Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı (1965) filminde kadın, gerçeğin kendisi değil, yalnızca gölgesidir. Bir kopyadır Meral! Fotoğrafı ise hakikatin simgesi! Boyacı Halil’in bu fotoğrafa duyduğu derin hisler, aşkın en yüce basamağıdır.

Sanat, insanın ideaya duyduğu özlemi taşır.”
- Tarkovski, 1986

Sevmek Zamanı, Metin Erksan’ın 1965 yılı yapımı siyah-beyaz filmidir. Film, bir boyacının boş bir köşkün duvarında gördüğü kadın resmine duyduğu aşkı anlatır. Her gün o köşke girer boyacı ve hiç kımıldamadan uzun uzun seyreder resmi. Boyacının tutkusu, kadının kendisine değil, onun büyülü yansımasına yöneliktir:

Hayır. Benimle resmin arasına girme. İstemiyorum seni. Ben senin sadece resmine aşığım!” (Erksan, 1965)

Sanat ile gerçeklik arasındaki sınırlar nerede başlar, nerede biter? Ne kadardır, imge ile hakikat arasındaki o uzun ya da kısa mesafe? İnsan niçin tabiatın bahşettiği bir ânın görüntüsüne, niçin murassa bir mısraya, titizlikle dokunmuş estetik metne ya da niçin kuyumcu maharetiyle işlenmiş tarihî bir ulu mabede vurulur? Niçin, peki?

Sevmek Zamanı

Aslında insan ne gerçekliğin sınırlarını zorlayan bir tabloya ne albenisi yüksek bir fotoğrafa ne lirizmin zirvesindeki bir besteye tutulur. Ne de çağları aşan, zamansızlaşan, diyonzik zevk uyandıran bir sanat eserine... İnsan bir gözlemci olarak estetik formun ardında titreşip duran, tüm güzelliklerin özünü barındıran, ezelî, nihayetsiz “idea”ya âşık olur. Şafak vakti tılsımlı gülümseyişiyle doğan idealara… Bir büyüde sürer insan ideaların izini. Kusursuz mücessem bir varlık belirir zihninde. Öyle ki tüm çirkinliklerden, tüm eksikliklerden, noksanlıklardan arındırılmış bir varlıktır bu. Gördüğü şey, gerçeğin kendisi değil, ebedî güzellikten düşmüş küçük bir kıvılcımdır. Saf ve lekesiz... Evet, seyrine daldığı şey ideaların pırıltılı yakamozudur.

Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı (1965) filminde kadın, gerçeğin kendisi değil, yalnızca gölgesidir. Bir kopyadır Meral! Fotoğrafı ise hakikatin simgesi! Boyacı Halil’in bu fotoğrafa duyduğu derin hisler, aşkın en yüce basamağıdır. Tikel güzelliklerden uzaklaşıp eksilmez, çürümez, solmaz tümel idea’ya yükselir. Değişmez, aslî ve saf güzelliğin ide’sine… Bu, Halil’in içsel arınmasıyla somuttan soyuta, görünenden öze geçişidir.

Resminle ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. İnanamadım, ikinci kez zorlukla baktım resmine. Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. Nihayet değişmezi bulmuştum.” (Erksan, 1965)

Platon, Batı metafiziğinin kurucusu kabul edilir. Evrenin sürekli bir değişim ve akış içinde olduğunu ve hiçbir şeyin sabit kalmadığını özetleyen Herakleitos’un “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” öğretisinden ilhâm alarak idealar kuramını geliştirir. Antik çağın düşünen adamı şöyle akıl yürütür: Mademki evrende değişmeyen hiçbir şey yoktur, o hâlde göreceli gerçeklerin ilk’siz, sonsuz, değişmeyip hep aynı kalan asıllarının olması lâzım.

Mağara Alegorisi 3

Platon’a göre; iki türlü evren vardır: fenomenler ve idealar evreni… Görünen dünya fenomenler evrenidir. İçinde yaşadığımız nesneler evreni; dokunduğumuz, işittiğimiz, kokladığımız, gülüp ağladığımız… İdealar ise her şeyin aslının bulunduğu evrendir. Görünenler âlemi, idealar evreninin bir kopyası, bir gölgesidir. Temsillerin ve metaforların dünyasıdır fenomenler evreni. Yansımadır bu dünya! Yalnızca bir yanılsama! Bu yüzden yanıltıcıdır. Her gelen geçenin bakıp geçtiği, insanı oyalayıp duran bir pencere! O hâlde her şeyin hakikati burada değil başka bir evrendedir. Görünüşler dünyasının bilgisine, bu evrenin beş duyusuyla varıldığı için bu bir doxa’dır, sanıdır, zandır, aldatıcıdır.

Platon duyuların yanıltıcılığını Devlet adlı eserinde mağara alegorisiyle izah eder: İnsanlar zincire vurulmuştur mağarada! Çocukluklarından itibaren hem ayaklarından hem boyunlarından zincire vurulmuş! Kımıldayamaz hâldeler. Tam arkalarında bir ateş parıldar. Ateşin ışığı mağaranın duvarına gölgeler düşürür. Ve o tutuklular, gölgesi düşen kuklaların kendisini değil, duvara yansıyan suretlerini görür. Bulanık kopyalarını varlığın! Mahkûmlar için gerçek, işte bu çarpıtılmış yansımanın ötesine geçmez. Çünkü hiçbir zaman bin bir hevesle giyinen bir ağacı, göğün yücelerine görkemle ve ağır adımlarla süzülen bir kartalı, her gün kızıl velveleyle doğan güneşi tecrübe etmemişlerdir.

Diyaloglar halinde ilerleyen Devlet’te Platon akıl hocası Sokrates’i şöyle konuşturuyor:

- Şimdi, sevgili Glaukon, bu benzetmeyi demin söylediklerimize uyduralım. Görünen dünya mağara zindanı olsun. Mağarayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı. Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. (…) Herhalde benim düşünceme göre kavranan dünyanın sınırlarında “iyi” ideası vardır. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de, dünyada iyi ve güzel ne varsa, hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir (Platon, 2019, s. 234- 235).

İngiliz filozof Alfred North Whitehead, Batı felsefesi tarihini, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibaret sayar. Düşünsel her söz, ortaya atılan her düşünce ya bir biçimde Platon’a çıkar, ya da onun geleceğe uzanan parmaklarının arasından yeni bir felsefî teori olarak fışkırır.

Platon, mağara benzetmesiyle hakikatin duyularda değil, akılda aranması gerektiğini gösterir. Çünkü duyular kesin bilgi vermez; aldatıcıdır, göreceli. On birinci yüzyılın müceddidi diye bilinen Gazâlî de öyle bir sonuca varır. Derin bir şüphe krizine düşen Gazâlî, gölgenin sabit gibi görünmesine rağmen güneşin hareketiyle yer değiştirdiğini fark edince şöyle sorar: “Duyularım beni aldatıyor, ya aklım da yanılıyorsa?” diye çok boyutlu şüphe sancısı çeker. Ondan yaklaşık altı asır sonra, modern felsefenin kurucularından Descartes da aynı şüphe ıstırabı yaşamaz mı? Ne var ki Descartes aklın varlığını, kendi varlığının delili olarak görür ve o meşhur hükme varır: “Düşünüyorum, öyleyse varım!”

Mağara Alegorisi 2

Platon’a göre mutlak iyinin, saf hakikatin alanı olan idealar evreninin bilgisine yalnızca akıl aracılığıyla erişilebilir. Dolayısıyla doğru bilginin kaynağı akıldır. Ruhun aslı da idealar âlemindendir. İnsan zihnini dünyaya geldiğinde boş bir levha (tabula rasa) olarak gören John Locke’un aksine Platon’da, bilmek hatırlamaktır. Bu yüzden ruh beden kafesinden kurtulup özüne dönmeyi arzular. İdealar evrenine görüntüler dünyasından, ancak her türlü kötülükten arınarak saydamlaşmış bir ruh vasıtasıyla ulaşılabilir. Tarkovski sineması da görünenden öze, fenomenlerin ötesine uzanan bir yol sunar. Ona göre sanat, insanı sadece ölüme değil, kendi iç dünyasının en gizli köşelerine hazırlayan bir araçtır.

Değişimin sürekli olduğunu savunan Herakleitos ile aynı çağda yaşayan Parmenides, değişimin bir yanılsama ve gerçekliğin tek ve değişmez olduğunu savunur. Erksan, Sevmek Zamanı’nda “görünüş ile gerçeklik” ayrımını işlerken görünenin değişebileceğini, değişeninse çirkinleşebileceğini vurgular. Filmde hep aynı güzellikle, aynı merhametle bakan fotoğraf, değişen dünyanın değil değişmeyenin timsâli olarak sunulur. Erksan, Meral’in duvardaki fotoğrafını hiç değişmeyen, hep aynı kalan büyülü bir âlemin metaforuna dönüştürür; böylece sanatı, Platon’un idealar kuramıyla aynı zeminde buluştur:

Resmin benim içime bakıyordu. Benim kendimi görüyordu. Bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı.” (Erksan, 1965).

Platon’a göre, gölgelerinin cümbüşüyle ve hipnotik oyunlarıyla oyalanmayıp mağaranın dışına çıkma cesaretini gösterenler, hakikatin bilgisine ererler. Saflaşmış ruhuyla soyut güzelliğin ide’sine yönelmiş Boyacı Halil’in nidası, mağaranın dışından yankılanır:

Olmayan bir şeyi nasıl söylerim? Niçin beni anlamamakta ısrar ediyorsun? Ben senin resmine âşığım işte hepsi bu kadar!” (Erksan, 1965).

Halil’in kararlı sesi, “Türkçenin içinde bir eski çağ trajedisi” gibi dövünüp duran Fuzûlî’nin kahramanı Mecnûn’da aks-i sedasını bulur: “Sen Leyla isen bendeki Leyla kim?” İşte bu keskin itirazdır ki sarsar sanatseveri, derinden! Çölün kubbesinde çınlayan bu soluk, bu Leyla’dan geçme faslı, aslında başka bir şeyin, Mevlâ’ya ulaşmanın müjdecisidir. Bu sualin göğe fırlatılan kristal kadehi, tüm Narkisos’ların sırını yerle bir eder, aniden! Beklenmedik bu kırılma, bu hesapsız geçiş, Fuzûlî’nin eserini; Gencelî Nizâmî’nin ve Alî Şîr Nevâî’nin ebediyetin aynasına düşen akislerini delip geçer. Aynı kararlılık Boyacı Halil’de de neşvünemâ bulur:

Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.” (Erksan, 1965).

Filmini çekme hayâli uğruna eşyalarını satan yönetmen Metin Erksan, Sevmek Zamanı’nın dramatik kurgusunu ve diyaloglarını ustalıkla örmüştür. Ne var ki film, mağaradakilerin ilgisini çekmediğinden gösterime dahi girememiştir. Zamanla taşıdığı yeni sinema dili fark edilmiş ve kült filmler arasına yükselmiştir. 2015’te Sinema Yazarları Derneği tarafından Türk sinemasının en iyi üçüncü filmi seçilmiştir.

- Sen ben yokken resmimi sevdin. İşte ben varım artık. Resmin aslı benim. Bundan sonra ikimiz bu sevgiyi paylaşacağız. Bu aşkın ayrısı bana ait.

- Sakın benim dünyama girmeye kalkma, yoksa merhametsizce yıkmaya kalkarsın onu (Erksan, 1965).

Sevmek Zamanı, sûretten öze, müşahhastan mücerrede uzanan bir ruh yolculuğunun beyaz perdeye düşmüş estetik hâlidir. Filmin ana karakterinin resme yönelimi, insanın ebedî olanla kurduğu görünmez bağın sanatsal izdüşümüdür.

Leyla Yıldız

Kaynakça:

Platon, (2019). Devlet, (Çev.: Sebahattin Eyüboğlu- M. Ali Cimcoz), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. (Özgün adı: Politeia).

Erksan, M. (Yönetmen). (1965). Sevmek zamanı [Film]. Troya Film.