacağı âşikârdır.”

II. Bâyezid'in, 893 (1488) tarihinde Edirne'de yaptırdığı külliyenin vakfiyesinde, hâfız-ı kütübün "mütedeyyin, mü'min ve emîn" olması istenmektedir. Kanunî Sultan Süleymân'ın, kızı Mihrimah Sultan için yaptırdığı külliyenin vakfiyesinde ise Fâtih ve Bâyezid vakfiyelerinde hâfız-ı kütübde aranan vasıfların birleştirilerek "bir recül-i 'ârif (irfan sahibi) ve sâlih-i zevi'l-maârif (irfan ehli) " şekline konulduğu görülüyor. Bedreddin Mahmud'un Kayseri'deki kütüphanesinin vakfiyesinde hâfız-ı kütübün kitapları korumaya kadir olması şartı getirilmektedir.

Feridun Bey'in İstanbul'da mektebinde kurduğu kütüphanenin vakfiyesinde hâfız-ı kütübde aranan nitelikler hem çoğaltılmış hem de renkli bir üslûpla kaleme alınmıştır:

“Bir emîn ve dindâr, müstakîm ve sâhib-vekâr (ağırbaşlı), nüsha-i emâneti rakam-ı sekâmetden berî (kusursuz) ve sahîfe-i emâneti hatt-ı hiyânetden 'ârî (hainlik düşünmeyen) kimesne tayin oluna. Ve şart itdiler ki hâfız-ı kütüb olan kimesne ilm ü maʼrifetde haberdar olup siyânet-i kütübde bî-ihtiyâr ola. Ne ân ki "ke-meseli'l-himâri yahmilü esfâren (eşeğin durumu gibidir)" makûlesinden bir câhil-i bed-kirdar (kötü huylu) olup evrâk-ı kütübü berk-i hazân (sonbahar yaprağı) gibi her tarafa perîşân eyleye”

***

Kadim dostları ve daimi öğrencileri, “Gökkubbede Hoş Bir Sadâ, İsmail E. Erünsal ile Hatırda Kalanlar” adlı bir hatıra kitabı hazırlayarak hocalarını anlatmışlar. İsmail E. Erünsal Hoca’mıza sağlıklı, uzun ömür ve eserlerinin okunup iyi anlaşılmasını temenni ederiz.