Bir insanın ardından yazmak, çoğu zaman bir eksiklik duygusuyla başlar. Çünkü geride kalan, söylenenlerden çok söylenemeyenlerdir. Rahmetli Hüsamettin Arslan için kaleme alınacak bir metin de ancak bu eksiklik duygusunu kabul ederek başlayabilir. Onu anlatmak, bir hayat hikâyesini sıralamak değil; bir düşünme biçiminin, bir zihinsel terbiyenin izini sürmektir.
Hocamızla öğrencilik yıllarında başlayan ve zamanla bir beraberliğe dönüşen ilişki, klasik anlamda bir hoca-talebe ilişkisinin çok ötesindeydi. Onun dünyasında öğrenci olmak, bilgi alan bir konumdan ziyade, düşünmeye zorlanan bir yerde durmak demekti. Derse girmek, bir konuyu öğrenmekten çok, insanın kendi zihinsel konforunun sarsılması anlamına gelirdi. Çünkü hocamız, düşüncenin rahatlatıcı değil, rahatsız edici bir faaliyet olduğuna inanırdı.
Bu rahatsızlığın en önemli kaynağı ise kitaptı. Hüsamettin Arslan için kitap, okunup bitirilen bir nesne değil; insanı dönüştüren, hatta yer yer zorlayan bir karşılaşmaydı. Kitapla kurduğu ilişki, bir birikim arzusundan çok, bir ahlâk meselesiydi. Okumak, onda zihni dolduran bir eylem değil, zihni açan ve çoğu zaman huzursuz eden bir süreçti. Bu yüzden bizleri kolay metinlere değil, direnç gösteren, anlamını hemen ele vermeyen eserlere yönlendirdi. Çünkü düşünce, ancak zorlandığı yerde derinleşirdi.
Yayınevlerinde yürüttüğü çalışmalar da bu anlayışın doğal bir uzantısıydı. Türkçeye kazandırılan eserler, yalnızca akademik literatüre katkı değil; düşünce dünyamızda açılan yeni imkânlardı. Hocamız, bir metni yayıma hazırlarken bile, onun nasıl okunacağıyla, kimleri nasıl dönüştüreceğiyle ilgilenirdi. Bu titizlik, entelektüelliği bir üretim faaliyeti kadar, bir sorumluluk alanı olarak gördüğünü gösterirdi.
Ders anlatımı ise başlı başına bir tecrübeydi. Aforizmatik üslubu, kısa ama yoğun cümleleriyle, insanı bir anda farklı zamanlara ve düşünce iklimlerine taşırdı. Bir kavram üzerinden başlayan anlatı, modern bilimin sınırlarına, oradan klasik sosyolojiye, ardından insanın gündelik hayatına uzanırdı. Bu yolculuklar, bilginin yatay bir aktarımı değil; zihnin derinleşerek hareket etmesiydi. Hocamız, düşünmenin hızla değil, dikkatle yapılması gerektiğini öğretirdi.
Onun entelektüellik anlayışı, günümüzde sıkça rastlanan bir kimlik ya da statü meselesinden tamamen uzaktı. Entelektüel olmak, çok konuşmak ya da her konuda fikir beyan etmek değildi. Aksine, ne zaman susacağını bilmek, ne zaman durup düşünmek gerektiğini fark etmekti. Entelektüel, hocamıza göre, her çağda bir miktar yalnız kalmayı göze alan insandı. Çünkü hakikatle kurulan ilişki, çoğu zaman insanı kalabalıklardan uzaklaştırırdı.
Yazılarında da bu tavır açıkça hissedilirdi. Bilginin artmasıyla birlikte sorumluluğun da artması gerektiğini vurgular, aksi hâlde bilginin bir gösteriye dönüştüğünü ima ederdi. Entelektüel, olan biteni seyreden biri değil; olup bitene şahitlik eden, gerektiğinde rahatsız edici sorular soran kişiydi. Bu şahitlik, bedel ödemeyi de içerirdi. Yanlış anlaşılmak, dışarıda kalmak ya da sessiz kalmaya zorlanmak, bu bedelin parçalarıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, hocamızdan kalan şey yalnızca kitaplar, makaleler ya da ders notları değildir. Asıl kalan, zihnimizde açtığı gediklerdir. O gedikler, bizi rahat cevaplardan mahrum bırakan ama daha sahici sorularla baş başa bırakan alanlardır. Hüsamettin Arslan, tamamlanmış düşünceler değil; devam eden bir düşünme ahlâkı bıraktı ardında.
Belki de gerçek entelektüellik tam olarak budur: İnsanları susturmayan, fakat onları daha dikkatli konuşmaya, daha derin düşünmeye mecbur bırakan bir iz bırakabilmek. Rahmetle, minnetle ve düşünmeye devam ederek…