A- Sanat ve Seyr ü Sefer
L. Y: Sedat Anar kimdir, tek bir cümleyle özetleyecek olsanız ne söylersiniz?
S. A: Sedat Anar, ‘ne öğrenirse öğrenirsin her zaman öğrenilecek bir şey vardıra inanan ve ömrünün sonuna kadar da öğrenme heveslisi bir müzisyen ve yazar.’
L. Y: Sedat Anar müzikte hangi boşluğu dolduruyor, hangi yaraya dokunuyor sizce?
S. A: İlk yola çıktığımda varolan bir şeylerin aynısını yapmak istemedim. Tasavvuf müziği yani eskilerin dini müzik dediği şeyi yapmaya çalıştım. Sonra müziği tarz ve isimlendirmenin de yanlış olduğunu zamanla anladım. Mutasavvıf şairlerin şiirlerine besteler yaptım. Usta olarak gördüğüm Mahler’in “Gelenek, geçmişin külüne tapmak değildir, ateşi söndürmemektir” sözünden ve Hz. Mevlana’nın “Yeni şeyler söylemek zamanı” sözünden ilhamla ve feyz ile yoluma devam ettim. Amak-ı Hayâl albümüm çıkınca birçok müzik yazarı sufi, etnik, World, deneysel hatta alternatif müzik olarak tanımladı. Bu çok hoşuma gitti. Sanatta bir kalıba sığmamak ne güzeldir. Enstrümantal besteler de yapıp kaydettim. Ez cümle Sedat Anar, ilk dinlenildiğinde beğenilmeyip sonraki dinlemelerde dinleyicinin hem kalbine hem aklına dokunan bir müzik yaptı diyebilirim. Sanatın iyisi insanı düşünmeye sevk eder. Bunun için de ruhun duyduğu görünmeyenin ötesine geçmek ister müzik. Bunun için bütüm çabam. Tarihteki ilk müzisyen kendisini insanlara dinletmek için müzik yapmadı. O, bir arayıştaydı. Arayışına müzik yaptı. Bu yüzden müzisyen ve besteci üreteceğini üretir. Sonrası dinleyicidedir. Neyzen Niyazi Sayın “Musıkimizden maksat iyi insan olmaktır” der.
L. Y: Elmalılı Ümmî Sinan, Âşık Sümmanî, Aziz Mahmud Hüdayî, Yunus Emre, Salih Baba, Filibeli Ahmed Hilmi, Yaman Dede, Mevlânâ, Şeyh Gâlib ve Neyzen Tevfik gibi klasik edebiyat ve tasavvuf geleneğinin önemli şairlerine besteler yapıyorsunuz. Sizi onların dünyasına çeken nedir?
S. A: Benim hep söylediğim bir şey var. Ben ölenlerin değil, hiç ölmeyenlerin şiirlerine besteler yapıyorum. Saydığınız isimler de tam olarak öyle. Dünya heveslerini bir kenara bırakmış. Seyr-ü Suluk’unu tamamlamış mutasavvıfların şiirleri, yani söyledikleri bir nevi Allah’ın lisanıdır. On beş yıldan fazladır divan okuyorum. Birçok mutasavvıfın benzer şiirler yazdığını gördüm. Sonradan tasavvuf tarihi konusunda ustam olarak gördüğüm Mustafa Özdamar hocama bunun sebebini sordum. Hoca “o şiirler bir mertebeden sonra yazılan şiirlerdir. Allah’a yakınlaşmanın sonucunda yazılan şiirler” dediğinde kafamda ışıklar yandı. Yani her dem Allah ile hemhal olanların şiirleri nasıl kötü olsun ki? Açın bir Yunus Emre şiiri okuyun tek başınıza. Başlı başına muhteşem bir ahenkle örülüdür şiir. Şiirin kendisinin bir soundu var. E bana kalan da o ahenkli şiire müzik elbisesini giydirmek. İşte bunun lezzetini çağdaş şairlerden alamadığım için sufi şairlerin şiirlerine kafa yordum hep. Arada Enis Batur gibi çok sevdiğim şairlerin şiirlerine de besteler yaptım. Çağdaş şairlerden Asuman Susam, Çiğdem Sezer gibi şairlerin şiirlerine de besteler yaptım. Yakın zamanda kaydedeceğim.
L. Y: Feridüddin Attâr diyor ki: “Ummandan gelen yağmur bulutları gibi var da sefere çık. Seyahat etmeden inci olamazsın.” Siz de santurun ruhuna erişebilmek için defalarca, tâ Tebriz’lere kadar gittiniz. Peki, o yolculuklar olmasaydı… İçinizdeki cevher bir yolunu bulup yine de çıkar mıydı, yoksa o inci sonsuza dek kabuğunun içinde mi kalırdı?
S. A: O yolculuklar olmasaydı; Hacettepe Üniversitesi Tarih bölümünü bitirip muhtemelen bir öğretmen olarak hayatıma devam edip bir köşede sessizce hayatıma devam ederdim. Santurun sesini ilk duyduğumda mest olmuştum. Santur için Ankara’dan Tebriz’e bir günlük otobüs yolculuğu yaptım. Defalarca gidiş gelişler yaptım. Bir yıldan fazla zaman geçirdim. Öğrenciydim o zamanlar ve param yoktu. Rahmetli Mehmet Anar abimin desteğiyle yola düştüm. Ailemde Mehmet abim dışındakiler “müzisyen olup aç kalacağımı” söyleyip duruyordu hep. Bense gezmeye devam ettim hep. Afganistan’a kadar gittim o dönemler. Yeni dünyalar, yeni insanlar tanıdım. Sonra müzikte yol aldım ve para kazanmaya başladım. Günümü okuyarak ve enstrümanlarıma çalışarak geçiriyordum. Sonra emeğimin karşılığını aldım. Otuzdan fazla ülkede konser yaptım. Sanatta dünyaya açılmanın yolu dünyayı bilmekten ve anlamaya çalışmaktan geçer. Bazen yazar arkadaşlarımla oturuyorum. “Kitaplarımız neden başka dillere çevrilmiyor” diye yakınıyorlar. Onlara ilk sorum herhangi bir komşu ülkemizden çağdaş yazar okudun mu? Oluyor. Bırakın okumayı isimlerini bile bilmiyorlar. Halbuki Türkçe’ye çevrilmiş muhteşem yazarlar var. Sen daha komşu ülkenin edebiyatı hakkında bir şey bilmezken dünya seni ne yapsın? Tabii bunun daha ileri hali Türkiye’deki diğer yazarları bile okumamak. Tavanı çökmüş tekne gibi sahilde dünyaya açılmayı bekliyorlar.
L. Y: Aragon, Kafka, Rilke, Camus, İlhan Berk, Ülkü Tamer, Gülten Akın gibi pek çok ismi okudunuz; Hilmi Yavuz, Dağlarca ve Enis Batur’a ise özel bir ilgi duyuyorsunuz. Bu okuma serüveni sizi hangi limanlara ulaştırdı?
S. A: Şiir, benim şifam. Geçen yıl sırtımda bir rahatsızlığım vardı. Ameliyat olmam gerekti. Ameliyata girmeden önce Enis Batur’un Kandil ve Dağlarca’nın Çocuk ve Allah’ını okudum. Canım abim Mehmet Anar vefat ettiğinde bir ay enstrüman çalamadım ama şiir okudum bana şifa veriyor şiir. Eşim Damla’ya her gün muhakkak bir şiir okurum. Mahmud Derviş’in çok sevdiğim bir sözü var. “Zor zamanda şiir mezarlık üstünde açan bir çiçektir”

L. Y: Size ilaç gibi gelen “yalnızlık çininizi çatlatmadan,” sabahtan akşama kadar yoğun bir şekilde kitap okuyup müzik yaptığınız bir dönemde, Âmâk-ı Hayâl’deki tüm şiirleri bestelediniz. Peki, bir kitaptan albüm çıkarma fikri nasıl doğdu?
S. A: Ensemble Galatia diye Ortaçağ müziği yapan bir grup var. Kalan müzikten albümleri var hatta ben de santurumla konuk sanatçı olmuştum. O gruptan Selçuk Dalar diye bir ağabeyim vardı. Onun önerisiyle okudum kitabı. Hatta akşam başladım ve bitirdim o gece. Santurumun başına geçip şiirleri bestelemeye başladım. Kitap ruhuma dokunmuştu. Seyyah-ı Avare bestemle uçup gitmiştim o akşam. O kadar tekrar tekrar çaldım ki alt komşum karakola şikâyet etmiş beni. Sabahı da karakolda geçirmiştim. Ama değerdi. 🙂
L. Y: Şeyh Gâlib, santur tahtasını, içinde barındırdığı nağmeler ve üzerindeki çivi ile mendillerle birlikte bin bir kilitli hazine sandığına benzetir. Santurun tınısı, gönül telinize d’okunup sizin ruhunuzda saklı sesleri açığa çıkarıyormuş. Ne menem bir şeydir bu santur, Sedat Bey?
S. A: Santurun sesini duyduğumda içimde gizli kalmış tınıların olduğunun farkına vardım. Bu yüzden üniversiteyi bırakıp Tebriz’e gittim. Her şey duymakla ilgili. Mevleviler sema der. Duyulan her sesin Allah’ın sesi olduğuna inanırlar. Ben santurda Allah’ın sesini duyarım.
L. Y: Meshkatian, yağmurlu bir günde penceresinin önündeki ağaçtan düşen bir yaprağın rüzgâr tarafından yavaşlatıldığı anı gözlemler; binlerce düşen yaprak arasında o tek yaprağın düşüşünde sonbaharın hüznünü hisseder ve Khazan adındaki muazzam besteyi ortaya çıkarır. Sizin Yapraklar Düşerken bestenizin ilham kaynağı da böyle bir an mıydı?
S. A: Evet. Şu dize ölümü ne güzel anlatır. “Bir yaprak kendi gölgesinin üzerine düşüyor” Sonrasını merak ediyorsanız bestemi dinleyebilirsiniz.
L. Y: Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını okurken, tanıdığınız Butimar kuşu için Belagat albümünde bir beste yaptınız. Dayınızın kahverengi güvercinlerinden ilhamla, çok sevilen Kaf ve Anka bestesini ortaya çıkardınız. Peki, kuşlar sizin muhayyel aleminizde ne zaman uçmaya başladı?
S. A: Çocukluğumdan beri. Sonrasında Olivier Messianı tanıyarak zirveye çıktı bu sevgim.
L. Y: Belagat, A’mak-ı Hayâl, Âşık Ölmez -Yunus’un İzinden, Çağırıram Dost, Ehl-i Beyt Besteleri, Ayrı Dilden Aynı Gönülden, Sûfî, Sırr-ı Kudüs (Film Müzikleri) ve Rubab albümleri… 2016’da Türkiye Yazarlar Birliği tarafından müzik dalında ödüllendirildiniz. Böylesine özgün ve iz bırakan albümlere nasıl ulaştınız? Aramakla bulunmaz; ama bulanlar hep arayanlar mıdır?
S. A: Az uyuyarak ve deli gibi çalışarak. Bir hadisti galiba: “İşini ibadet eder gibi yap.” Bayılırım bu söze.
L. Y: “Sanatın eliti olmaz.” diyorsunuz. Bununla ne demek istiyorsunuz?
S. A: Saçmalamayı kesin diyorum 🙂. Cazı Amerika’da pirinç tarlasında çalışan siyahiler bulurken Türkiye’de cazın elit olması gibi saçma sapan bir durum derim. Beethoven ve Mozart’ı desteklemeyip çingene müziğini destekleyen bir kral olsaydı eğer o dönem, şu an çingene müziği elitti. Sanat herkes içindir. Bir kesime ait değildir.
L. Y: Hep ayakları gördüğünüz; umudunuzun, hüznünüzün, gözyaşınızın bozuk paralar gibi önünüze düştüğü ve içinden çöp arabası geçtiği o sahneleri özlüyor musunuz?
S. A:Tam anlamıyla özlüyorum diyemem. Çünkü çok zor günler geçirdiğim günlerdi. Çok parasız ve yaşama koşullarımın zor olduğu zamanlardı. Ama bana hayatı öğrettiği için hatırladıkça hüzünlenirim. Bu dünyada şunu öğrendim. Gezgin olan, okuyan ve insanlar içinde vakit geçirenler hayatı daha çabuk öğreniyor. Bir siyasetçi bile sokağı bilmeden ve sokağa inmeden sokağı bilemez.
B- Zaaflar ve İtiraflar
L. Y: Hâlâ bir kilo fıstıklı baklavayı bir oturuşta yiyebiliyor musunuz?
S. A: Maalesef yiyemiyorum artık. O baklavaları yiye yiye şeker hastası oldum. Önceden de şeker hastasıydım ama ileri seviyede değildi. En son üç ay önce, Gaziantep’e iki dilim baklava yedim.
L. Y: Misafirliğe gittiğiniz evlerden kitap çalma iptilası hâlâ sürüyor mu? Kütüphanesi olan dostlar sizi hâlâ gönül rahatlığıyla çağırabiliyor mu?
S. A: İşler değişti artık. Dostlarım bu huyumu sevdiler. Kendileri al diyorlar. İki ay önce Zeynep Sayın Hocamın kütüphanesinden on kitap aldım. Geçen hafta da mimar olan Neslihan ablamın kütüphanesinden otuz kitap aldım. Zeynep Hoca da Neslihan abla da kitapları ne kadar çok sevdiğimi biliyorlar. Benim müzikten daha çok okumayla vakit geçirdiğimi biliyorlar çünkü. Mutlu oluyorlar. Kütüphanesinden kitap almamı isteyen dostlarıma duyurulur bu arada 🙂
L. Y: Şiir kitaplarının ilk baskılarını bulma merakınız nereden geliyor?
S. A: 2010’da başladı. O zamanlar insanların böyle merakları yoktu. İmzalı kitap ucuzdu hatta. Okuyacağım şiir kitapların ilk baskısını hatasıyla ve şairin ilk eline aldığı andaki gibi heyecanla ve tatla okumak bana çok iyi geliyor. Bu merak öyle başladı ve devam ediyor.
L. Y: Simit alacak parayı güç bela bulurken, santur peşinden İran’a gitme cesaretini nasıl buldunuz kendinizde?
S. A: Yağmur yağmaya karar verdiğinde ne engelleyebilir bunu. Gökyüzü dur, yağma! diyemez. Benim de ruhum santur sesiyle kabının dışına taşmıştı. Ayrıca çok kolay da olmadı. Sokakname kitabımda detaylı anlatıyorum. Abimin ve arkadaşlarımın maddi yardımları oldu. Ve bir süre sonra İran’dan erbane ve santur getirip Ankara’daki müzik mağazalarına satarak devam etti seyahatim.
L. Y: Tunalı Hilmi Caddesi dediğimizde, hafızanızda hangi gün, hangi anı belirir?
S. A: Dedemin vefat haberini öğrendiğimde otobüs bileti almak için santur çaldığım zaman gelir aklıma.
L.Y: İnsan yalnızlık gömleğini bir valize koyup ara sıra çekip gitmeli mi? Nereye?
S. A: On sene önce gitsin derdim ama şu an demem. İnsan kalabalık içinde de yalnız kalabilir. Dağ başına gidip ruhumuzla baş başa kalmak kolay. Asıl zor olan kalabalık içinde ruhumuzla baş başa kalmak. Binlerce kişinin geçtiği sokaklarda santur çalarak bu deneyimi yaşadım ve öğrendim. Tabii ki sessizliğe ihtiyacı vardır insanın ama illa yalnızlık gömleğini bir valize koymasına gerek yok. Metin Altıok “Yalnızlık devrik bir mezar taşıdır” diyor. Bunu şöyle şerh edebilirim. Yalnızlığa hiçbir zaman erişemeyiz. İnsanız çünkü aklımızda ve kalbimizde hep birileri var ve konuşuyor ve bizi meşgul ediyor. O yüzden yalnızlık Allah’a mahsustur derim. Ne güzel sözdür değil mi?
L. Y: Baba Tahir’den ezberinizde olan bir deyişten hareketle sormak istiyorum: İlim sizi cezbetti, bir denizin kıyısına getirdi. Vecd içinde o denize düşürdü ve sizi boğulmaya terk etti. Ama siz o denizde boğulmadınız, yüzdünüz. Bunu nasıl başardınız?
S. A: Eşrefoğlu Rumi “Aşıklar dert arar derman içinde” der. Mısri “derman arardım derdime derdim bana dermanmış” der. Mevlâna ‘iyileşmek için önce hasta olmak gerek’ der. Hasan lutfi şuşud “inkisarı aziz tut hüznün kadrini bil” der.
Şah Hatayi “bir derdim var bin derman değişmem der” Şemseddin Mısri “Kahrı da hoş lütfu hoş” der. Yani yüzmedim, boğuldum. Korkmadım çünkü. Osman Kemali Baba “Varlığından utan tanı rabbini” der. Benim çabam da budur. Rabbi tanımak için boğulmaktan korkmamak
C- “Neden” ve “Nasıl” Soruları
L. Y: Halfeti’de Sohrap Sepehri için “Butimar’ın feryadına, Sohrap’ın sesine, kederli bir santur tınısı ile kulak verelim...” tanıtımıyla Suyun Ayak Sesi adlı enstrümantal besteyi yaptınız. ‘Bir şair olarak dünyaya gelsem, Sohrap Sepehri olmak isterim.’ diyorsunuz. Neden?
S. A: Bir şairin hayatı en kötü şiiridir demiş Sezai Sarıoğlu. Oysa Sohrab’ın hayatı onun en güzel şiiridir. O şiirleri kadar hayatıyla da bana çok şey öğretmiştir. Eşim Damla hatıratını (henüz yolcuyum) çevirdi. Okuyun derim.
L. Y: Halfeti’de cura eşliğinde Mahzunî Şerif dinlerken, ineklerinizi yemeden içmeden kesmişsiniz. Neden?
S. A: Bu bir espriydi ama. Annem derdi hep. ‘İneklere yiğit muhtaç olmuş kuru soğana’yı çalıp söylersen yemeden içmeden kesilirler’ Haklıydı keşke neşeli şeyler çalıp söyleseydim. Sabahtan akşama Mahzuni Şerif çalıp söylerdim.
L. Y: Santur üstadlarını mızraplarından tanıyorsunuz. Nasıl?
S. A: Çalım tekniklerinden. Meskhatian çaldı mı kendi tekniği ve tarzıyla. Ardavan Kamkar çaldı mı kendi tekniği ve tarzıyla. İki ay önce Tahran’da Mustafa Ödülleri’nde çaldım. Prova alırken Tahran Milli Orkestrası’dan müzisyenler şaşkınlıkla kulisten çıkıp geldiler. “Bu çok değişik bir çalım tekniği. Siz nerelisiniz?” dediler. İyi müzik dinleyicisi hemen tanır, bilir icracının tekniğini.
L. Y: Tanburun tınısı sizi bir gül bahçesinde hayâle daldırıyor. Nasıl?
S. A: Hatta her çaldığımda sapının ucuna bülbül konar zannederim. Her insanın sevdiği enstrüman sesi farklıdır. Bana göre santur hüznün çalgısıdır. Her çaldığımda hüzünlenirim. Hüzün güzeldir. Tenbur (doğrusu tenbur. İran tenburu) ise gül bahçesi. Cura ise saf çocuğun hayal dünyasını anımsatır bana.
L. Y: Yunus Emre ve Şeyh Galib’i okurken mest olduğunuzu söylüyorsunuz. “Meğer ben iki deryanın yanında bir damladan habersiz büyümüşüm.” diyorsunuz. Nasıl?
S. A: Dedem ve arkadaşı Mele Hüseyin amcadan bahsediyorum. Şu anki halim olsa bir dakika yanlarından ayrılmazdım.
D- Tek Cümlelik Yanıtlar: Şu kelimeler size ne söylüyor?
- Serdo ve Orçun
- Sokakta saatlerce müzik yapmak
- Sanat
- Görülmeyeni, duyulmayanı görmek ve duymak
- Kuş Ağacı
- Ülkü Tamer şiiri
-Sokakname
- Yaşanmışlık
E- Tercih Soruları: Birini seçmek durumunda kalsaydınız hangisini seçerdiniz?
-Niyazi Mısri mi Galib Dede mi?
- Başka hangi şair sorulursa sorulsun karşısında her zaman Mısri derim.
-Ankara mı İstanbul mu?
- 2020’ye kadar Ankara. Sonra İstanbul.
- Sarı heybe mi not defteriniz mi?
- Not defterim.
- Lahmacun mu kebap mı?
- Tabii ki lahmacun.
G- Çağrışımlar: Size bazı kelimeler vereceğim. Bu sözcüklerin sizde ilk uyandırdığı çağrışımı tek bir kelimeyle ifade eder misiniz? (Lütfen ilk gelen kelimeyi düşünmeden söyleyin.)
-Bozuk para?
- Sokak müzisyeniyken en sevdiğim ses.
- Zabıta?
- Korku ve öfke.
-Tatlıses?
- İranda herhangi bir taksi yolculuğundaymışım gibi hissetmek.
- Karanfil Sokak?
- Geçmişime uzanmak. 
-Hacettepe Üniversitesi?
- Başarısız öğrencilik.
-Bahçelievler Millet Kütüphanesi?
- Sıcak ortamda kitap okumak.
-Füruğ Ferruhzad?
- Letafet.
-Parviz Meshkatian?
- En büyük santur ustası.
- Anne?
- Önce kızan ama sonra kızdığına yani bana yardım eden.
- Damla
- Her şeyi onunla düşünmek ve hayâl etmek.
L. Y: Bu samimi söyleşi için çok teşekkür ederim.
S. A: Ben de güzel sorular için teşekkür ediyorum.