Son Asır Türk Şairleri, Son Hattatlar, Son Sadrazamlar gibi muhteşem eserlerin sahibi İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar (Kemâlü’l Hattâtîn) eserini hazırlarken de “Hâlık-i levh u kalem, ve sa’yini meşkûr etsin, duasına nâil olsam Cenâb-ı Hakk’a şükrederim” diyor.
“Neler Nakş Eylemiş Gör Sun'-ı Hattat” Salih Baba
Güzel olana bakmakta insan ruhuna şifa olan ve ahlakı da besleyen bir taraf var. Gözlerimizin de göz terbiyesine şiddetle ihtiyacı var. Her yerde bir reklam bombardımanı ile karşılaşıyoruz. Kapitalizmin askerleri nereye bakacağımızı belirliyor.
Feleğin kahpe başında paralansın parası
Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye
Ne güzel söylemiş şair Hz. Neyzen, “Güzel sevmeye geldim”. Bir hadis-i şerifte, “İnsanın dünyadaki esas vazifesi onu güzelleştirmektir” der. Turgut Cansever, mimari bir üslupla “Dünyayı Güzelleştirmek” kitabında buna yer vermiş.
Şöyle ebru’yu, hat sanatını ışıklı levhaya yansıtacak panolar olsa. Hat sanatının fizikî ve manevi faydaları da olduğu söylenmektedir. Meraklılar bunları araştırıp öğrenebilirler.
Son Asır Türk Şairleri, Son Hattatlar, Son Sadrazamlar gibi muhteşem eserlerin sahibi İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Hattatlar (Kemâlü’l Hattâtîn) eserini hazırlarken de “Hâlık-i levh u kalem, ve sa’yini meşkûr etsin, duasına nâil olsam Cenâb-ı Hakk’a şükrederim” diyor.
İbnülemin M.Kemal Bey, büyük zâtların tercüme-i hâllerini ve eserlerini kaleme alan muharrirlerden. O zâtların bizzat ziyaretinde bulunmuş ya da mektupla müracaat etmiş, bir yerde karşılaştığında hem kendileri hem de geçmiştekiler hakkında bilgi toplamıştır.
Yahya Kemal ve Süleyman Nazif’in birer mısra ile İbnulemin M.Kemal’e ithafen tanzim edilen o meşhur beyti onu şöyle vasfetmiş:
Hezâr gıbta o devr-î kadîm efendisine
Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine
İlk kez 1955 yılında yayınlanan “Son Hattatlar” M.Uğur Derman, Mahmut Sâmi Kanbaş hocalarımızın emek ve ilaveleriyle yeniden tanzim edilmiş. Büyük ebatta devasa kitap Ketebe Yayınları’nca (Ocak 2021-630 sayfa) neşredilmiş. 1780’lerden itibaren yetişen hattatlar anlatılıyor. Bunların arasında hanım hattatlarımız da var. 20 zâtın tanıtıldığı bu kitapta ilginç fıkralar da bulunuyor.
1915’ de Babıâli’de açılan Medresetül Hattatîn’de en mükemmel hat ve tezhib, cilt hocaları mevcut imiş. 1924’ de adı medrese olduğu için kapatılsa da 8 ay sonra Hattat mektebi olarak tekrar açılıyor. 1936’ da güzel sanatlar akademisine bağlanıyor.
Derler ki; hat sanatına başlayıp da hattat olmak isteyenler ilk önce Üsküdar’da bulunan Karacaahmet Mezarlığı’na giderler. Zamanın zirve hattatlardan, hattatların piri Amasyalı Şeyh Hamdullah’ın kabrini ziyaret ederler. Fatiha okuduktan sonra hat kalemlerini bir Cuma günü toprağı eşerek oraya bırakırlar bir hafta sonra yine Cuma günü gider o kalemleri alırlar.
****
Uğur Derman kitabın önsözünde eserin müellifi İbnülemin Mahmud Kemal İnal’dan muhtasarca şöyle bahsediyor:
“Çalıştığı muhtelif konularda, tezkire geleneğini daha tafsilatlı biçimiyle yaşadığı çağa kadar getirmekle, kültür ve san'at tarihimize büyük katkılarda bulunan Mahmud Kemal Bey, 17 Kasım 1871'de babası Mühürdar Mehmed Emin Paşa'nın (1837-1908) Mercan'daki konağında doğmuş; burada husûsi tahsil görerek yetişip gençliğinden îtibâren kalem erbâbı arasına girmiştir. İmzâlarında İbnülemin (Emin oğlu) künyesini kullanması da bu sâikledir. Osmanlı devri Bâbıâli'sinin Eyâlât-ı Mümtâze müdürü, Beylikci ve Âmedci gibi yüksek makamlarında, Evkaf-ı İslâmiye Müzesi İdâre Meclisi riyâsetinde; Cumhuriyet devrindeyse Türk ve İslâm Eserleri Müzesi ismini alan aynı müzenin müdürlüğünde bulunan (1927-1935) Mahmud Kemal Bey'in bir kısmı basılmadan kalmış olan eserleri, hat koleksiyonu, kütüphanesi ve kıymetli bâzı eşyası -1953 yılında bağışlaması sebebiyle- hâlen İstanbul Üniversitesi Nâdir Eserler Kütüphanesi'nin ayrı bir salonunda muhafaza edilmektedir. 25 Mayıs 1957 gecesi vefat eden İbnülemin, Merkezefendi'deki âile makberesine defnolunmuştur”
Hezarfen Üstâd Necmeddin Okyay’ın onun için düşürdüğü vefat tarihi:
Gitti ol devr-i kadimin bergüzar-ı bihteri, (emsalsiz hatırası)
Lâyık-ı gufran ede, Rabb-i Rahim ü Zülcelal
Düştü bir tarih-i gevher Ibnülemin'e Necmiya,
Vuslat-ı Yezdân'a mazhar oldun ey Mahmud Kemal (1376)
***
Eserin mukaddimesinde İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Osmanlı Türkleri’nin bu sanata ne kadar muvafık olduklarını belirtiyor:
“Hakka riâyet ve hakîkate hizmet etmiş olmak üzere söyleyeyim ki sülüs, nesih ve celî yazıların tekemmülüne, akvam-ı İslamiye içinde en ziyade Türkler ve bilhassa Osmanlı Türkleri, fevkalâde himmet ve bu suretle medeniyete ve ilme hizmet etmişlerdir. Zevk-ı selim erbâbını hayran ve sitayişhân edecek derecede zarif, latif, metin, dil-nişîn, nefis, nazar-rüba yazılar yazmışlardır ki Arap, Acem ve diğer müslim milletler arasında zuhur eden hattatlar, hiçbir devirde Osmanlı Türkleri mertebesinde sülüs, nesih ve celî yazamamışlardır. San'at-ı hatta mahir olanlar değil olmayanlar bile dikkatle baksalar aradaki farkı görebilirler. Bu müddeanın hakîkate muvafik olduğunu anlamak için her milletin yazısını bir araya getirip bakmak kâfidir”.
Ancak bir zaman sonra bu güzel sanatın da kaybolmaya başladığını şöyle açıklıyor:
“Zamanın inkılabıyla nice millî sanayi (sanatlar) gibi bu san'at-ı bedia da inhitata (gerileme) uğramıştır. İnhitatın sebeplerinden biri, belki birincisi, memlekette san'at-ı tabaatın (matbuat ve yayınların) intişarı ve matbaaların teessüs ve tekessürü (çoğalması) ile el yazısına ihtiyacın azalması ve hüsn-i hattın yalnız nefais-pesendânın rağbetine münhasır olarak hattatların yazı ile temin-i maişet etmelerinin güçleşmesidir”.
Son Hattatlar’dan tanıtmak, tattırmak ve mevcut hatlara hoş nazar atfetmek için ilginizi çekebilecek seçmeler yaptık.
Bunlardan birisi de hem hattat hem bestekâr, hem de fıkıhçı Kazasker Mustafa İzzet Efendi. Çapı yaklaşık sekiz metreyi bulan hat levhaları halen Ayasofya Camii’nde bulunuyor. 1934 yılında müzeye çevrilmesi esnasında çaplarının genişliği sebebiyle Hat levhaları çıkarılamıyor. Bu dev levhalarda sırasıyla Allah Teâlâ, Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), dört halifenin ve Peygamberimizin sevgili torunları Hasan ve Hüseyin’in (Radıyallahu Anh) isimleri yer alıyor. Bu levhalar, Padişah Abdülmecit zamanında cami onarımları sırasında yapılmış.
Kâdıasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1876)
“Orta boylu, mülahhamca (etine dolgun) mavi gözlü, güzel ve güler yüzlü, sarıdan mübeddel beyaz sakallı, yanakları pembe idi. Pek nazik ve edip bir merd-i kâmil olduğunu, teşerrüf edenler söylediler. Hattatlar ve musikişinaslar arasında "Kâdıasker Efendi" namıyla yâd olunurdu. Havas ve avam nezdinde pek muhterem idi.
Oğlu Ata Bey, resmini yaptırmak için pek çok uğraştı. Efendi, muhalefet etti : “Yücelik Allah’a mahsustur. İzzet Allah’a mahsustur. Ebedilik Allah’a mahsustur. Ben zail olduktan sonra suretimin kalmasına razı değilim. Resmimi yaparsanız übüvvet [babalık] hakkını helal etmem" dediğini kızının oğlu Tahsin Bey söyledi.
Mushaf-ı şerif, o kadar Delâilü'l-Hayrât, 30'dan ziyade Enâm, 200'den fazla hilye-i saadet ve pek çok kıt'a ve murakka'a yazmıştır. Yusuf Kâmil Paşa merhum için yazdığı Mushaf-ı şerifi görenlerin hayran kaldıkları meşhurdur.
Pek kıymetli şâkirdler yetiştirmiştir. Şefik ve Muhsinzâde Abdullah beyler, Vahdetî, Abdullah Zühdi ve Burdurlu Hâfiz Osman efendiler, Hacı Arif Bey, Mehmed Hilmi ve İlmî efendiler, şâkirdlerinin en güzidelerindendir.
Ney üflemekte emsâli nâdir gelenlerden olduğunu dinleyenlerden dinledik. Neyini Sultan Mahmud, pek ziyade takdir edermiş”
“Hattat ve musikişinas Beşiktaşlı Nuri Efendi nakleyledi: “Muhsinzâde Abdullah Bey'in yalısında duvara asılı bir ney dururmuş. Efendi yalıya geldikçe Abdullah ve Şefik beyler, neyi duvardan indirip ve kılıfını çıkarıp kemal-i hürmetle önüne koyar ve derhâl dışarı çıkarlarmış. Sebebini soranlara 'Efendi, üfle de dinleyelim yolunda bir terbiyesizliğe mahal kalmamak için çıkarız. Efendi kendi zevki için üfler ve müteessir olup ağlar, biz de dışardan dinleyip hâlleniriz.' derlermiş" s.147
Merhum, bazen şiir de söylerdi:
Kendi söyler, kendi dinler, kimse, bilmez hâlini
Ehl-i aşka kimyâ bir nây, bir ben bir gönül
Kâr-ı nâtık, abd-i âbık, zâik-i iksîr-i Hak
Sana benzer İzzetâ bir nây, bir ben, bir gönül.

Kâdıasker Mustafa İzzet Efendi’nin 1874 tarihli hilyesi
Mahmud Celaleddin Efendi (1750-1829)
“Mahmud Celaleddin, Boğaziçi'nde İstavroz'da ikamet ederdi. Hat ve Hattâtân'da 1829 (H. 1245)'da vefat edip Şeyh Murad (Eyüp'te Nişanca'da) Dergâhı'na defnolunduğu yazılıdır.
Mizânü'l-Hat isimli kitapla yazıya dair diğer risaleleri havi ve Hakkâkzâde Mustafa Hilmi hattıyla muharrer eserde deniliyor ki: "Şeyhü's-salis Mahmud Celaleddin Efendi, on iki kalem kendinde idi ve yeniden mucidi idi ve misli, menendi gelmiş değil cihana. Gayrıvasfı mümkün değil. Bu kadar malum edelim.
Eyüp'te III. Sultan Selim'in vâlidesi Mihrişah Sultan'ın türbesinin yazıları onundur. Müzelerde ve ellerde elvah-ı latifesi (hoş levhalar) mevcuddur.
Ramazan-ı şeriflerde Medresetü'l-Hattâtîn'de açtığımız yazı sergisinde teşhir edilmek üzere esbak Divan-ı Muhasebat reisi Zühdi Bey merhumun oğlu Cemal Bey tarafından ariyeten verilen Mushaf-ı şerif, Mahmud Celaleddin'in nesihte de kudret-i fevkalâde sahibi olduğunu ispat ediyordu. Ziyaret ettikçe safayâb olurduk”
"Mevsuken mervidir ki bir Ramazan-ı şerifte ekâbirden birisi kendisinden hatt-ı destile muharrer bir kıt'a En'am-ı şerif (kendi el yazısıyla en’am duası) ister. Fakat o esnada hazır bulunmaz. Akşam hanesine avdetinde pek meyus ve mütefekkir bulunduğunu müşahede eden refikası sebebi ye'sini sual edince cereyan-ı ahváli hikâye ile izhar-ı ye's eyler. Refikası 'Vakıa ben, sizin yazınızı takliden bir En'âm-ı şerif yazmış isem de matlup derecede ziynet ve san'atı haiz olmasa gerekdir.' mukaddimesiyle zevcine ibraz eder. Merhum refikasının hatt-ı nesihteki iktidarına hayran olarak bazı mahallerini bir derece tashih ve kendi künyesini ba'de't-tahrir ertesi gün eser-i latifi isteyen zât-ı âlî-kadre isâle muvaffak olur. Zevcesi Esma Hanım'ın hatt-ı nesihteki iktidarı ve bir kadının bu derecede hoş şive ile yazı yazması pek ziyade takdir edilir." S.167

Mahmud Celaleddin Efendi’nin levhası
Aziz Efendi (Aktuğ) (1288-1934)
“Mehmed Abdülaziz Efendi, Trabzon civarında Maçin (Maçka) kasabasında 1871’de doğdu. Rus muharebesi esnasında babası Abdülhamid Efendi, dört çocuğuyla İstanbul’a hicret etti. Aziz Efendi henüz Sıbyan Mektebinde devam ederken hüsn-i hatta istidadını gösterdi.
Dâmadı Mimarbaşı Ekrem Hakkı Ayverdi Bey verdiği varakada diyor ki:
"On iki Mushaf yazmıştır. Bunlardan biri, esbak Afganistan emirinde (Amanullah Han'ın babası), biri Mısır krallığı hazînesinde, biri Hidiv Abbas Hilmi Paşa'nın vâlidesindedir. Mushaflardan biri Mısır'da tabettirilmiştir. Bir Mushaf da âilesi nezdindedir. Diğerlerinin hangi ellerde bulunduğu malum değildir.
Râkim merhumun, hutût-ı mütenevvia (çeşitli hatlarla) ile yazdığı hilye tarzında ve ta'lîk ve müsenna ilavesiyle üç büyük hilye resmetmiştir ki biri Topkapı Sarayı Müzesi'nde, ikisi âilesindedir.
Bursa'da Ulu Cami'de biri [celî] ta'lîk, diğeri sülüs celîsi levhaları vardır. Mısır'da yirmiden fazla sülüs, nesih ve ta'lîk meşk mecmuası ve celî ta'lîk ile seksen sayfa olarak 1352'de yazdığı Kasîde-i Bürde tabolunmuştur.
On iki hatda aynı kudrete sahipti. Tuğra da resmederdi. Dîvân-ı Hümâyun'da tuğrakeşlik vazifesini kabul etmesi için Sâmi Efendi ısrar etmişse de Bâb-ı Meşîhat'teki (Şeyhülislamlık’taki) hizmetinden ayrılmak istemediğinden kabul eylemedi.
Sür'atle yazardı, celî istiflerle çok uğraşmıştır. Kalıplarından bir koleksiyon âilesindedir. Tezhibde de mahâreti vardı. Her isteyene bedelsiz verdiği yazıları bozulmamak, bir kenara atılmamak için tezhib ederdi “ S. 77
Samiha Ayverdi Hanım’ın İbrahim Efendi Konağı kitabında hattat Aziz Efendi’yi de zikrediyor. Buraya teberrüken kaydediyoruz.
“Göze batar bir sadelik ve tevazu ile çalışan büyük san’atkârın, mesleğine ait hemen her iş kendi elinden çıkar ve o derece basit aletlerin yardımıyla çalışırdı ki, bir kalemtraş, bir mühre, bir pergel, bir cetvel, vücuda getirdiği şaheserlerin karşısında adeta oyuncak sayılırdı.”
“Bu san’atkâr eller nasıl hünerli, nasıl mânâlı, nasıl şahsiyetli idi. Az konuşan, konuşurken kızaran, lüzumsuz yere bakmaktansa önüne bakmayı tercih eden bu büyük san’atkârın düzgün, uzun parmaklı elleri, sanki aklıyla idrakiyle muhakemesi, mantığı ve duygusuyla başlı başına şuurlu bir mahluktu. Onun için değil Aziz Efendi’nin edepli, hayalı ve hicaplı yüzüne bakmak, sadece ellerine bir göz atmak dahi insanın kendisine çeki düzen vermesini, bu manalı, muhtevalı yaratıkların karşısında, bir hükümdarın huzurundaymışçasına saygı ve hizaya gelmesini gerektirirdi.”
“Hafifçe çıkık elmacık kemikleri, birer söğüt yaprağı gibi yeşile çalan sarımtırak çekik gözleri, ince kırmızı dudakları ve nihayet bir yarım ay gibi bir şakağından bir şakağına uzayan kısa sakalıyla bu genç ve dinç san’atkâr, şaman mâbudu çizgileriyle, Orta Asya kaşesini aynı çehre güzelliğinde birleştiren müstesna bir insandı.”

Aziz Efendi'nin 1919 tarihli celî ta'lîk levhası.
İsmi şerifi geçen merhumlara rahmet, berhayat olan hattatlarımıza sağlık, afiyet temenni ediyoruz.