Yedi Güzel Adam'a hâmîlik ve ağabeylik yapmış, bitimsiz bir saygı duyduğu 'Gönül Adamı' Fethi Gemuhluoğlu'nun 'Dostluk' sırrına ermiş, duruşun ve direnişin kalemi Nuri Pakdil yazmayı 'bir bakıma savaşmak' olarak görmüştür. Bu durum daha lise yıllarında çıkardığı 'Hamle' dergisinde de pek çok dava delisi şair ve yazarı bir araya topladığı 'Sabır Üssü' olarak görülen 'Edebiyat' dergisinde de Otel Gören Defterler’den Batı Notları’na, Bağlanma’dan Klas Duruş’a, Biat’tan Bir Yazarın Notları’na kadar kaleme aldığı pek çok eserde de böyledir. “Kalem, benim 'kale'm!” - “Doğrudur. Hiçbir dizgi, düzelti yanlışı yok.”- sözü tam da bu durumu ifade etmek için söylenmiş olmalı. Nuri Pakdil için kalem hakikatin sarsılmaz kalesi, yazmaksa o kaleden ayrılmadan verilen onurlu bir savaştır.

Nuri Pakdil’e göre yazar sadece yazmakla kalmaz aynı zamanda yaşar, mücadele eder ve tanıklıkta bulunur. “Benim kalemim yürüyüş hâlindedir.” ifadesi onun yazı anlayışının özüdür aslında. Ona göre kalem sabit durmaz, durmamalıdır. Kalem de düşünce gibi hareket eder, hayat gibi değişir, mücadele gibi sürer. Yazmak onun için masa başında yapılan bir eylemden ziyade hayatın içinde sürdürülen bir yürüyüştür. Bu yürüyüş aynı zamanda bir direniştir. Ancak bu direniş yalnızca dış dünyayı kapsamaz. İnsanın kendi dağılmasına, kendi yabancılaşmasına karşı verdiği iç mücadeledir. “Yazmak, bir bakıma savaşmaktır.” cümlesi edebî bir slogan olmaktan öteye hayatî bir tavır olarak çıkar karşımıza. Onun dünyasında yazı insanın kendini ifade etme biçiminden ziyade insanın kendini inşa ve ihya etme yolculuğudur. Onu anlatmaya çalışmak biraz da onun açtığı yolda yürüme cesaretini gösterebilmektir. Nuri Pakdil sadece yazan biri olarak göremeyiz. O, yazdıklarının içinde yaşayan hatta yazdıklarıyla kendini kuran bir karakter abidesidir.

Nuri Pakdil’i okumak her şeyden önce samimi bir emek ve tavizsiz bir gayret gerektirir. Zira onu okumak bir düşünce biçiminin, bir hayat felsefesinin içine girmektir. Onun eserleri yavaş yavaş ve sindirilerek okunmalıdır. Onu ilk okuduğum günü hatırlıyorum. Zihnim kurcalanmış, sayfalar arasında kaybolmuştum. Bir metnin karşısında bu kadar durduğumu, bu kadar geri dönüp yeniden okuduğumu pek hatırlamıyorum. Cümleler akıp gitmiyor, aksine beni durduruyordu. Sanki metni ben okumuyordum da metin beni yokluyordu. O gün her metinin okunmadığını, bazı metinlerin insanı okuduğunu fark ettim. Çünkü karşımda alışılmış bir metin yoktu. Ne kolay okunuyordu ne de hemen anlaşılıyordu. Nuri Pakdil’in metinlerinin sorumluluk bilinciyle ciddiye alınarak okunması gerektiğini o vakit anladım. O, okurdan emek, gayret ve çaba istiyordu. Hem haklıdır hem de hakkıdır.

Nuri Pakdil’i anlamak için düşüncelerinin yanında bıraktığı metinlere de bakmak gerekir. Onun kitapları birer duruş metinleridir. Kitaplarında insanın kendini, inancını ve yönünü kaybetmeden var olma çabasını anlatır. Bu kitaplar üzerinde durulmak ve düşünülmek için yazılmış metinlerdir. Her biri okura bir tavır, bir sorumluluk ve bir bakış bırakır. Nuri Pakdil’in metinlerine girildiğinde ilk hissedilen derin bir sarsıntıdır. Cümleler okurun önünden akıp gitmez. Onu durdurur, düşündürür, hatta yer yer geri çeker. Onun yazısında okur pasif kalamaz. Tam tersine metnin bir parçası hâline gelir. Bu yüzden onun metinleri sadece okunmaz. İçine girilir, içinde yürünür, hatta zaman zaman içinde kaybolunur. Şair Mürsel Sönmez, onun metinleri için "Kırılması zor bir cevize benzer ama vitamin değeri çok yüksektir.” ifadelerini kullanır, ayrıca ‘oksijen’ ve ‘ilham kaynağı’ değerlendirmesinde bulunur. “Doğrudur. Hiçbir abartı yoktur, yanlış yoktur.”

Nuri Pakdil dilini metinlerindeki düşünce yoğunluğunu taşıyacak şekilde kurgulamıştır. Gösterişli değildir mesela, süs peşinde asla koşmaz. Yoğun, keskin ve yer yer şiire yaklaşan bir yapısı vardır. Cümleleri bazen kısa ve serttir, bazen uzun ve akışkan. Metinler bazen iç içe geçer. Ama o her durumda samimidir. Edebiyatı hiçbir zaman yalnızca estetik bir alan olarak görmemiştir Nuri Pakdil. Onun için güzel olan aynı zamanda doğru ve sorumlu olmalıdır. Aksi hâlde güzellik boş bir süs olmaktan öteye geçmez. Onun metinleri okuru sadece etkilemekle kalmaz. Aynı zamanda rahatsız eder, sorgulatır, tavır almaya zorlar. O tavır ki netlik, sadakat ve sorumluluk ister.

Nuri Pakdil için metin bir yüzleşme alanıdır. Bu yüzleşmenin merkezinde de insan vardır. O, modern dünyanın hızında parçalanan, anlamını kaybeden ve kendi özünden uzaklaştırılan bir insandan bahseder. Onun en sert ve en çarpıcı cümlelerinden biri olan “İnsan! Seni savunuyorum, sana karşı!” ifadesi çok önemlidir. Burada insan hem korunur hem de sorgulanır. Çünkü insan sadece var olduğu için değerli olamaz, olmamalıdır. Kendini koruyabildiği, hakikate sadık kalabildiği ölçüde anlam kazanır insan. Bu noktada onun temel iddiası “İnsan, hakikatin peşinden gitmeli.” fikri ortaya çıkar. Bu durum bilincin en net ifadesidir. Nitekim hakikat, bir yerde de -sonucu ne olursa olsun- onunla yaşamayı göze almayı gerektirir. Nuri Pakdil’in insanı, sürekli bir yük taşıyan, sürekli bir anlam arayışı içinde olan bir özne olarak karşımıza çıkar. Bu öznenin en önemli alanı ise eylemdir. Nuri Pakdil için düşünce, eylemle tamamlanmadıkça eksiktir. Söz ve eylem birbirini kesinlikle tamamlamalıdır. O, insanın bütün varoluşunu bir doğruluk sınavına tâbi tutar. Söylenen her şey, ancak yaşandığında gerçek olur. Aksi hâlde söz, sadece boşlukta asılı kalan bir ses olmaktan öteye geçemez. Doğrudur.

Modern dünya insanı hızla tüketen, onu yüzeyde bırakan ve derinlikten uzaklaştıran bir yapıya sahiptir. Nuri Pakdil bu yapıya karşı insanın iç bütünlüğünü savunur. Bu savunmanın merkezinde ise kalp vardır. Onun düşünce dünyasında insan önce kalbiyle vardır. Ona göre kalp, duyguların merkezi olduğu kadar anlam dünyasının da merkezidir. “İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır. Ne emek ne ekmek; önce kalbimiz bozuluyor çünkü.” sözü modern hayatın madde merkezli yapısına karşı kurulmuş en net karşı çıkışlardan biridir. Bu ifade insanın önce iç dünyasını koruması gerektiğini vurgular. Zira içi dağılmış bir insanın dışarıda kurabileceği hiçbir şey sağlam kalamaz. İç dünya vurgusu aynı zamanda bir bilinç çağrısıdır. Açık bir davetiyedir.

Nuri Pakdil Müslüman’ın sürekli bir bilinç, eylem ve sorumluluk hâli içinde olması gerektiğini her daim vurgular. Bu kapsamda Kudüs sevgisini imanın gereği olarak değerlendiren Nuri Pakdil, her Müslüman’ın Kudüs’ü tekrar hürriyetine kavuşturmak için çalışması gerektiğini savunur. Kudüs onun medeniyet tasavvurunun merkezindedir. “Kudüs tüm insanlığın ortak vicdanıdır.” derken bir coğrafyadan ziyade insanlığın ortak hafızasını ortaya koyar. "Yüreğimizin yarısı Mekke'dir, geri kalanı da Medine'dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır." sözü onu bu duruşunun en güzel ifadelerindendir. “Anneler ve Kudüsler”i hatırlatmaya bile gerek yok sanırım. Okudukça, onun anne sevgisi ve Kudüs davasını nasıl bir gördüğünü satır satır, hece hece fark edersiniz. Anne ve Kudüs: yan yana ne kadar da güzel…

Fikirlerinin özünü ve kaleminin gücünü köklerden alıp Hakk'ın ve hakikatin gelecekte hâkim olacağına kesin bir şekilde inanarak, insanın kalbine dokunan yazılar kaleme alan Nuri Pakdil'i her daim okumalı ve anlamaya çalışmalıyız. Onun davasını hayallerimizde de hayatımızda da yaşamak, yaşatmak hepimiz için vazgeçilmez bir ihtiyaç, yerine getirilmesi gereken mühim bir vazifedir. Nitekim onun direniş kalemi susmak için değil uyandırmak için vardır. Ve o kalem ki hâlâ yürüyüş hâlindedir...

"Yürü kardeşim / Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin."

(Bir Nokta Dergisi Sayı 296, Eylül 2026)