Yangınları gözetleme, nerde ve hangi yönde olduğunu haber verme amacıyla birkaç kişinin görevlendirildiği yangın kuleleri 1900’lü yılların başında yapılmaya başlanmış. En çok bilineni de Beyazıt yangın kulesi. Kuleden tespit edilen vakalar yangına su taşıyan, pompalayan tulumbacılara haber verilirdi.
İstanbul doğumlu Aşçı İbrahim Dede (1828-v.1909) Askeriye ’de Rûznâmçe Kaleminde görev yapmış. Kitabevi’nce basılan 4 ciltlik hatıralarında yangın kulesine vazifelendirilen bir bekçinin hikâyesini şöyle anlatır:
“Dersaadet ahalisinden bir adam köşk bekçiliğinde pek ziyade arzusu var imiş, yani harîk (yangın) zuhuruyla eline kargıyı alıp bülend avaz ile haykırarak paşaların konaklarına gitmek ve Aksaray'dan aşağı feryat ile koşmak emel ve arzusu olup binaenaleyh Bâb-ı Seraskerî'ye gidip harîk kulesine bekçi olmuş. Gün aşırı harîk zuhur etmekte iken, hikmet-i ilâhî bu adamın kemâl-i hırs u ârzusundan naşi yazıldığı günden itibaren hiçbir tarafta harîk zuhur etmemiş. On beş yirmi gün harîk yoktur. Nihayet kendisince karar vermiş ki kendi hanesini yaksın. Bir gün hane halkı hamama gitmiş. Bu adam işte fırsat buldum diye doğruca hanesine gelip odanın ortasında olan mangalı alâ kilimin üzerine baş aşağı edip oradan süratle köşke gelip hanesine nazır olan pencereden ateşin zuhuruna muntazır olmuş (beklemiş). Diğer arkadaşları: "Birader, muttasıl o pencerede durma, etrafı devreyle" derler imiş. Bu adam: "Evet öyle ama, şuradan bir duman gibi bir şey hissediyorum" der imiş. Arkadaşları gelip o pencereden bakıp "Burada duman yoktur, senin gözüne öyle geliyor" derler imiş. Velhâsıl iki saat aradan mürur etmiş (zaman geçmiş), ne ateş var ve ne de bir şey zuhur etmiş. Bu adam buna taaccüp ederek acele hanesine avdet edip görmüş ki mangalın ateşleri döküldüğü yeri yakıp sönmüş, yani kilimin yalnız o cürmü ne kadar ise yanmış, sönmüş. Fe-subhanallâh diyerek bu işten nâdim olup tövbe etmiş.
İşte bu hikâye gibi biz de birisinin hanesini yakmak mı istedik ki bilemem nedir. Erenler tarafından müstahak-ı itâb (azarlama) olup buyurdular ki "Uluvvu'l-himmeti mine'l-îmâni"(Âlicenaplık imandandır) "A biçare yüzsüz dede! Himmetini alî eyle, cümlenin mesrûriyet ve memnuniyetini Cenâb-ı Hak'tan temenni ve niyaz eyle. Cenâb-ı Hak Kadir'dir ki kimsenin burnu kanamadan cümle efendileri terfi ettire ve herkesin maişetini tevsi (genişlet) ede hitap ve itabından hem memnun oldum ve hem de nefs-i şûmun sû-i efkârından (uğursuz nefsin kötü fikirleri) dolayı mazhar-ı itâb olduğuma (azarlandığıma) mahzun oldum azizim”.
Bir müellif ve tahkik ehli için gönül / yürek yangını hadiselerden biri de çok gayret gösterdiği halde eserlerinin yanarak kül olmasıdır.
“Sultan Abdülaziz’in hocalarından buna maruz kalan İsmet Efendi de (d.1845) bunlardan biridir. Küçük yaştan itibaren tarihe ilgi duymuş, askerî lisede okurken dönemin önemli isimlerinin yaşamlarına dair notlar almaya başlamıştır. İbnülemin’in ifadesiyle “gezmediği kabristan, girmediği kütübhâne, görmediği kütüb-ü tarihiye, meşâhirden görüşmediği bir zât” kalmayan İsmet Efendi, yüzlerce biyografi kaleme almıştır. “Târih-i Osmâniye ve Osmanlı eâzımının (büyüklerinin) tercüme-i hâllerine ciddi vukuf için yaz-kış demez günlerimi, gecelerimi Topkapı, Karacaahmed, Ayaspaşa karanlık mezarlıklarında geçirirdim. Birkaç gece mezar lahitleri içinde uyuduğum çok defa vâki olmuştur. Mezarlıklardaki kabir taşlarını okur; şekilleriyle yazılarıyla kaydederdim. Tarih sırasıyla baba, oğul, silsile ve ahfâdı (torunları) bulur çıkarırdım” diyen İsmet Efendi, kırk beş yıl süren bir çalışmayla yüzlerce kişinin biyografisini yazmış; fakat 1897 yılında Fındıklı’da meydana gelen yangında bu eserlerin hepsi eviyle beraber yanmıştır”.
Yangında ilk kurtarılacak kitaplar ve milli hafızamızı koruyan, kültürümüzün temeli kütüphanelerimizdir.
Meşhur hafız-ı kütüb İsmail Saib Efendi, emaneten kitapları teslim etmek üzere birkaç kapı dolaşıp ret cevabı aldıktan sonra çaresiz kalıp bir çanta içinde evinde saklamaya karar vermiş ve bir çiviyle çantayı duvara asmış, çocuklarını da çantanın başında nöbet tutturup, yangın vb. bir tehlike halinde ilk çantanın kurtarılmasını tembih ederek, geceleri de çantayı yastığının altına koyarak uyumuştur.
***
Ateş düştüğü yeri yakar amma bizim topraklarda ateş düşmediği yere de düşer. Ve herkes elinden geleni yaptıkça yangın yeri serinlemeye, soğumaya, sönmeye başlar. Elimizle söndüremediğimiz yangını söndürecek su ise sadakalar ve iyiliklerimizdir. “Belayı sadaka ile def etmeli” denilmiştir.
Hz. Ömer'in zamanında büyük bir yangın çıkar, söndürmek için çalışıldıkça yangın daha da hızlanır. Hz. Ömer'e gelinir ve yangının nasıl söndürülebileceği sorulur. Hz. Ömer de o ateşin kıvılcımının cimrilik olduğunu, Allah rızası için cömertlik edilmedikçe, yardım ederken de insanlar arasında ayrım yapılmadıkça yangının söndürülemeyeceğini söyler.
***
Bir an için yaşanan bir felaketi "başkasının derdi" olarak görmek, bir ömür boyu sürecek yürek yangınının sebebi de olabilir.
“Tasavvuf ehlinden bir zata, "Bağdat çarşısı yanıyor. Ama yangın senin dükkânına sıçramamış." diye haber verirler. Mal canın yongasıdır fehvasınca, hazret insiyaki olarak "Elhamdülillah!" der. Henüz sözü, ses olarak muhatabının kulağına ulaşmadan farkına varır hatasının. Hamdetmesi hatadır, zira kendini halktan gayrı gören, Hak'tan da gayrı düşmüştür. Ama nafile, gırtlak dokuz boğum da olsa, söz hepsini geçip ağızdan çıkmıştır bir kere. Çarşı yangınından azade olan hazrete düşen pay, pişmanlık ateşinde yanmak ve hamdettiği için tevbe etmektir artık”.
***
Büyük zayiatların ortak adı da yangın olmuş. Savaş, açlık, kuraklık, kıtlık, sömürgecilik de dünyayı yangın yerine çeviriyor. Yangın bombalayan uçak da var, yangını söndüren uçak da. Tıpkı bıçak gibi. Ekmeği dilimleyip pay etmek için kullanılanı da var, insanları katletmek için olanı da.
Ateş olmayan yerden duman çıkmazmış. Yapılan istatistikler sosyal alanımızda yaklaşan ateşin dumanını haber veriyor. Boşanma oranlarındaki artış, genç nüfusun azalması, doğum oranlarının düşmesi, erkeklerin kızlardan daha az başarılı olması, artan suçlu çocuk sayısı. Yağış oranlarındaki azalma, sıcaklıkta artma. Yangın bacayı sarmaya başlamış ama su taşıyanlar çok az.
Öyle meseleler var ki gözümüzün önünde yanıp kavruluyor. Biz ne yapıyoruz, dünyadaki gelişmelere doğru bir tavır koymamak, tedbir almamakla küresel dayatmalara razı bir halde yangına körükle gidiyoruz.
Merhum Mehmet Genç Hoca, “Batı medeniyeti bütün dünyaya yayılıyor. İşimiz çok zor. Sadece Türkiye değil, bütün İslam dünyasının işi çok zor ve bu ciddi buhranın sanki hiç farkında değilmiş gibi yaşamaya devam ediyor. Sadece Türkiye mücadele ediyor” demişti.
Bu çağ yangınına, itfaiye eri gibi kovayla su dökmeye çalışacağız. AFAD çalışanından daha hazır kıta, tetikte beklememiz ve cehenneme doğru akan bu gidişattan insan kurtarmak için donanımlı olacağız ki kendimizi de kurtarabilelim.
Bir resimde yangın görse yüreğinin yandığını hisseden dava adamları, bu çağ yangınını durduracak fikir işçileri olmalı. Yangın yerine dönen ülkenin sorunlarını çözmeye çalışan, yeni dönemi inşa edecek ehil insan yetişmeli. Dünyanın en geniş kültür ve tarih havzasına ve medeniyetine sahip ülkemizde yangın kulesine basiretli neferler gelmeli.
Yunus Hz. ile yazıyı hitama erdirelim:
Niçe bir görmemek açgıl gözünü / Od içinde kodun sen kend’ özünü
Cenab-ı Allah’tan yangın, sel, deprem gibi tabii afetlerden, her türlü felaketten korumasını sağlık ve selâmette olmayı diliyoruz.