Konum Orta Asya’nın kalbi, coğrafya Türkistan. Tarihin dönüm noktalarından birisi olan ipek yolu güzergâhına yirmi birinci yüzyılın içinden bakış. Belki de şahit olan her ademin kendi kalbinden nazar. Kadim bir tarihin içine açılan bir kapıdan girip zamanın başlangıcına yürümek gibi bir hissiyat. Tarihi boyunca Türkistan ya da Maveraünnehir isimleriyle bilinen, Sovyetler Birliği'nden bağımsızlık sürecinin akabinde 1991 yılında Özbekistan Cumhuriyeti olarak kayıtlara geçen ülkeye “ata topraklarına hoş geldiniz” selâmıyla giriş yapılıyor. İşte bu misafirin kendisini güvende hissetmesinin, yaşayan bir şehre geldiğinin hakka’l yakîn vuku bulmasının örneği. Bu samimi girizgâh hayranlık pencerelerinin tek tek açıldığı şehirlerin keşfi ile devam ediyor. Koşturmadan, usul usul, fark ederek, hissederek, ihtimam ile.

Adım adım keşif Özbekistan’ın kuzey batı bölgesinde yer alan tarihi atmosfer Hive ile başlıyor. İnsanın adeta nutkunun tutulduğu, pek de alışık olmadığı bir mimari ile karşılaşmasına sahne oluyor yeryüzünün kuzey ufku.

Otantik esintileri ile misafirini adeta bir masalın içerisine sürükleyen kadimden daha kadim bir şehir; ismi Hive. Harezm bölgesinin merkezindeki şehir medeniyetin odağı olmuş tarihi dokusuyla dikkat çekiyor. Aral gölünün güneyinde, Karakum çölünün ortasında. Bu kadim şehrin kültürel ve coğrafi konumunun cazibesi yeryüzünü ifsad için çalışanların sicilini kabarttıkça kabartmış. Moğollar yıkmış Ruslar işgal etmiş. Acının tarihinin kaydedildiği Hive, Emir Timur döneminde yeniden imar edilmiş. Bir ölüp bin dirilmeye misâl. Şehir kurmak bir medeniyet inşasının adımları olarak bir imar hareketi iken şehirleri yıkmak ise yeryüzünü ifsad amelinin en zalim örneklerinden birisi şüphesiz.

Image (5)

Arkeolojik bulgular Hive’nin kuruluş sürecinin milattan önce beşinci yüzyıla dayandığı yönünde. İslâmiyet, Hive şehrinin de içinde yer aldığı Harezm bölgesine 712 yılında Kuteybe bin Müslim'in fethiyle geliyor. Ortaçağ'da Harezm vahası ilmin merkezi. Hîve bilginler şehri ve Buhara ve Semerkand. İçinden parlak dönemlerin de geçtiği oldukça uzun ve sancılı bir hikâyesi var bu tarihi şehirlerin.

İpek yolunun önemli duraklarından birisi olan Hive’de dolaşmak zamanda yolculuğa çıkmak gibi, binlerce yıl öncesinden katman katman açılan bir masalın içindeymiş gibi hissettiriyor. Adım attığı andan itibaren içine çekiyor misafirini şehir. Tarihi dokunun iç içe geçen bir döngüsü var. Bu döngü temelinde tevhid inancının yer aldığı Müslümanların sanat felsefesinin özünü teşkil ediyor. Sanatın hakikâtin yansıması olarak değerlendirildiği İslâm düşüncesinde mimaride tekrar eden motifler ise sonsuzluğun işareti. Tüm bu teorik detayların tezahürleri bir tutam turkuaz bir tutam mavi ve simetrik desenlerle gök kubbeye doğru uzanırken insanın estetik duygusunu parlatıyor.

Kayıtlardaki verilere göre Kuli Han tarafından 1830-1841 yıllarında yaptırılan Taş Avlu Sarayı tarihi yapıların bir örneği. Bu yapılarda yaşamış insanların nereden geldiklerini unutmamak gayesiyle sarayın avlusuna kurdukları otağın varlığı şahitlik edenleri hayalden tefekküre sürüklüyor. İnsanın nereden geldiğini unutmaması geçmişle gelecek arasında kurulacak bağı muhkem kılar. Bu zaviyeden bakıldığında bir ömrü olsa da tarihi dokularda hayat bulan insan eşya ilişkisi göz kırpıyor fark edene. Hayret nazarıyla bakan göz için hiçbiri alelade yapılar değil. Duymak isteyene de söyleyecek sözü var her birinin.

Surların içinde ilerlerken turkuaz ve mavi çinilerle süslenmiş olan Kalta Minor isimli yarım kalmış minare çıkıyor karşısına şehir misafirinin. Neden yarım kalmış, nasıl tamamlanabilirdi gibi sorular uçuşsa da zihinde orada öylece asırlardır durması minareyi ayrıcalıklı kılıyor.

Ahşap sütunlarındaki işlemeciliğe hayran bırakan Cuma Camii’nin gölgesinde serinlemek de Hive’yi yaşamanın adımlarından. Vaktiyle iki bin kişinin aynı anda cem olduğu caminin kaderi de müze ziyaretine terk edilmiş durumda.

Yazii 444

Tarihi surların içerisinde yer alan bölgede ziyaretçilerini ağırlayan Pehlivan Mahmud Türbesi de mühim bir detay. Bir halk kahramanı olduğu rivayet edilen Pehlivan Mahmud Hive’nin simge isimlerinden. Çok yönlü kişiliği ile iz bırakmış olan Pehlivan’ın manevi etkisi miras bıraktığı şiirleriyle yaşamaya devam ediyor:

Ey gönül. Bu dünya bir misafirhanedir.
Gelen gider, kalıcıyım diyen divanedir.
Senden önce buradaydı nice şahlar, hanlar.
Şimdi hepsi toprak altında bir efsanedir.

Asıl pehlivanlığın insanın nefsini yenmesi olduğunu vurgulayan ve sufi kimliğiyle ön plana çıkan bir dervişin türbesinde iken zaman on üçüncü yüzyıla dönerken muhayyile alt üst oluveriyor.

Tarihi şehrin her yerinden görülen minaresi ile dikkat çeken İslâm Hoca Medresesi de Hive’nin izlerinden. Adım atılan avludan içeriye senkronize bir şekilde derse geç kalan bir talebenin de girdiğini tahayyül etmek medreselerin ruhaniyetine duyulan özlemi içeriyor olabilir pekâlâ. Her şeyin yakılıp yıkıldığı dönemlerin içinden geçen Harezm coğrafyasında medreseler Müslüman halkın sorularına cevap bulduğu merkezler oluyor.

1908-1910 yılları arasında dönemin baş veziri İslam Hoca tarafından yaptırılan medrese, geleneksel Harezm mimarisinin son görkemli örnekleri arasında. Kaderi Harezm Uygulamalı Sanatlar Müzesine teslim edilen yapı diğer tarihi dokularla birlikte açık hava müzesi mahiyetindeki İçan Kale içerisinde. 1990 tarihinde UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne dahil edilen söz konusu bölgenin korunması da / güvenirliliği de tescillenmiş durumda. Dünya mirası listesine dahil olmasaydı bugüne ulaşır mıydı orası biraz karışık ancak evrensel kolektif hafıza kabilinden bir bilincin daha emin bir muhafaza olduğu aşikâr.

Yazi Için 44

Hive’de dolaşırken sükuneti yaşamak, devam eden bir hayatın içine dahil olmak, tarihin ve kültürün izlerini hissetmek fıtratın kodlarına yaklaştırıyor insanı. Avlular avlulara eklenip daralan sokaklar labirente dönüşürken güvenli şehir Hive’de kaybolmak hiç de zor değil. Bir şehri keşfetmenin olmazsa olmazlarından ara sokaklarda dolaşmak tam da bunun için davet eder dileyeni. Turkuaz ve toprak sarısının hakim olduğu renk geçişleri gökyüzü mavisi ve ağaçların yeşili ile taçlanıyor. Gün batımı renklerinin yansımalarına denk gelmek ise nurun ala nur oluyor. Tarihi atmosferinin üzerine bir perde çekilmiş şekilde turizme hizmet eden bir şehirmiş gibi konumlandırılsa da Hive’den ayrılmak bir hayli güç. Ancak neyse ki seyyahların izini takip edenleri çağıran yolun varlığı her güçlükle bir kolaylığı fısıldıyor mütemadiyen.

Hive’yi arkada bırakmak sadece bir zandan ibaret zira her şehir arkandan gelir diyor Kavafis. Hissettirdiği duygu, bıraktığı etkiyi heybesine katarak yoluna beraberindeki şehirlerle devam ediyor konup göçen her seyyah.

Hive’den Buhara’ya oradan Semerkand’a çağlar boyunca devam eden ilim ve ticaret merkezli kervan yolculuklarını hatırlamak da heybede yer alanlar arasında. Bu tahayyül zihinde canlılığını korurken acele davranmak önemli. Zira artık şehirleri birbirine bağlayan hızlı tren hatları ulaşımı kolaylaştırmak için tam saatinde yolcusunu bekliyor. Raylar akıp giderken tarihi ipek yolu tasviri Kızılkum çölü üzerinde yeniden minyatüre dönüşüyor.

Ve Buhara. Yolda olanın kalbini bir kez daha yoğuran bir diğer durak. Medreselerin, alimlerin ve bir dünya anlamın merkezine yaklaşmak Buhara’da olmak. Milattan önce üçüncü bin yıla uzanan bir kadim hikâyenin tam ortasında, İslâm medeniyetinde "kubbetü'l-İslâm" olarak bilinen bir konumda olmak bizatihi şükür vesilesi.

Şehrin siyasi, ilmi ve kültürel açıdan en parlak dönemine Samaniler damga vurmuş. Ardından gerileme dönemi, Moğol istilası, Timurlular eliyle yeniden imar hareketleri şeklinde özetlenecek oldukça uzun bir tarih.

Buhara’nın ilmin ve irfanın merkezi olarak kabul görmesindeki temel saik hiç kuşkusuz medreseler. Bilhassa Karahanlılar döneminde zirveye ulaşan Buhara medreselerinde binlerce talebe Müslüman yöneticilerin desteğiyle âlimlerin tedrisinden geçmiş.

Elbette medreselerdeki hareketlilik yeryüzü ifsad hareketinin öncülerini yeni yıkımlara sürüklemiş peyderpey. 19. yüzyılda ivme kazanan Rus işgali ile medreselerin değersizleştirilmeye çalışıldığı belgelerin malumu. Şehre hakim olan Sovyet rejiminin Buhara’da sadece birkaç medresenin eğitimine devam etmesine izin verdiği de kayıtlar arasında. Ziyaret noktalarında bulunan Mir Arap Medresesi rejim izinli, kesintisiz hizmeti sürdüren kurumlardan birisi.

Po-i Kalon meydanı içerisinde Kalon Camii’nin karşısında Kalon Minaresi’nin yanında yer alan Mir Arap Medresesi, İslâm medeniyetinin mimari anlayışının bir izdüşümü şeklinde asırlardır misafirlerini selâmlıyor. İki kubbeli, iki katlı, geniş avlulu, Kur'an-ı Kerim'deki sûre sayısına atfen 114 derslikli Mir Arap, ilahiyat okulu olarak geleceğin din âlimlerini yetiştirmeye devam etmekte.

Kapi 44

1417 yılında Emir Timur'un torunu, gök bilimci hükümdar Uluğ Bey tarafından yaptırılan Uluğ Bey Medresesi ile karşılıklı duran Abdulaziz Han Medresesi de selâm verilen eserler arasında.

Kadim şehrin bir diğer manevi durağı ise Şah-ı Nakşıbendi. Yaşadığı yerde medfun olan Nakşıbendi hazretlerinin “beni ziyarete gelen önce annemi ziyaret etsin” şeklindeki tavsiyesi ne kadar da kadirşinas. Adeta cennet bahçesinden bir köşedeymiş hissiyatı ile devam eden manevi terapi Nakşıbendi’nin “Allah kalbinizde olsun” nasihatini hatırlatıyor hisseden kalplere.

Sepet örgüsü şeklindeki dizilen tuğlaların güneş ışıklarını muhteşem bir açıyla yansıttığı, 10. yüzyıl şaheseri Samani Türbesine nazar eylemek insanın estetik zevkini parlatan mahiyette. Kare şeklindeki yapının dünyayı kubbenin ise gökyüzünü temsil ettiğinin bir örneği olan türbenin her cephesinde on adet olmak üzere toplam kırk penceresi var. Maharetli bir kalbin tezahürü olan bu ince detaylar harikulade ışık geçişlerine hizmet ediyor.

Ark kalesi ise ayrı bir âlem. Yüzyıllar boyunca Buhara emirlerinin yönetim merkezi, sarayı ve askeri karargahı olarak hizmet veren yapı artık müze misyonunu üstlenmiş.

İbn-i Sina ve Ömer Hayyam gibi bilim insanlarının kalenin içindeki kütüphanede çalıştığı da rivayetler arasında.

Buhara’nın medreseler ile özdeşleşen tarihinde mühim bir detay da geleneksel el yapımı kağıt üretiminin merkezinde yer alması. Doğal kağıt üretimi halen Talas savaşında Çinli askerlerden yapım usulünü öğrenen Semerkand’da da devam ediyor. Dut ağacının kabuklarının soyulup kaynatılmasıyla başlayan uzun ve zahmetli sürecin nesilden nesile aktarılıyor olması kağıdın hikâyesinin devam ettiğine dair anlamlı bir şahitlik. Çeşitli aşamalardan geçirilerek üretilen kağıtlar, geçmişten bugüne hat sanatı, minyatür ve yazma eserler için zemin oluşturmaya devam ederken ipek yolu hareketliliğinin kaybolmadığını da fısıldıyor.

Buhara’nın en güzel camilerinden Leb-i Havuz’u görmeden geçmek kalbe ziyan olur. Çevresi medreselerle ve bahçelerle bezenmiş, önünde ise havuz bulunan bir toplanma yeri mevzubahis. Şehrin merkez konumunda yer alan camide cuma günleri cemaatin caddeye taştığı aktarılan bilgiler arasında. Yaz mevsiminde çöl sıcaklarının etkili olduğu bölgede hayat akşamları canlanıyor. Havuz çevresinde canlı müzik ve ışıklandırma eğlence endüstrisine teslim olan döngüyü gözler önüne sererken medreselerin gölgesindeki tahribat hayal kırıklığı oluyor. Asırlar boyunca gerçekleşen yıkım acıyla hafızalardan gelip geçerken.

Yolda olanın ardından geldiğine inanılan şehirlere Buhara’yı da ekleme vakti geldiğinde “hoşça bak zatına kadim şehir, medreselerinle parla yine, ufkunla cihanı aydınlat yeniden” niyazını bir tutam gözyaşı ile ıslatmak hüzünlü bir veda oluyor.

Amin Maalouf'un "dünyanın güneşe dönük en güzel yüzü" şeklinde tasvir ettiği Türkistan’ın kadim şehirlerinden üçüncü durak tabii ki Semerkand. Daha veda etmeden özlemi yüreğe düşen şiir gibi bir şehir, asude bir bahar memleketi adeta. Hem tarih hem sanat hem tabiat hem maneviyat. Tıpkı kardeşleri Hive ve Buhara gibi o da Unesco Dünya mirası listesinde.

Yazi 77

Fethi gerçekleşene dek Soğd bölgesinin yönetim merkezi olan Semerkand, İslâm öncesi döneminde de kültürde ve medeniyette zirvedeydi. Büyük İskender'den Cengiz Han'a ve Timur İmparatorluğu'na kadar pek çok medeniyetin izlerini taşıyan şehir 14. ve 15. yüzyıllarda Timur'un başkenti olarak altın çağını yaşamış.

Tancalı orta çağ seyyahı İbn Battuta, seyahatnamesinde Buhara ve Semerkand şehirlerinin Moğol istilasıyla tahrip olmasına rağmen hızla toparlandığını ve ilim merkezleri olarak yeniden canlandığını belirtir. İpek Yolu üzerindeki bu yerleşimlerin hareketliliğini ve halkın konukseverliğini anlatır.

Evliya Çelebi de seyahatnamesinde bölgedeki tasavvufi hayatı, mimariyi, medreseleri ve zengin kültürü kayıt altına almıştır.

İslâm'ı Maveraünnehir bölgesine taşıyan ismin Hz. Muhammed’in amcası Abbas'ın oğlu Kusem bin Abbas olduğu bilgisi rivayetler arasında yer alıyor. Kabrinin bulunduğu alan Semerkand’da türbelerden oluşan tarihi bir külliye içerisinde bulunan Kusem bin Abbas’ı ziyaret bir hayli dokunaklı oluyor.

Semerkand ziyaretinin manevi duraklarından İmam Buhari’nin türbesinin de içinde bulunduğu külliye de ziyaretçisini heyecanlandıran bir ortam. Öylesine münbit bir coğrafya ki onu yetiştiren âlimler de burada yetişmiş. İmam Buhari’nin on altı yaşında Mekke’de başlayan ilim yolculuğu çeşitli duraklardan geçerek Buhara ve Semerkand şehirlerinde devam ettiren hadis âliminin bahçesi lavanta kokuları ile ağırlıyor misafirlerini. Kesintisiz devam eden Kur’an-ı Kerim tilaveti kalpleri imar ediyor her dem.

Âlimler şehri Semerkand’ı ihya eden isimler arasında Maturidi, Tirmizi, Semerkandi, Ubeydullah Ahrar hazretleri ve daha nicesi yer almakta.

Bir Cuma vakti Ubeydullah Ahrar camiinde cem olmak Semerkand’da olmanın vecibelerinden. Çimenlerin üzerinde hutbeyi dinlemek, secdeye varmak hatırda kalacak en kıymetli izlerden birisi olarak heybeye ekleniyor.

Yine Moğolların yine Rusların zulmüyle tarumar edilen Semerkand, Uluğ bey rasathanesinden kalan izler, Bibi Hanım Camiinin ihtişamındaki ufuk, üç medrese ile çevrili Registan meydanındaki görkem ve bir dünya bereketi ile güneşe dönük güzel yüz olarak hatırlarda kalacak.

Hive’den Buhara’ya Buhara’dan Semerkand’a tarihi doku devam ederken benzerliklerin yanı sıra her şehrin kendine has kimliği de fark ediliyor.

Ülke genelinde çevre düzeni ve temizliği, insanların kibarlığı gibi medeniyetin tezahürü olan durumlar aynı zamanda bilincin de göstergesi. Özenle hazırlanan sofraları zarafetle misafire sunmaları; birbirinden lezzetli yemekleri de ayrı bir kültür örneği.

Çarşıda pazarda bağırtı çağırtı yok. Su gibi akan bir hayatın seslerinin içine karışıyor insan. Son derece nazik ve güler yüzlü davranan Özbeklerin geneli İstanbul hayranı. Bilhassa gençler Türkiye’yi ziyaret etmek istiyor.

Kadim zamanların ipek yolu ticaretinin canlılığı güncel modeliyle bölgede etkili olmaya devam ediyor. Tarihi ipek yolu güzergâhının Çin'den başlayarak Orta Asya ve İran üzerinden Anadolu'ya ulaştığı buradan da Avrupa'ya dağılan bir ticaret ağı olduğu malum. Görünen o ki milattan önceki zaman diliminden bugünlere piyasalarda Çin rüzgârı hakim güç.

Ülkenin tarihi geçmişindeki ihtişamlı günleri, mimaride ve kültürde ve bilimde zirveye çıkması rahatsızlığa yol açmış olmalı ki hız kesmeden devam etmiş saldırılar, baskılar. Tüm bozucu etkiye rağmen “her dem yeniden doğarız” misali bir ölüp bin diriliriz duruşu bir medeniyet ufkunun tezahürü. Sürekli tahrip edilen ve kendini imar eden bir tarihle karşılaşmak seyahati geçmişle şimdi arasında gidiş gelişlere köprü olması hasebiyle kıymetli ve özel kılıyor.

Bir seyahat bin ufuk, bin tefekkür ve elbette bin şükür vesilesi. Allah’ın arzı geniş. Mülk de O’nun vakit de. Yeni ufuklar için ya nasip.

Şehirler hep arkasından gelirmiş insanın. Şehir mi geride kalır insan mı bilinmez; mühim olan yolda olmak velhasıl.