Cemil Meriç 1916 yılında Fransız hakimiyetinde olan Hatay’da dünyaya gelmiş. İlk ve orta tahsilini orada ikmal etmiş. Nasibine birçok çile ve meşakkat de düşmüş. O bunları lütfa çevirmeyi başarmış. Akletme, fikretme, tefekkür etme sayesinde hakikate doğru süratle yol almış.
Doğuştan Cenâb-ı Hak kendisine pek çok kabiliyet ihsan etmiş. Onun orta-lise tahsilini yaptığı yıllarda duyduğunu, gördüğünü, okuduğunu iyi anlama, muhakeme ve tahkik etme, doğru ve derinleştirici sualler sorma bakımından daha iyi muhitlere tesadüf ettiğini anlıyoruz. Başta anadilimiz Türkçe ’ye hakimiyetinde bu vasat ve şartların büyük payı olsa gerek. Gerçi dilimizdeki tahribat giderek artıyor ama Cemil Meriç bu fırtınadan korunuyor. Biraz sonra da bu tahribata açıkça karşı çıkıyor ve “Dil bir milletin hafızası, Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır” veciz kelâmını serdediyor.
Dil ve ilmü irfan zevkine vâkıf ve sahip olan bir insan bozuk nesne ve malzemelere meyletmiyor. Doğru yolunda devam ediyor. “Argo kanundan kaçanların dili, uydurma dil tarihten kaçanların” teşhisini kayıt ve ilan ediyor.
1987 yılında dâr-ı bekâya göçen Cemil Meriç’in irtihalinden 40 yıla yakın geçmiş olmasına rağmen onun muzdarip olduğu dertlerimizin çoğu devam ediyor. M. Akif, “Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” demiş. Biz de “Gün bugündür, dem bu demdir” diyerek Cemil Meriç’i yeniden anlamaya, teşhis ve tavsiyelerinden istifadeye devam etmeliyiz. Onun için, çok önemli bulduğumuz bazı teşhis ve tespitlerini aşağıya kaydediyoruz.
Ötüken Yayınevi’nce 1980 yılında neşredilen Kırkambar adlı kitabının sonundaki, “Cemil Meriç Hocayla Konuşma” başlıklı mülakattan:
“Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isterdim” diyorsunuz. Okuyucularımıza sizi bu cümlenizle takdim etmek isterdik. Muvafık görüyor musunuz?
Teşekkür ederim. Yalnız bu bir iddia değil, bir temenni. Bölünen bir tarihi birleştirmek münzevî bir yazarın harcı mı? Bir neslin, daha doğrusu nesillerin işi. Yaşayan bir toplum «kökü mâzide olan âtidir», Medeniyetlerin anahtarı: birikim. Tekâmül de, inkılap da, kemiyetten keyfiyete geçiştir. İnsanı insan, milleti millet yapan: hafıza. Düşünce, bütünü kucaklamak, dünü yarına bağlamak, Olan'ı bilmeden olacağı fethedebilir miyiz? Sıhhatli toplumlar kendileri kalarak değişenlerdir. İçtimaî uzviyet iki zat kanuna uyarak gelişir: Devam etme ve yenileme. Bu iki temâyülün dengeye kavuşması, sağlam bir toplumun ayırıcı vasfıdır. Biz, Tanzimat'tan bu yana teceddüt illetine yakalanmışız. Her gün yeni bir oyuncak peşinde koşan çılgın ve şımarık koca bebekler. Anarşi, muvakkat ve mevzii bir hastalıktır. Heyhat.. derdimiz çok daha vahim. Dilimizde karşılığı bulunmayan bu illete, frenkler, anomi diyorlar, Anomi: her değerin, her kanunun, her kuralın yok oluşu.
Eserleriniz hakkında tek tek kıymet hükmü biçme durumunda olsaydınız, meler söylerdiniz?
Goethe, romantizmi, hasta bir cereyan olarak damgalar. Çünkü romantizm, yazarın iç dünyasına, yani «ben»e tutulan bir dev aynası.
Bununla beraber, «el emrü fevkâl edeb» mazeretine sığınarak, ne yaptığımı değil ne yapmak istediğimi anlatmaya çalışacağım.
a) Önce tercümelerim: Benim neslim için Avrupa, insan zekâsının zirveye ulaştığı ülke, demekti. Türk aydını, Tanzimattan beri Batıyı heceliyordu. Ama, zirveleri tanımıyorduk, «Rüyada taaşuk»du bizimki. Dünyanın en büyük romancısı Balzac'dı. Balzac Türkçeye kazandırılmadıkça, ülkemizde gerçek roman boy atamazdı kolay kolay. İnsanlığın Komedyası'ndan altı kitap çevirdim. Sonra, Victor Hugo... İki manzum piyes ve «Asırların Efsanesi»nden üç beş şiir. Değer hükmü: marazî bir titizlik. Yazara ve okuyucuya saygı, Türkçeye perestiş derecesinde bağlılık. Daima zirvede dolaştım.
b) Yazar olarak: İlk eserim: Balzac. Bu iki yüz elli sayfalık araştırma seksen sayfaya indirilerek bastırılabildi. Genç bir tecessüsün yabancı bir dünyada ilk kanat çırpışları. Tabiatiyle, dağınık ve derbeder, çıraklık yıllarına ait bir esercik.
Avrupa'da dolaşmaktan bıkmıştım. Ruhumun susuzluğunu, ne Atina doyurabiliyordu, ne Roma. Şiirin, düşüncenin, imanın kaynaklarına çıkmak istedim, önümde Ganj vardı.
Vecdimi mısralaştırdım «Hind» de, özleyişlerimi, heyecanlarımı, keşiflerimi kitaplaştırdım. Hind'den tesamuhu öğrendim. Düşüncenin gök kuşağını bütün renkleriyle sevmeyi öğrendim. Peşin hükümlerin mahpesinden kaçmayı, hakikatin çeşitli yönlerine eğilmeyi, hayatın her tecellisine saygı beslemeyi öğrendim.
“Hind”, bir çağrıdır, güzele, sonsuza, hoşgörüye çağrı.
Sonra “Bu Ülke”.. ve yuvaya dönen yolcu. Öfkeleri, acıları inkisarlarıyle Cemil Meriç. Önce, mefhumları aydınlatmaya çalıştım: Sağ-sol, ilerici-gerici. Sonra, felâketlerimizin kaynağına eğildim: uydurma dil. Batının ve Batıcıların canevine atılan kaza okları. “Bu Ülke” yarım asırlık tetebbuun bir sanatçı mizacından süzülen usaresi. Bir mesaj, daha doğrusu bir çığlık.. kesif, dertli, derbeder.
“Umran'dan Uygarlığa”, “Bu Ülke”nin devamı. Zamanla çiçekleşen tomurcuk düşünceler. Kavga hep aynı kavga, yalnız, belgeler daha bol, şahitler daha kalabalık. Değer hükmü: yazar, biraz fazla ukalâ, kitap, biraz fazla dağınık.
Ya “Mağaradakiler?” “Bu Ülke” tohum, “Mağaradakiler” ağaç. “Bu Ülke”mizdeki tohumların henüz hepsi ağaçlaşmadı. “Mağaradakiler” bir çağın muhasebesi, bir nevi öz-eleştiri. Başka bir deyişle, aydın denen mahlûkun monografisi. Zaman zaman insafsız, fakat daima samimi. Topyekûn hüküm: Cemil Meriç, şiirden kaçmaya çalışan, fakat bir türlü kurtulamayan bir düşünce adamı.
Türk milleti, bilhassa siyasi bakımdan, var-olma yok-olma durumunda ise, yakın geleceği nasıl görüyorsunuz?
Şair, “çok karanlık geceler pembe şafaklarla biter”, demiş. Dünyada dikensiz gül bahçesi yok. Toplumumuz asırlardan beri büyük tehlikelerle karşı karşıya. Asırlardan beri facialar, büyük ihanetler görmüş ve her imtihandan yüz akıyla çıkmış ne badireler atlatmış. Büyük bir milletin çocukları bedbin olamazlar. Hayatın kanunu: kavga. Başını kuma gömmek delilik, küçük tehlikeleri azmanlaştırmak hamakat. Karamsarlık en büyük düşman. Belki hastayız, bocaladığımız bir hakikat. Ama unutmayalım ki, insanlık bütünüyle çıkmazdadır, bir değerler buhranı içinde çırpınıyor. Bence, bir kıyametin arifesinde değiliz. Bir büyüme sıtması, o kadar.
- Sizce aydınlarımızın eksiklikleri nelerdir?
Sevgi, daha doğrusu, tesamuh. Aydın, insanından kopmuş; kendini de tanımıyor, dünyayı da. Dilini kaybeden, mavera ile göbek bağını koparan bu zavallı, tam bir boşluk içindedir. Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan, mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur. Maruz kalmaz, seçer. Aydın, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan, uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.
Eski harflerle yazılmış temel eserleri kolayca okuyup anlayamayan kimselerin münevver olması mümkün müdür?
Değildir. Kendi edebiyatını, kendi düşünce tarihini tanımayana insan demek bile aşırı nezaket olur. Bir İtalyan delikanlısı, yedi asır önce yazılan İlâhî Komedya'yı gürül gürül okuyup, anlar. Bir asır öncesine uzanabilecek kaç üniversite hocamız var? Elli yıllık maziyle tefekkür de, medeniyet de olamaz.
Bu sarsıntı döneminde kalem sahiplerine düşen görevler?
Karanlıkları devirmek ve aydınlık bir çağın kapılarını açmak için en mükemmel silâh, kalem. Sözle, yazıyla kazanılmayacak savaş yok. Demokrasiden önce «demopedi» (halkın terbiyesi). Demek ki, kalem sahiplerine düşen ilk vazife, telâş etmemek, öfkelenmemek, kin kışkırtıcısı olmamak. Halkı okumaya, düşünmeye, sevmeye alıştırmak. Bir kılıcın kazandığı zaferi, başka bir kılıç yok edebilir. Kalemle yapılan fetihler tarihe mal olur, tarihe yani ebediyete.
Politika ve aksiyon adamlarından bekledikleriniz?
Teenni ve tesamuh. Politika, bir yerde, uzlaşmaktır. Kinin ne lüzumuna inanıyorum, ne meşruiyetine. Hatalar hakaretle düzeltilmez. Fedakârlık büyüğe düşer, büyüğe ve haklıya. Örnek olmak tecrübelinin vazifesi. Asaletin ağır görevleri var. «Kavmin efendisi ona hizmet edendir» Hadis-i Şerifini unutmayalım. Sürü, çobanını bilir. İnsanımıza sonuna kadar güvenelim.
Son söz olarak: Men sabere zafere (zafer sabredenlerindir). (s.450-51-52-53-54)
***
Yazılarda uzun iktibaslar yapmak çok hoş değil. Ancak Cemil Meriç gibi bir belagat, fesahat, selaset ve şiiriyet üstadından bahsederken zaruret hasıl oluyor. Bizim maksadımız zirveleri tanımak. Yoksa kendimizden bahis açtırmak değil. “Bu halkın çoğu kâl ehli / Olupdur hem vebal ehli/ Gayet azdır kemâl ehli” denilmiştir.
Bu esbabı mucibeden sonra aynı eserin (Kırkambar) 409 sayfasından “Avrupa İslâm’ı Tanımaz”dan da biraz iktibas yapalım. “Haç ve Hilal” başlıklı yazıdan:
“Namık Kemal'in asırlara armağan ettiği vecize, «Avrupa Şark'ı tanımaz», tashihe muhtaç. Avrupa, hiç değilse ondokuzuncu asır Avrupa'sı, Şark'ı pekála tanır. Hind'i, Çin'i, İran’ı, mâzisi ve hâli ile gün ışığına çıkaran: oryantalizmdir. Avrupa, İslâm dünyasını tanımaz. Tanımaz, çünkü İslâm’ı tanımak kendi kendini inkardır. Keşişlerin afyonladığı insan sürüleri İslâm medeniyetini yok etmek için canlarını tehlikeye atarken, Avrupa'nın İslamiyet’e anlayışlı davranması beklenebilir miydi? Haçlı seferlerini kışkırtanlar, önce İslâmiyeti karalamak istiyeceklerdi. Kaldı ki putperest Avrupa, İslamiyet kelimesini telaffuz etmekten büyük bir titizlikle kaçar. Avrupalı için, yakın zamanlara kadar, İslâm yoktur Muhammediler vardır. Kur'an Allah'ın kelâmı değil, Muhammedin eseridir. Bu inancın izlerine yakın zamanlara kadar rastlamak mümkün. Mesela Osmanlı Tarihini kendisinden öğrendiğimiz Hammer, “Muhammediler Kur'an'ın Kelâmullah olduğuna inanır. Biz de aynı kesinlikle Muhammed'in kelamı olduğuna” der. Barthelemy Saint- Hilaire gibi bir allâme aynı sakat hükmü, “İslam dininin en vakur, aynı zamanda en sahih abidesi olan Kur'an Muhammed'in şahsi eseri” diye tekrarlıyacaktır. Şirk, Tevhid'i; müşahhas, mücerredi; husumet muhabbeti anlayabilir mi? Yenilen Haç'ın muzaffer Hilal karşısındaki hıncını Voltaire bile itiraf etmek zorunda kalır: «Kur'anda hiç bir zaman mevcud olmıyan abesleri Kur'ana isnad etmişiz. Keşişlerimiz yeniçeriden daha kalabalık çok şükür. Muhammed dinini kabul eden Türklere karşı kitap üstüne kitap döşenmişler. Ne yapsınlar? İstanbul'un fâtihlerine başka türlü karşı koymak ellerinden gelmemiş”.
Evet, hıristiyan dünyanın İslâmiyete bakışı düşmanca olmuştur hep. Avrupalının ilmi ve cihanşümül tecessüsü, İslâmiyetin sınırlarında durur. Haçlılardan bu yana Avrupalının amacı, İslâmiyeti tanımak değil İslamiyeti yıkmaktır”.
Üstad Cemil Meriç’i bütün sevdikleriyle beraber rahmet ve mağfiretle, hürmet ve muhabbetle yâd ederiz. Diğer ismi geçenlere de rahmet niyaz ederiz. Okuyanların zihinlerinin ve ruhlarının inşirah bulmasını zevkiyâb olmalarını temenni ederiz.