Modernleşme Türkiye’de Tanzimat’la başlayan, postmodernite ve küreselleşme gibi dalları ve budakları ile bugünlere kadar devam eden bir proje. Batı medeniyetinin kültürel ölçütlerinin parametre olarak kabul edilmesi bir kırılma noktası şeklinde kaydediliyor. Hem şehirleri hem şehrin insanlarını geleneğin kodlarından adım adım uzaklaştıran bu zihniyet dönüşümünden hayatın her alanına bulaştırıldı; halihazırda hız kesmeden serpiştiriliyor.

Mimarlığı ahlak, ölçü ve sorumluluk meselesi olarak ele alan bilge mimar Turgut Cansever bu zihniyet kırılmasını “ölçü bozulması” kavramı ile izah etmişti vaktiyle. İnsanı merkeze alan ve zamana dirençli eserler üreten Cansever’in modernliğin taklit değil, yerel değerlerle kurulan bilinçli bir ilişki olduğunu vurgulaması bu kanaatte olanların malumu.

Moderniteyi insana özgü kavramlar ile yeniden tanımlayan Cansever’in serzenişinin bir benzerini Modern Türk şiirinin kurucusu Ahmet Haşim’in düşüncesinde görmek mümkün. Modernleşmenin etkisiyle uzun yılları kapsayan değişim sürecini Cansever mekân üzerinden Haşim zaman üzerinden eleştirmiş. Odak noktada ise mekânda ve zamanda vuku bulan daralma yer almakta.

Sanayi Devrimi’nin Türkiye’de henüz biçim olarak görüldüğü günlerin içinden geçerken yaşanan değişimleri fark eden ve durumdan rahatsız olan isimlerden birisi oldu Haşim.

1921’de Falih Rıfkı’nın eski saatine nazire olarak bir yazı kaleme alıyor. Dergâh dergisinde neşredilen “Müslüman Saati” isimli makale “geleneksel zamana dair bir ağıt” şeklinde değerlendiriliyor. Kayıtlarda yer alan verilere göre saat ve takvim için reformlarından dört yıl önce yayımlanan makale 1928’de Gurebâhâne-i Laklakan isimli kitabın sayfalarına dahil oluyor.

Haşim’in “Müslüman Saati”nde dikkat çektiği saatten kastı zamanın bizatihi kendisidir. Söz konusu makalenin başlangıcı şöyle:

İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu.

Dert büyük: “Yerlisini şaşırtan istila” üstelik hem gizli hem tesirli.

Fikirden giyim tarzına kadar sirayet eden değişime dair tespitleri sanki bugün dile getirilmiş gibi:

Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre dinden, ırktan ve an’aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslûbuna göre de saatlerimiz ve günlerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi.

Tahribatın boyutlarının aktarımı bir hayli sarsıcı:

Yeni “ölçü” bir zelzele gibi zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek, eski günün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” meydana getirdi.

Okuyana içinden ah dedirten cümleler de oldukça manidar:

Işıkta başlayıp ışıkta biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakalarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, astronomi hesaplarına göre bu “saat” iptidaî ve hatalı bir saatti. Fakat bu saat, hâtıraların kutsî saatiydi.

Gelenek ve modernlik arasında sıkışan insanın kendisine yabancılaşması daha net izah edilemezdi herhalde:

Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş, kayıtsız dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı bozup onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler.

Yeni saatin beraberinde getirdiği geçim şeklinin ise yeni kopuşlara yol açması bir diğer sorun:

Halbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir.

Haşim makalesini adeta içinden çıkılamayan bir muhasebe ile nihayete erdiriyor:

Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.

Ahmet Haşim’in bir asır evvel yazmış olduğu geleneksel zamana dair bir ağıt içeren makalesi özetle böyle.

Özgün bir hayat tercihi olan ve geleneksel hafızayı canlı tutan ‘Müslüman Saati’ terk edilerek yerine yabancı bir yaşam tarzını servis eden Frenk saatine geçilmesi Haşim’in yaşadığı döneme dair hazin bir kayıt.

Zamana dair bir hatırlama yapılırken Yahya Kemal’in şiirlerine bakmadan geçmek olmaz. Onun şiirlerindeki zaman algısının özetini “sadece ân vardır ve o ân herkesi, bütün zamanları içine alır” cümlesi ile aktarmak yeterli olsa gerek.

Zaman ve hayat tasavvuru arasındaki dengenin farkında olan Yahya Kemal’in Ezansız Semtler yazısındaki vurgular da gelenek ve modernlik arasındaki sıkışmışlığın bir fotoğrafı gibi duruyor:

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerde ki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?
İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet hâlinde tutuyor.

Modern öncesi hayat ile modern sonrası hayat arasındaki uçurumu fark etmek tabloya insan odağında zaman ve mekan tasavvurları bağlamında bakılınca görülecektir kuşkusuz. Sakin, huzurlu, mütevekkil, Allah’a yakın, hem geçmişle hem ölümle iç içe bir hayat anlayışından telaşlı, huzursuz, kibirli, Allah’tan uzak, geçmişten uzak, ölüme yabancı duran bir yaşam tarzına geçen yeni insan tipini işaret etmekte gelinen nokta.

İnsanların robotlaştırılmaya, robotların ise insanlaştırılmaya çalışıldığı gün gibi aşikâr. Bu karamsar atmosferin döngüsünden çıkmak için öncelikle niyet etmek şart. Akabinde eski ile yeniyi meczeden özgün bir medeniyet tasavvurunun inşası için durmaksızın çalışmak. Neden mi? Daralan vakitlere ve mekanlara bir tutam umut olur belki.