Bazı kitaplar vardır ki, insanın kişisel gelişimine de psikolojisine de çok fayda verir. Manevi / ruhi terbiyenin kaidelerini ön plana çıkaran bu eserleri tam anlayarak okurken ruhun ihtiyacı olan vitaminleri de alırsınız. Bunlar nefsi tahrik etmiyor, hırsı ateşlemiyor, servet birikimini amaçlamıyor.
Kapağında Güvercin adı geçen birçok kitapla karşılaşmışızdır. Güvercin Geçidi (Şerif Benekçi) romanı, Hz. Mevlâna’yı tanıtan Belh’in Güvercinleri (Emin Işık), Ali Emre’nin yeni kitabı Mağripli Güvercin Hz. Fatıma. Geceye Uçurulan Güvercinler, Bir Gök Dolusu Güvercin, Güvercin Tüneli kitaplarına da kütüphanemizde rastladık. Künyesi Ebû Muhammed, lakabı İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı kitabı dikkatimizi çekti.
Güvercine “göğerçin” de deriz. Göğe eren, göğe çıkan-çıkartan, bir tür aracı, elçi. Güvercin saflığı, maneviyatı, sevgiyi ve umudu temsil ediyor. Tasavvufta ise her şeyde Hakk’ın elini gören kişinin remzidir.
Peki; güvercin nasıl, ne kadar yaşar, ne yer ne içer, edebiyatta neyi temsil eder. Kaya Güvercini, Şehir güvercini ülkemizde bizim en çok karşılaştığımız türlerdenmiş. Diğerleri ise, Gökçe, Türkmen, Tahtalı, Zeytin Renkli, kumru, üveyik olanlar. 250 kadar türü olup dünyanın her yerinde yaşayabilen güvercinlerin ömürleri 20 yıla yakın. Gruplar hâlinde uçarlar ve ne kadar uzağa da gitse yuvalarına geri dönebiliyorlar. Tahıllardan elde edilen bir karışımla beslenen güvercinlerin beyaz, siyah, kırmızı, mavi ve sarı renkleri de bulunuyor.
***
Peygamberin sütdişi beyazlığında bir güvercin ağzında mağaranın / aşkı geçirdik. Sezai karakoç
Efendimiz (sav) yar-i gârı ile sabahladıkları mağaranın kapısının önünden geçerken bir ağaç yeşerdi, üzerinde iki güvercin yuva yaptılar. Bir örümcek de mağaranın kapısında ağını kurdu. Kureyş kâfirleri, Resûlullah’ın (s.a.v) gittiğini duyunca ellerinde sopalarla arkasından, aramaya başladılar. Mağaraya az bir mesafede durup birini o mağaraya bakması için gönderdiler. O adam gidip hemen geri döndü. Niçin geri döndün diye sorduklarında iki güvercin yuvası ve bir de örümcek ağı olduğu için oraya kimse giremediğine kanaat getirdim, dedi. Resûlullah (s.a.v) o güvercinlere hayır dua etti. Hak teâlâ o güvercinlere Haremde yer verdi. Nice yıllar orada yaşayıp yavruladılar.
Hikâyeye göre, bir gün Mecnun çaresiz bir şekilde dolaşırken tuzağa düşmüş bir güvercin görür ve hemen onu kurtarmak ister. Fakat güvercini tuzağa düşüren avcı, kendisinin ve ailesinin geçimini bu şekilde sağladığını, eğer güvercini uçurursa sefalet tuzağında kalacağını söyler. Ancak bir şartla güvercinin uçup gitmesine izin vereceğini, Mecnun'a söyler. Bunun üzerine Mecnun da kolundaki inciyi, avcıya vererek o esir kuşu kurtarır.
***
Daha önce tercümesini Cemal Aydın’dan okuduğumuz Mantık’ul Tayr (Kuşların İlahisi) kitabından sonra bu kez de yine onun tercümesi Güvercin Gerdanlığını (Tavku-l-Hamame) da okumaya başladık. Kitaptan yaptığımız iktibasları tırnak içerisine aldık.
Merhum mütefekkir Ekrem Tahir, İbni Hazm’ı şöyle anlatıyor:
İbn Hazm (993-1064): Endülüslü İslâm âlimi. Cihanşümul bir zekâ. Feylesof, şair, tarihçi ve ilahiyatçı. Dünyada ve İslâm âleminde Aşk mefhumunu ilk olarak sistematik bir şekilde felsefi, psikolojik ve içtimaî temellerini yazan ilk düşünür o. Eserin adına Güvercin Gerdanlığı der, üstad. Bir sürü eseri kayıp, sadece günümüze 40 tane eseri ulaşır. Bazı eserleri: El Ahlak ve'l Siyer, El Fasl-ı fi'l el Milal vel Nihal, Kitab el Muhallû bi'l Ethâr (Gelenekle Süslenmiş Kitap), Maratib el Ulum (İlimlerin Kategorileri) ve Tavk el- Hamamah (Güvercin Gerdanlığı)
***
“Aşıklar sevgilinin eline aldığı şeyleri görüp onlara dokunmaya bayılır” diyor Güvercin Gerdanlığı’nda. Yine bir gün Mecnun, Leyla’nın köyünden bir güvercinle karşılaşır. Ona sorar: Leyla’yı gördün mü, Leyla senin kanadını okşadı mı, niyeti hangi kanadını okşadı ise orayı okşamaktır. Anlaşılıyor ki aşk, güvercin kanadında/gagasındaki su gibi her daim taşınacak.
Güvercin Gerdanlığı’ndaki güvercin, aşkın sembolü. Gerdanlık da, güvercinlerin boynunda bulunan halka biçimindeki tüyler ve aşka boyun eğenlerin ömür boyunca boyunlarında taşıdıkları aşk zinciridir.
Tufandan sonra Hz. Nuh, gemisi Cudi dağına yaklaştığında bir güvercini su seviyesinin ne durumda olduğu anlamak için gönderir. Güvercin ayaklarını tuzlu suya sokunca tüyleri dökülür. Su seviyesinin azaldığını Hz. Nuh’a haber verir. Nuh aleyhisselam ona dua eder ve bir kolye hediye eder. Güvercin gerdanlığı da klasik İslam edebiyatında kullanılan bir sembol olmuştur.
Posta güvercinlerinin kanadına bağlanan mektuplarda da hat sanatının yer aldığını bir yerde okumuştuk.
“Eğitilmiş bir güvercini haberci olarak kullanan âşıklar biliyorum. Mektubu onun kanadına bağlıyorlardı. Bununla ilgili olarak şu mısraları yazdım:
Nuh aleyhisselâmın ihanet etmeyen bir güvercini vardı
Daima sevinilecek ve mutlu olunacak haberleri taşırdı
Öyleyse ben de bütün sözlerimi yüklüyorum o güvercine
Kanadıyla götürecek bu haberleri ve ulaştıracak yerine”
Kitap, bin yıl evvel yazılmış mektuplaşmalardan, dostluklardan aşka dair ne varsa ve o dönemin Endülüs düşüncesi-edebiyatından haber veriyor. Otuz bölümden oluşan kitapta âşıkların hâllerine, aşkın merhalelerine, emarelerine şahid oluyoruz. Zamanla her şey değişiyor ancak aşk hep var olmaya devam ediyor. En güzel kavrayış, aşk ve ülfetle mümkün oluyor. Yine bu tür eserlerin muhtevasında her daim mânâ, ibret, nasihat dolu satırlara ve şiirlere rastlıyoruz.
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır
Meşhur divan şairi Fuzuli’nin bu beytini hatırlatan hikâyeyi aşağıya kaydediyoruz:
“Tanıdığım bir delikanlı aşkın tuzağına düşmüş, aşkın ağının içine yuvarlanmıştı. Sevda içini kemiriyor, yavaş yavaş ölüme sürükleniyordu. Fakat ruhu Yüce Allah'tan bu konuda yardım istemekten uzak duruyor, bu dertten kurtarmasını Rabbinden niyaz etmiyordu. Dua için dili hiç kımıldamıyordu. Derdinin büyüklüğüne ve ıstırabının çetinliğine rağmen, bütün dileği sevgilisine sahip olabilmek, onunla vuslata ermekti. Hastalığından kurtulmak istemeyen bir hastaya ne denebilir ki? Bir gün kendisiyle beraberdik. Onun dayanılmaz hâlini, perişanlığını, bitip tükenmişliğini görünce çok fena oldum. Sohbetimiz sırasında bir ara kendisine, "Allah bu işkenceden seni kurtarsın!" deyiverdim. Bu sözümden ötürü yüzünün bir anda simsiyah kesildiğini gördüm. Benzeri bir durumla ilgili olarak kaleme aldığım uzun bir şiirden işte birkaç mısra:
Bana verdiğin o acının tadını çıkarıyorum ben
Ey benim umudum, ölsem bile dönmem senden
Unutursun sen onun aşkımı, dense eğer bana
Şu dört harfli kelimeyle cevap veririm: Asla!
***
Tasavvufta beşeri (mecazi) aşk, İlahi (gerçek) aşka giden bir köprüdür diye tanımlanmış. İlâhi aşk, benlikten geçerek tevazu ile katedilen bir yolculuktur. Kitapta bunu şöyle ifade ediyor.
“Sevda yüzünden nice cimriler cömert, nice âbus çehreler güleç, nice ödlekler yürekli, nice yontulmamışlar zarif, nice cahiller kültürlü, nice üstü başı dökülenler derli toplu, nice zavallı yoksullar süslü püslü, nice yaşlılar genç, nice sofular cümbüşçü, nice olgun insanlar rezil rüsvâ olmuştur!”
Leyla ile Mecnun’da bir çanak hikayesi geçer. Leyla da kendini Mecnun’a şöyle gösterir: Bir gün Leyla ziyafet verir, yemeği kendisi dağıtmaktadır. Mecnun da herkes gibi elde kâse sıraya girer. Leylâ onu görünce çanağını itiverir ve çanak kırılır. Mecnun bunun üzerine çok sevinir. Hadiseyi görenler taaccüp edince Mecnun, Leylâ kendisine herkese davrandığı gibi davranmadığı için çok memnun olduğunu söyler. Bu hadisenin izahını Güvercin Gerdanlığından okuyalım:
“Öte yandan, sevgililer birbirini eşit derecede sevdikleri ve bu sevgi iyice şiddetlendiği zaman, geçerli hiçbir sebep olmadan birbirinden kaçmaya, birbirlerinin söylediklerine mahsus karşı çıkmaya, çerden çöpten meselelerde birbirinin üstüne üstüne gitmeye ve söylenenleri ters anlayıp ters yorumlamaya başlarlar. Bütün bunlar aslında birinin diğeri hakkında gerçekte ne düşündüğünü bilip anlamaya çalışmak için kullandığı yöntemlerdendir”
Kitaptan aşka dair ne okusak, önceden biriktirdiğimiz, muhafaza ettiğimiz bazen de ezberlediğimiz şiirler zihne dökülmeye başlıyor.
Kaşkî sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa
“Aşkın şöyle belirtileri de olur: Âşık sevgilisinin adını duymaktan hoşlanır, ondan bahsedilince mest olur. Hiçbir şey kendisini bundan daha iyi tatmin etmez. Her şeyiyle ona can atar. Kendisinin gerçek duygularının ortaya serilmesi umurunda bile olmaz. Aşk işte budur: İnsanı kör ve sağır eder. Âşık eğer imkânı olsa, sevgilisinin bulunduğu yerden, hep adının anıldığı mekândan asla ayrılmak istemez”.
**
Işık-Sarmaşık’dan türeyen “aşk” da sarıldığı yeri, girdiği kalbi ve vücudu istilâ eden aşırı, yoğun sevgidir. Ağacın dibinden çıkıp kök veren, sonra ağacın tüm bedenini sarıp yukarılara çıkan, su ve hava aracılığıyla ağaca ulaşan, tüm besinleri, ağaç kuruyup damarlarında bir damla nem kalıncaya kadar emen bitkiye, sarmaşığa ‘aşeka’ denmiş.
Aşkın doğuşunu, hâllerini, melâlini ve neticesini rikkatle işleyen İbn Hazm, aşk ve ahlâk ilişkisine de yer verir. Güzeli tam olarak kavrayan, güzel davranır. Doğuştan olan huyları ve başka eğilimleri değiştirecek kadar güçlüdür aşk. Aşk, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir efendidir. Sevenin ahlâkını, huylarını değiştirecek olağanüstü bir güce sahiptir. Aşığın daha önceden tenezzül etmeyeceği şey, gözüne güzel görünür, daha önce zor gelen şeyler ona kolay gelmeye başlar. Ancak sevenin ruhi durumuna göre etkileri olan aşkın, derinlere dalamayan ruhlarda marazi etkileri de olabilir
Öte yandan Hazm’a göre, Kâinatın yaratıcısını tanımak da insanı birleşmeye, aşka götürür. Marifetin ve muhabbetin aşka köprü olduğunu ifade etmektedir:
Üstelik evrenin Yaratıcısını tanıma duygusu da bizi birleştirmekte
Bu yaklaşım bana yeter de artar bile: ben daha fazlasını istemiyorum
Safer (Efendi) Baba’nın aşkı tarif ederken “Aşk kelime olarak muhabbetin en ileri hâli olup, kulluk makamıdır” diyor. Müştâk Baba da aşkı kısaca “Bir ‘acâyib sırr-ı a‘zamdır” diye tarif ederek, aşkın herkesin istidâdına göre farklılık gösterdiğini şu ifadelerle belirtir: “Âriflere mefhûm oluruz, câhile mektûm, hâl ehline ma‘lûm oluruz”
Kuddusi Hz. bir şiirine mecazdan hakikate geçmeyi sevgiliye şöyle teklif eder
Gel seninle tutuşuben edelim Hakk’a firar
Yetişür cisr-i mecazda nice dem kıldık karar
***
“Yine sevdalanmış birini biliyorum. Çok mütevazı durumdaki birine tutulmuştu. Hâlbuki kendisinin geniş arazileri, büyük imkânları ve gelir getiren pek çok malı mülkü vardı. Hayli itibarlı biriydi. Ancak bütün bunlar onun için hiçbir şey ifade etmiyordu; sevgilisiyle kalmayı tercih etti. Durumunu anlatmak için beyit yazmıştım:
Biliyorsun sana geniş imkânlar sunuyor bu diyar
Söylesene kınında duran kılıç acaba neye yarar?”
Kitaptan iktibasla hatıra gelen, Sultan Yavuz Selim’in bir mısraını buraya dercedelim.
Merdümü dideme bilmem ne füsun etti felek
Giryemi etti füzun, eşkimi hûn etti felek
Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebun etti felek
Bir mısraı berceste “Lisanı aşkı bilir tercüman bulunmadı hiç”
Bu eserler asırlar boyu gücünü koruyan ve giderek güçlenen metinlerdir. Okumayı, anlamayı idrak edecek akla sahip olup, izini sürmeyi temenni ediyor, ismi şerifi geçen göçmüşlere rahmet ve mağfiret diliyoruz.