Hastalığının son demlerinde zarif bir insan. Hayata zarif hatırlatmalar kaldı ondan geriye incelikle yazdığı satırların arasında. Adeta hayat hikâyesinin özeti bir tutam hüzünle birlikte hakikâte işaret ediyor:
“Kırlarda çiçekler artık bensiz açacak.”
Bahar mevsiminin sona erip yaz esintisinin başladığı günlerde kalbi olanların içini yeniden acıtır bu şiir gibi cümle. Zarif şair olarak bilinen Abdurrahman Cahit Zarifoğlu miras bıraktığı eserleri ile zihinleri imar ve inşa etmeye devam ediyor.
Ömrü süresince Müslümanların acılarıyla hemhal olup bunu eserlerinde dile getirdi. Duruş sahibiydi ve bir derdi vardı. “Bu çok ciddi bir iş” şeklinde ifade ettiği edebiyatla aktarıyordu inandığı değerleri.
Kendisine yöneltilen “nasıl oluyor da hep aynı çizgide kalabiliyorsunuz” sorusunu “zira özüm hiç değişmiyor, şimdiye kadar neyse hep aynı kalacak” cevabını veriyor. Alelade bir değerlendirme değildir bu bizatihi samimiyetin ve istikrarın tezahürüdür.
Neredeyse tüm eserlerinde şiirsel dil dikkat çeker. Şair kimliği ile ön plana çıkan Zarifoğlu’nun çağrısı tüm zamanları kuşatıyor:
“Çağın insanı yenilgiye uğramış, çözümsüzdür. Çünkü şiirsizlik var. Şiir insana hayat kazandırır.”
Zarifoğlu’nun şiirlerindeki temel imgelerden birisi acı. Hafızalarda yer eden “ne çok acı var” dizesi yeryüzünün tüm sızılarının özeti gibi.
Yine yalnızlığı tanımladığı dizeler insanlık ailesinin ortak yaşanmışlığının örneği:
“Ah şu yalnızlık kemik gibi ne yana dönsen batar.”
Çocuklarla çok güzel anlaşan Zarifoğlu onların saf bakışını da ustalıkla yakalıyor:
“Bir serçe konar pencereye ben gülünce, gök masmavi bakıyorum diye”
Şiirin Hakk’ın emrinde olması gerektiğine inanan şairin kırklı yaşlarında Yunus Emre gibi yazmaya başladığı kaydediliyor.
Şiirinde imgelerini özenle işlese de Zarifoğlu’nun kaderi de “anlaşılmayan şairler” listesine eklenmek oluyor. Anlaşılır olmanın önemini vurgulayan cümleleri bir miktar serzeniş içeriyor:
“Şiirin ayağı yere basmalı. Şairlere anlaşılır olmalarını salık veririm. Şiirin sırrını aynı zamanda anlaşılır olmanın içinde yakalamaya çalışsınlar. Keşke ben de en başta yapabilseydim.”
Şiirlerinin merkezde olduğu yazın dünyasına roman, deneme, masallar da ekleyen sorumluluk bilinci yüksek bir insanın bıraktığı izler oldukça değerli.
Okurunu şaşırtma konusunda mahir olan Zarifoğlu’nun biraz şiir biraz öykü tadındaki zarif günlüğü Yaşamak, kendisini yeniden okutan eserlerinden birisi.
Doğaçlama bir kurgu gibi yaşandığını düşünüyor insan hayatının:
“İnsanlar sabahları evlerinden belli bir saatte çıkıyorlar, otobüs durağına oradan da işlerine gidiyorlar. Ne var ki gidişlerinde hiçbir ayrıntı bir öncekine benzemez. O ara kesitler yürünürken kaç adım atılmıştır, nerelere ayak basılmıştır, nerelere bakılmıştır, kimlerle karşılaşılmıştır. Yaşamak, yaşamın böyle bir yanını oluşturuyor: İnsan duyarlık ve dikkatinin bir yansıması.”
İnsanlığın, doğanın ve hayretin öyküsü olarak bilinen İns ise belirsizliği anlatıyor. Karanlık bir gecede sessizce doğan ve hemen büyüyen İns, öykünün kahramanı:
“İns doğar, kulağına okunur. Ne okunur söylenmez. Nasıl büyür belirsizdir. İns evlenir nasıl evlenir anlatılmaz, çocukları olur, obaları, çadırları, onun etrafında bir kalabalık oluşur. Hem belirsizlik hem soyutlama.”
Zarifoğlu’nun bıraktığı izlerden birisi de gençlerin ufuklarında yeşeren katkı. O gençlerden birisi Mevlana İdris Zengin.
Evrendeki izleri çocuklarla birlikte fark eden ve onlara “adamım” diye hitap eden bir diğer zarif insan.
“Doğdum ve olaylar hızlıca gelişti” şeklinde dile getirdiği hikâyesinin özeti şöyle:
Bir tutam hüzün ve bir hayli felsefe içeren eserlerinde sessizce biriktirdiği kelimeleriyle direnişi, umudu, unutulmaması gereken sorumlulukları inşa etti.
Zarifoğlu ağabeyi gibi derdi olan bir yazardı ve derdinden yazdı. Hep tersine bir bakış vardı ufkunda. Biraz ironi biraz mizah biraz gerçek ve işin aslı özünde hep sıradanlığa itiraz olan.
Haliyle masallarındaki tipler de hep özgün. Herkes gibi olmaya itiraz eden herkes gibi olmaktan sıkılmış “tuhaf adamlar.” Her biri hayatta bir iz bırakmanın peşinde:
“Tuhaf olan ben değilim. Tuhaf olan sıradan biri olmak ve öylece kalmaktır. Kalk, kalbine bak, kötülüklere seyirci kalma. Canlan biraz. İz bırak ve gezegeni salla.”
Peki neden sıra dışı karakterler sıklıkla yer alıyor eserlerinde:
“Normal olacak kadar anormal değilim. Çocuklar için normali tekrarlamayı anlamsız buluyorum. Kaldı ki çocukları, büyüklerin dünyasına ait normallerden biri olarak hiç düşünmüyorum. Sıra dışı bir varlık olan çocuğa sıradan bir anlatı sunmak iyi bir şey değil. Dolayısıyla masallarımda da, çocuklar için yazdığım şiirlerimde de gerçeği, “normalin”, ezberin biraz dışında bir şey söylemek istiyorum. Verili dünyanın artık sıradanlaşan vandalizminin, diktasının, propagandasının, ideolojisinin, kurumsal faşizmasının, yoğun kapital dizgesinin, çok uluslu tüketim kuramlarının biraz dışında bir şey. İstiyorum ki söylemeye çalıştığım, yer yer mantık dışılıklardan da beslenerek anlatmak istediğim şeyle, biçimlenmemiş saf çocuk mantığı arasında mümkünse bir tetabukiyet oluşsun. Çok şey mi istiyorum? Hiç sanmam.”
Çocuklara bir şey öğretmek gibi bir düşünce yoktu merkezinde bilakis onlardan öğrenmek için yazdı hep. Bir sanat masalı olarak nitelendirilebilecek kitaplarında çocuklara hayal kurmayı, umudu, sevgiyi anlattı.
Büyüklerin bitmek bilmeyen büyük meseleleri ve sorunları ile uğraşmak yerine geleceğin nesillerini önemsemenin ve onların hakkını savunmanın daha elzem olduğu bilinciyle hareket etti. Tıpkı üstadı Zarifoğlu gibi.
İnsanların elinden tutmayı hayat düsturu edinmişti. Kendi yetişme sürecinde Cahit Zarifoğlu’nun yazı hayatında bıraktığı izi bir yol haritası bellemişti adeta. Yazmaya tutkulu gençlere adeta adamıştı vakitlerini. “Çocuk edebiyatı tercüme ofisi” şeklinde ifade edilen ÇETO dergisi bu çabasının örneklerinden birisi.
Modern dünyanın insan üzerinden işleyen kurallarına da kafayı fena halde takmıştı. Eleştirdi ama muhtemelen kimsenin aklına gelmeyen kendisine has yol haritasını da birazcık alay ederek açıkladı:
“Modern dünyanın tersine dönmeyi kendim için öneriyorum
Ya da riskli olmakla birlikte bir yol daha var:
Modern dünyadan daha hızlı dönmek.”
Ondan geriye de hüzünlü bir hakikât kaldı:
“En son ölüm gelir yine de erken deriz”
İki dertli Müslüman, iki sükut suretinde şair. İkisinin kalbi de çocuklardan yana attı. İkisi de ilimlerinin zekatını cömertçe vermekten kaçınmadı. Ve otuz beş sene arayla ikisi de aynı tarihte veda etti dünyaya.
“Çünkü herkes gitti çünkü herkes gider.”
Bin rahmet olsun Maraş’ın kalbinden yüreklere uzanan hikâyelerin sahiplerine.