Hatırlarsınız; 26 Eylül 2025'te şarkıcı Güllü’nün, Yalova’daki evinin penceresinden düşerek hayatını kaybetmesi kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştı. Hazırlanan iddianamede, Güllü’nün kızı Tuğyan tarafından aşağı atıldığı iddiasına yer veriliyor.

Tuğyan “azgınlık, haddi aşma, taşkınlık” anlamına geliyor. İlginç olan, Türkiye’de hâlihazırda bu adı taşıyan 112 kişi bulunuyor. İsimlerin sahiplerine yıllar boyunca tekrarlanan bir telkin ve dua etkisi taşıyabileceği düşünüldüğünde, yalnızca kulağa hoş geldiği için verilmiş olduğunu düşündüğüm Tuğyan ismine dikkat etmek gerekiyor.

İsim sadece bir etiket değil, bir duadır

Elbette bir insanın karakterini veya işlediği bir suçu yalnızca adına bağlamak doğru değildir. Fakat buradan, isimlerin hiçbir öneminin olmadığı sonucu da çıkmaz. İsim, insanın hayatı boyunca taşıdığı bir kimlik; ona her seslenişte yeniden hatırlanan bir temenni ve dua gibidir.

Örneğin, Mesut veya Bahtiyar adını çocuğunuza verdiğinizde, ona her seslenişin onun mutlu olması için bir niyaza dönüştüğünü hissedersiniz. Bugün iyiliği, merhameti, adaleti, cesareti, kulluğu ve huzuru çağrıştıran binlerce güzel isim varken olumsuz anlam taşıyan Tuğyan gibi isimleri çocuklarımıza vermeden önce bir kez daha düşünmek gerekir.

İsim koymada nebevi ilkeler

Ahlak ve eğitim üzerine çalışmalarıyla tanınan âlim ve filozof Nasîrüddîn Tûsî, çocuğun terbiye edilmesi ve topluma kazandırılmasında en büyük sorumluluklardan birinin aileye ait olduğunu belirtir. Tûsî’ye göre ailenin ilk görevi çocuğa güzel bir isim koymaktır; münasip olmayan bir isim konursa çocuk ömür boyu bundan rahatsız olacaktır. Hz. Peygamber’in isimler konusundaki hassasiyeti dikkat çekicidir.

  • Bazı isimleri övmüş, bazılarını yermiştir:

Firavun ve Karun gibi zalimlerin adlarını almayı menetmiş; “Allah katında en aşağılık isim, bir adama Melikü’l-emlâk (Melikler Meliki) şeklinde konan isimdir. Allah’tan başka hükümran yoktur.” demiştir.

“Pey­gamberlerin isimleri ile adlanın. İsimlerin Allah’a en sevimlisi Abdullah ve Abdurrahman; isimlerin en doğrusu Hâris ve Hemmâm; en çirkin isimler ise Harb ve Mürre’dir.” buyurmuştur. Abdullah ve Abdurrahman isimlerinin güzelliği zaten malumdur. Hemmâm ismi, “hep bir amaç peşinde koşan, himmet sahibi kimse” demektir. Hâris kelimesi de, “toprağı işleyen, ekin eken, çiftçi” demek olup mecazi olarak “çalışıp çabalayan” anlamına gelir. Bu iki isim üzerine tefekkür edildiğinde, insan yaşamını en doğru biçimde simgelediği görülür: İnsan her an bir şeyi amaçlar (Hemmâm) ve o amaç için çabalar (Hâris). Harb ve Mürre ise olumsuzluğu temsil ederler. “Harb (savaş)”, yıkım, kan ve gözyaşı demektir. “Acı” anlamına gelen Mürre de acıları, kederleri çağrıştırır.

Peygamberimiz bol sütlü bir deve hakkında “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkınca Rasulullah Efendimiz adama ismini sordu. Adam “Mürre” deyince ona “Otur!” dedi. Tekrar “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalkınca ona da ismini sordu. Adam “Harb” deyince, ona da “Otur!” dedi. Allah Resulü “Bu deveyi bize kim sağacak?” diye yine sordu. Bir adam daha kalkınca ona da ismini sordu. O da “Ya’iş” (Yaşıyor/Yaşar) diye cevap verince ona “Sen sağ” dedi.

  • Bazı isimleri değiştirmiştir:

Allah’tan başkasına kulluk ifade eden Abdülkâ’be gibi isimleri koymak haram sayıldığından bu ada sahip birinin ismini değiştirmiştir.

Âsıye (isyan eden) adını taşıyan bir hanımın ismini “Cemile (Güzel)” olarak değiştirmiştir. Firavun’un eşi, halis bir mümine olan Âsiye hanımın ismi bundan farklıdır, “teselli eden, yaraları saran, acıları dindiren” anlamına gelir. Türkçede benzer okunup yazıldığından ve aslolan niyet olduğundan bu ismin konulmasında bir mahsur yoktur.

Hanımlarından Hz. Cüveyriye’nin ve sahabilerden Zeyneb bint Ebi Seleme’nin “Berre (iyilik sahibi, çok temiz kimse)” olan isimlerini değiştirmiş ve “Kendinizi temize çıkarmayın. Allah, ihsan ve iyilik sahibi olanlarınızı sizden daha iyi bilir.” buyurmuştur. Berre’nin kendini temize çıkarma çağrışımı yüksek bir isim olarak anlaşıldığı ve “kendini temize çıkarmama” ilkesi ile çeliştiğinden değiştirildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, Hz. Peygamber, Hz. Cüveyriye ile ilgili değişiklik konusunda “‘Berre’nin yanından çıktı.’ denilmesini hoş görmezdim.” buyurmuştur.

Said b. Müseyyeb’in dedesinin adı “Hazn (sertlik, çetinlik, engebeli arazi)” idi. Bir gün huzur-u nebeviye geldiğinde, Allah Resulü onun adını “Sehl (kolaylık, yumuşaklık, düz ve rahat arazi)” olarak değiştirmeyi teklif etti. Ancak Hazn bunu kabul etmedi. Said b. Müseyyeb, dedesinin ismini değiştirmeyi kabul etmemesinden sonra ailelerinde sertlik ve katılık hâlinin devam ettiğini ifade etmiştir.

  • İsimlerle ilgili iyiye ve hayra yorma anlamına gelen tefeülde bulunmuştur.

Süheyl, Sehl’in küçültme halidir, daha sevimli formudur. “Kolaylık gösteren, yumuşak huylu” anlamlarını çağrıştırır. Peygamberimiz Hudeybiye’de müşrikler adına antlaşma yapmak üzere Süheyl bin Amr’ın geldiğini görünce Artık, işiniz bir derece kolaylaştı!..” demiştir.

Büreyde b. Husayb’ın Müslüman oluş hikayesi de ilginçtir. Mekke’den Medine’ye hicret edilirken, Kureyşliler Peygamberimizi ve Hz. Ebubekir’i yakalayana büyük bir ödül vaat etmişlerdi. Eslem kabilesinin reisi Büreyde b. Husayb da bu ödülü almak için 70 kişilik süvari birliğiyle yola çıktı. Yolda Peygamberimiz ve Hz. Ebubekir ile karşılaştı. Peygamber Efendimiz sakince ona kim olduğunu sordu. O da “Büreyde (serinlik)” dedi. Efendimiz Hz. Ebubekir’e dönerek “Yâ Ebâ Bekir! İşimiz serinledi, kolaylaştı ve selamete erdi” buyurdu. Efendimiz kimlerden olduğunu sorunca Büreyde “Eslem kabilesindenim” dedi. Efendimiz “Selamete erdik, selamet bulduk” buyurdu. Efendimiz Eslem’in hangi kolundan olduğunu sordu. Büreyde “Sehm (kura oku, pay, nasip) kolundan” cevabını verdi. Efendimiz “Okun çıktı (nasibin çıktı, kazandın)” buyurdu. Çünkü sehm, Arapçada ok ve pay/nasip anlamına geliyordu. Büreyde bu muhteşem yaklaşıma hayran kaldı ve Efendimize sordu: “Peki sen kimsin?” Efendimiz “Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed, Allah’ın Resulüyüm” deyince, Büreyde aradığı gerçeği bulduğunu anladı ve yanındaki süvarilerle birlikte kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.

Şehirlerin ve mekânların ruhuna dokunmak

Allah Resulü sadece insanların değil, beldelerin de isimlerini ıslah etmiştir. “Zarar vermek, karıştırmak, bozmak; suçlamak, kınamak” gibi olumsuz anlamlar taşıyan bir kökten gelen Yesrib şehri için hicretin ardından Tâbe ve Taybe (hoş ve güzel) gibi olumlu anlamlar içeren adların kullanılmasını istemiştir. Arz-ı Afre (tozlu, çorak toprak) olan yerin adını Arz-ı Hadıra (yeşil, bereketli toprak), Şı‘bü’d-Dalâle (sapıklık vadisi) adını ise Şı‘bü’l-Hüdâ (hidayet vadisi) yapmıştır.

Hz. Ömer’in tutumu

Hz. Ömer’in “Bir yere elçi gönderdiğiniz zaman yüzü ve ismi güzel olanı tercih edin.” dediği rivayet edilir. Hz. Ömer’in başından geçtiği rivayet edilen olay da bir o kadar ilginçtir. Bir gün, bir adam ile karşılaşınca ona adını sordu.

- Cemre (Kor).

- Kimin oğlusun?

- Şihâb’ın (Kıvılcım’ın).

- Baban kimlerdendir?

- Huraka’dandır (Yakıcılardandır).

- Nerede oturuyorsun?

- Harretü’n Nâr’da (Ateş Ocağı’nda).

- Evin oranın neresinde?

- Zâtü Lezâ’da (Alevli’de).

Bunun üzerine Hz. Ömer, “Ailene yetiş! Evin yanmıştır.” dedi. Rivayete göre adam evine vardığında gerçekten de evinin yandığını gördü. İsim ile kader arasındaki bu türden çarpıcı örtüşmeler, yalnızca geçmişe ait değildir; günümüzde de benzer bir tevafukla karşılaşırız. 2025 yılında yaşanan elim bir olayda, Böcek ailesi İstanbul'da kaldıkları otelde böcek ilacından zehirlenerek hayatını kaybetmişti; bu da bana Hz. Ömer’in yaşadığı olayı hatırlattı. Bu durum, ilahi kaderin bazen böylesi çarpıcı tevafuklarla kendini hissettirebileceğine dair bir alamet olarak okunabilir.

Sonuç

Kuşkusuz isimler insanın kaderini tek başına tayin etmez; insanı esas şekillendiren iman, ahlak, eğitim ve kendi iradesidir. Ancak isimlerin bu sürece doğrudan veya dolaylı biçimde bir telkin ve dua olarak eşlik edebileceğini de göz ardı etmemek gerekir.

Bu sebeple evlatlarımıza isim seçerken yalnızca fonetik açıdan kulağa hoş gelmesine değil; o ismin zihinde ve ruhta bıraktığı anlam dünyasına da dikkat etmek önemlidir.