Henüz ortaokul sıralarında iken resim öğretmenimiz beni kürsüye oturtmuş ve diğer sıra arkadaşlarımdan karakalem bir portremi çizmemi istemişti. Çizim bittikten sonra kağıtlar toplandı. Tek tek resimlere bakıldı. Aralarından bir tanesi en çok bana benzeyen idi ki, onu çizen de bu yönde kabiliyeti olan en yakın arkadaşımdı. Öğretmenin ilk ifadesi de çizen kişinin başarısının sebebi arkadaşını iyi tanımasıydı. Edebi eserlerde de yazarın ne hissettiği, ne gördüğü nasıl anladığı ve bunu eserine nasıl yansıttığı, okuyana nasıl duygular yaşattığı önemli.
Hz. Mevlânâ ne güzel ifade etmiş: “Herkes kendi zannı ile beni sevdi, kendine göre beni değerlendirdi. Hiç kimse içimdeki esrarı aramadı”
Ayşe Şasa’yı yazılarıyla tasvir ederek resmeden ve anlatan Hayret Perdesini Temaşa adlı kitap henüz vefat etmeden önce hazırlanmaya başlanmış. Vefatından sonra da yayınlanmış. Biz kendisini tanıma şerefine nail olamadıksa da onu iyi tanıyanların yazılarından istifade ettik. Bir de kendi hayatını anlatan ve adını taşıyan bir dizi filmi (Ayşe) de seyrettik.
1941 İstanbul doğumlu, babası kereste tüccarı nazik ve müşfik bir beyefendi Avni Bey. Ailesi oldukça zengin ve itibarlı, kendi kültür ve inançlarından uzak ve batı hayatına daha yakın bir yaşam tarzı var. Çocuk Ayşe anneye karşı daha mesafeli. Çocukken, bakımı ve eğitimi yabancı bakıcılara mürebbiyelere verilmiş. Analı babalı bir öksüzlük ve yalnızlık. Kendi tabiriyle, “Her katresi bedeninden kan ve ter olarak çıkan bir zenginlik” ti bu. Bu sancılı dönem ileriki hayatında etkisini gösteriyor.
Hatta yine çocuk yaşlarda evin bahçesinde demir kapının ardında mutlu insanları seyreder. Beyaz önlüklü, arabalı koz helvacı amca vardır. Onun varlığı şefkat, muhabbet, alaka yoksunluğu çocukluğuna bir aşk, muhabbet, ümit ışığı vermektedir. Belki de ömrünün ileriki yaşlarında karşılaşacağı bir hak dostunun işaretini göstermektedir.
Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde yatılı olarak okumuş. Ailesinden ve baskıdan uzak kalmasıyla birlikte yeni arkadaşlar ve dergi yazı çalışmaları onu daha canlı heyecanlı bir hale getiriyor. Kendi değerlerimizi anlama ve yaşamanın kıymetini Kemal Tahir’den öğrenir. “Maskaralık yaptığın sürece seni alkışlarlar, ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz; yolunu ona göre seç” sözünü de hiç unutmaz.
Ayşe Hanım, Delilik Ülkesinden Notlar kitabında, “Kemal Tahir, amansız bir özeleştiri ustasıydı. Çok sonraları, pek çok sonraları, kendi nefislerini tanıyarak âlemi ve hakikati kavramaya çalışan Sufilere rastladığımda, onların derin, dürüst, yalın gerçekçilikleri ile Kemal Tahir'in sorgulayıcı ahlakı arasında ne kadar büyük benzerlik olduğunu hayretle görecektim. Evet, dünyaya, adı konmamış bir dervişanelikle bakan bir ârif, bir hakikat arayıcısıydı Kemal Tahir” diye yazar.
Ayşe Şasa, Yeşilçam Günlüğü’nü arayan bir insanın kitabı, Delilik Ülkesinden Notlar’ı da, bulmuş bir insanın kitabı olarak ifade ediyor. Bir Ruh Macerası, Şebek Romanı (kurgu) adlı kitapları da var. Yeşilçam’da pek çok dostları olur. Ah Güzel İstanbul, Hacı Arif Bey, Gramafon Avrat, Son Kuşlar senaryosunu yazdığı bazı filmlerdir.
"Deme sen gaflet ile Ferhâd ile Mecnûna deli /Eyle sen halka nazar her biri bir gûna deli"
Ayşe Hanım, 16 yaşlarında, bir gün Şişli’de özel bir ruh hastalıkları hastanesinin önünden geçerken “Hakikate vasıl olmama vesile olacaksa bu hastaneden geçmesine razıyım” der. Yine bir röportajında “İnsan bir arayış içindeyse cehennemden çıkma ümidi daima vardır. İnsan bazen iflâsını kabul etmeli” demiş.
İçinde hakikat arayışı vardır, kendini hep yalnız hisseder. Gördüğü hayalleri de gerçek zanneder. Bu hali etrafından da anlaşılınca bir süre hastanede tedavi görür. Bu arada yakın dostu Kemal Tahir’i de kaybetmiştir.
Üçüncü eşi Bülent Oran ona çok iyi bir hayat arkadaşı olur. Ellili yaşlarda okuduğu Muhyiddin İbn Arabi’nin Fusûsü’l Hikem (Hikmetlerin Özü) onda manevi kapılar açar. 18 yıl boyunca yaşadığı sinir hastalığından kurtulmasına da vesile olur.
“Evliyâ kızı görmek isteyen Ayşe Hanım’a baksın” sözü bir dostuna aittir. Yani Muhyiddin İbn Arabi’yi onun babası atfetmişlerdir.
“Gir velîler gönlüne oku ledünnî ilmini”
İngiltere’den ısmarlayıp getirttiği Muhyiddin İbn Arabi’nin bir eseri ile Muhyiddin Şekür’ün Su Üstüne Yazı Yazmak kitabını arasında bir irtibat kurar.
Muhyiddin Şekür’ün Su Üstüne Yazı Yazmak kitabının önsözüne yazdığı ifadeler mânâ yolculuğundan haber verir:
“Hazreti Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî'nin yoluma çıkardığı ince gönüllü derviş: Muhyiddin Şekûr. İslâm'a ve İslâm tasavvufuna yönelmemi, bütünüyle, bir tek kaynağa, Hazreti Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî'ye borçlu olan biriyim. Onun 1981'de okuduğum "Füsüsü'l- Hikem", geleneğin sırlı kapısından girip şiir dolu bir âleme adım atmama vesile olmuştu.
Hem imâna hem şifâya kavuşmama himmet eden Hazreti Şeyh, bir çok başka güzelliklerin yanısıra, New York'ta ikamet eden bir Rufaî dervişi, sevgili dost Muhyiddin Şekûr'la ve onun güzel kitabı Su Üstüne Yazı Yazmak ile tanışmama da bizzat vesile oldu...
Su Üstüne Yazı Yazmak'ın ilk satırları şöyle başlar: "Tanrıya, İlk-Son Gerçek'e ve Alemlerin Rabbine hamd-ü senâlar olsun: Arayıcıların Dostuna ve Kalpler Açıcısına. Beni bu dünyadan; ipnotik -fenaomenal zihin çekiciliği ve teknolojik göz kamaştırmaların uzak çağı dünyasından kurtarana hamd-ü senâlar olsun..."
İlk satırından son satırına kadar sıcak, coşkulu bir şükranla kaleme alınmış bu eser bir kurtuluşun, kademe kademe gerçekleşen bir hidayetin hikâyesidir.
Bu nefis eseri okuyup bitirdikten bir süre sonra Muhyiddin Şekûr’la yazışmak arzusuna kapıldım.
Kaleme sarılarak Muhyiddin Şekûr'a kendi hikâyemi yazdım. Hazreti Şeyh-i Ekber'in hayatımdaki büyük ve derin etkisini, "iki Muhyiddin" arasındaki tevafuk olayının bende yarattığı saplantılı merakı, kitabı getirtişimi...”
***
“Gönül maksûdunu buldu cihân envâr ile doldu”
52’li yaşlarda Hz. Muhibbi karşısına çıkıyor. O çocuk yaşlarda demir parmaklıklı bahçenin arkasından seyrettiği koz helvacısıdır belki de. Onu tanıdıktan sonra 7 yıl sohbetlerine dâhil oluyor. İslam’a tasavvufa ilgi duyuyor, araştırıyor. Ve mânâ dünyası aydınlanmaya başlıyor. Artık onun için hayat, “Dervişlik, Hakk’a muhabbetle kulluk, yarattıklarına merhametle hizmet” ten ibarettir.
Delilik ülkesinden kaçıp velilik limanına sığınıyor. Pek çok gencin ablası, annesi oluyor. Uzun telefon görüşmeleri yapıyor. Ayşe hanımın hiç çocuğu olmasa da kaleme istidadı olan gençlere yol, yöntem göstererek, tarif ederek yüreklerine dokunmuş, evinin kapısını açarak sohbetlerde bulunmuş, onlara kol kanat gererek anne şefkatini bezletmiş.
“Dostluklar, arkadaşlarım bana her zaman her şeyden önemli geldi… Dualarımda her zaman en sık tekrarladığım dilek, ahiret mekânında sevdiklerimle birlikte olmak, hasret çekmemek arzusu.” diyen Ayşe Hanım’ın her cihetten sanatkâr ve âriflerden dost ve tanıdıkları olmuş.
***
Hayret Perdesini Temaşa adlı kitapta, yazar dostlarından ve aynı zamanda senaristliği de olan Sadık Yalsızuçanlar’ın yazdığı bir bölüm var. Bir kısmını nakledelim:
“70'li yılların ortalarına doğru sözü geçen sistematiğin kendisini doyurmadığını ve kimliğini yeni bir boyut çevresinde derinleştirmeğe çalıştığını; 89'dan sonra dâhil olduğu dost çevresinin de sinema yazıları konusunda kendisini yüreklendirdiğini ifade ediyordu. Dostlarıyla teması, adeta sevgiyle büyüyen bir çocuk saflığına ulaştırmış Ayşe Şasa'yı. "Zeval-i elem lezzettir" kaziyyesini onu görmeden anlayamazsınız. On beş yılı aşkın bir süre dinmeyen ruh sızısı, yanı sıra -yoğun biçimde aldığı ilaçların yan etkileriyle- fizikî acılar Şasa'yı yepyeni kapılara itmiş.
Hasta yatağının başucuna gizemli bir elin iliştirdiği nefis bir Fusûs çevirisi Şasa'nın acılarını dindirmiş. On yıl boyunca İbn Arabî okumuş. Kimi gün bir paragraf, kimi gün bir cümle. Gerçek şifanın Cenab-ı Hak'tan geldiğini hissettiği bu günler kişilik yapısındaki boşlukların anlamlanması sürecidir. "Hayatımın en olağanüstü metniyle karşılaşmıştım" dediği Fusûsu'l-Hikem tasavvuf-sinema bağlamına çeker Şasa'yı ve dostlarının ısrarlı özendirmeleriyle Yeşilçam Günlüğü oluşmağa başlar. Üç yılı aşkın bir süre dergide yayımlanan notlar ilgiyle izlenmişti. Ömrü acılaştıran tekdüzelik sona ermiş ve sıra meyveye gelmiştir. Yeşilçam Günlüğü ıstıraplı bir arayışın öyküsü olduğu kadar, “Türk sinemasını bir süreç olarak kavramak ve incelemek” çabası olarak nitelenebilir.”
***
Çocukken bir kağıda yazarak şişenin içine koyup denize attığı ‘Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın’ notunun cevabı yıllar sonra kendisine verilmiştir adeta. Muhyiddin Şekûr'la tanışıp yazışmaya başladıktan sonra da ona Muhyiddin İbn Arabî Hazretlerinin Oxford'daki Muhyiddin Ibn Arabî Society tarafından bastırılıp ciltlenmiş Devrü'l-Âlâ adlı duasını göndermiş. Temennisi de, bu güzel duanın, uçakla kıtaları aşarak New York'a giderken, yükseklerden daha nice cana iman ve şifa dağıtmasıydı.
***
Mecnûn-ı Hudâ olanı zencîre çekerler / Şol tâlib-i Hak âşıkı bir pîre çekerler
Onun hayatı mantıkul tayr da anlatılan kuşların hikâyesi gibi gafletten hayrete bir serüven, hakikate uzanan bir yolculuk. Bugün modern çağın insanı mana yolculuğuna çıkamadığı gibi oradan gelen seslere kulak vermeye heves etmiyor. Çileli bir yolculuğa tahammül edilemiyor.
2014 Haziranında ahirete intikal etti. Tuğrul İnançer Beyefendi Fatih Camii'nde Ayşe Hanım'ın cenazesini ''Er Kişi niyetine…'' diyerek kıldırdı…
Vakte Karşı Sözler adlı kitapta Ayşe Hanım Tuğrul Bey’e sorar:
Bir derviş dost, zamanımızda büyük bir sosyal yozlaşma, kirlenme yaşandığını ve çalıştığı iş yerinde rekabetin, riyânın, çatışmanın, menfi duyguların had safhada olduğunu söylüyor. Bu ortamda tek başına, bir derviş olarak yaşamanın zorluğundan yakınıyor. "Hususi bir tavsiye var mı bu konuda?" diye soruyor, efendim. Var mı?
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah "Benim Resûlümün hayatında sizin için alınacak güzel örnekler vardır." (Le kad kâne lekum fi rasûlillahi usvetün hasenetün) buyuruyor. Ne kadar zorluk çekerse çeksin, arkadaşları inançlarından dolayı öldürülüyor mu? Ayağına taş atılıyor mu? Başına deve işkembesi geçiriliyor mu? Ekonomik ablukaya alınıyor mu? Memleketinden, yerinden sürülüyor mu? Hazret-i Peygamber'e baksın... "O Peygamber, beyim!" Evet, O Peygamber... Tamam da, biz de O'nun ümmetiyiz. Çok önemli bir şey etraf, önemini inkâr ediyor değiliz ama etrafın bizim istediğimiz hâle elverişli olması bize sadece kolaylık sağlar. Belki de, elverişli olmaması halinde dahî bizim o hayatı devam ettiriyor olmamız, doğru hayatı devam ettiriyor olmamız, daha çok ecir kazanmamıza sebep... Bunun da bir nimet olduğunu düşünmek lâzım. İlkokul imtihanının sorusu ile üniversite imtihanının sorusu aynı değildir. Ama zor soruya cevap verirsen üniversite diploması alırsın, ilkokul değil.”
***

Üstad Hasan Aycın, Ayşe Şasa'yı rahmetle andığı çiziminde hakikatin izini dikkatle takip eden bir senaristi anlatıyor. Burada ayak izleri, insanların savrulup gittiği yana değil geleneğin, köklerin olduğu yana yöneldiği anlamını çıkardık.
***
Ayşe Şasa’ya rahmet ve mağfiret temenni ediyoruz. Kıymetli sanatkârları tahkik edip resmeden kalemlere de gayret ve şevk niyaz ederiz.
Salih Baba’dan bir beyitle bitirelim:
Bir sevdâya düş olmuşam
Ben mest ü medhûş olmuşam
Bir yuvasız kuş olmuşam
Görün beni aşk n'eyledi
Âhiri dervîş eyledi