Hep bir düşman ve karşısında bir kahraman senaryosu. Hedefteki gaye bir çatışma oluşturmak. Romanı okunur, sinemayı izlenir kılan kilit nokta: Çatışma.
Hep bir korku üretiliyor ve odakta hep bir düşman var. Muhakkak bir çatışma kurgusu.
Sonra da aynı kurguyu eleştiren bir mekanizma devreye giriyor.
Tıpkı süslü imajı verilerek negatif etkisinin gizlenmeye çalışıldığı durumların benzeri modernizm eleştirisi yapıyor gibi gösterilirken öte yandan bir endüstri kurgulanıyor. Şöyle ki Momo benzeri kitaplar basıldıkları yıldan itibaren tüm dünyayı dolaşıp satış rekorları kırıyor. Dilden dile çevrilip, baskı üstüne baskı yapıyor. Ne kadar da ironik ya da trajikomik.
Küçük Prens’ten Momo’ya herkes moderniteye düşmanmış meğer!
“Zamanın kahramanı” sıfatı ile hafızalara gönderilen Momo kitabına ve yazarına ilişkin detayları şu şekilde özetlemek mümkün:
1973 yılında Almanya’dan ilk baskısı ile dünyaya merhaba diyen kitap fantastik roman kategorisinde değerlendiriliyor, eserin yazarı ise Michael Ende.
Derdi zamanla Michael Ende’nin. Aktarılan verilere göre modern sistemin hız, tüketim ve teknoloji odaklı yapısına karşı insanı, zamanı, hayal gücünü ve duygusal derinliği savunan hümanist bir düşünceye sahipti.
“Acaba zaman benim elimde mi yoksa başkalarının hayatını mı yaşıyoruz” sorgusunun izini sürüyor:
“Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda bir payı bulunur, herkes onu tanır ama pek az kimse buna kafa yorar. Çok kimse onu olduğu gibi benimser ve hiç şaşkınlık göstermez. Bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler, takvimler yapılmıştır. Ama bunlar bir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik süre insana bir ömür kadar uzun gelir, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Zamanın bu garip kısalığı uzunluğu, o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir.”
Tüketim çılgınlığı, insan ilişkilerinin yozlaşması ve hızı konu alan roman küçük bir kızın, insanların zamanını çalan "Duman Adamlar"a karşı mücadelesini anlatıyor.
Ana karakter Momo, küçük bir kız çocuğu, kimsesi yok.
Momo daha çok çalışmayı, daha hızlı yaşamayı ve sürekli tüketmeyi öngören sisteme karşı, yavaşlamayı, dinlemeyi ve insani değerleri yücelten bir duruş örneği.
Roman, bilinmeyen bir zamanda, kim olduğu nereden geldiği bilinmeyen bir çocuğun, ismi bilinmeyen bir şehre gelmesiyle başlıyor.
Hep bir bilinmezlik vurgusu. Benzeri belirsizlik örneği Küçük Prens hikâyesinde de yer almakta.
Ana mekan şehirden uzakta yıkık dökük bir açık hava tiyatrosu. Momo burada mağara benzeri küçük bir alanda yaşıyor.
Kısa sürede küçük büyük hemen herkesin gönlünde taht kuruyor Momo. Zamanın ne kadar kıymetli olduğundan bahsediyor bıkmadan. O olmadan oyunlarına başlamıyor çocuklar, onu görmeyince rahat etmiyor büyükler. Çünkü hem en eğlenceli oyunlara ilham katıyor hem de çok iyi bir dinleyici. Buraya kadar her şey sorunsuz ilerliyor. Adeta dünyadaki cennet. Fakat bu böyle devam edemez / etmemeli. Hemen ortama bir tutam acılı cinsinden kötülük bulaştırılıyor.
Romanın kötü karakterleri “zaman tasarrufu şirketinin duman adamları” şehri ele geçiriyor ve planlarını uygulamak için kollarını sıvıyor:
Projelerinin ismi: Zaman tasarrufu!
Şehirde yaşayanların farkında olmadan “zaman tasarrufu” ile yatıp kalkmaya başlıyorlar. Bu hayat planı öylesine meşgul ediyor ki onları ne dostlarıyla sohbet etmek ne de çocuklarıyla ilgilenmek için vakit bulamaz hâle geliyorlar. Elbette tüm bu olup bitenler duman adamların insanların zamanını çalmak için kurdukları planın bir parçası:
“Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Hayatlarının gittikçe daha zavallı daha tekdüze geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar ta yüreklerinde hissettiler. Çünkü artık kimsenin onlara ayıracak zamanı yoktu.”
Küçük Prens hikâyesinde geçen zamanla ilgili bahsin özeti ise şöyle:
Dünya gezegenindeki yolculuklarına devam eden Küçük Prens, bir gün susuzluk giderici haplar satan bir tüccarla karşılaşıyor:
“Bunları neden satıyorsunuz?”
“Çünkü çok zaman kazandırıyor. Uzmanlar hesaplamışlar. Bu haplarla haftada elli üç dakika kazanılıyor.”
“Peki ne yapacağım o elli üç dakikada?”
“Ne istersen?”
İnsanların hızlıca bir yerden bir yere koştururken hayatı kaçırması eleştiriye değer bir gerçek. Ancak her iki kitapta dikkat çekilen ve tenkit edilen konunun haklılık payı olsa da danışıklı dövüş şüphesi zihinleri kurcalıyor. Zira küresel düşünce önce sorunu üretip ortaya bırakır sonra matruşka misâli aynı sorunun içinden çıkarttıkları ile yani yeni dertlerle baş başa bırakır insanı.
Modernizmi eleştiriyormuş gibi bir anlatının içerisinde subliminal mesaj gibi durumu sevimli ve faydalı gösteren ipuçları bırakılıyor satırlara. Bir tarafta Duman Adamlar karşısında onlarla mücadele eden Momo ve dostları. Diğer tarafta sözde modernizm eleştirisi yapılan kitapların kapitalist sermayeye hizmet etmesi Batıl zihniyetin devrilmedik çam bırakmadığının göstergesi. Bir yerlerde geleceği bilen, gelecekten senaryolar devşiren bir karakteri itinayla oturtuyorlar diledikleri / gözlerine kestirdikleri yere. Sonra başka bir yerde bu ifsadın tezahürleri ile uğraştırıyorlar hedefteki insanı.
Kitabının son sözünde yazar “ben size bütün bunları olup bitmiş gibi anlattım, çünkü biri de bana böyle anlattı, oysa gelecekte olacakmış gibi de anlatabilirdim” diyor.
Michael Ende bugün hayatta olsaydı mevcut dünya düzenine yönelik eleştirisi nasıl olurdu sorusunun cevabı için günün hümanistlerinin geldiği noktaya bakmak muhtemel.
Modern kurgu ustalıkla yürüttüğü senaryoda insanın kimyasını altüst edip sonra da güya toplamak için uğraş veriyor. Algılar üzerinden hayat anlayışlarını manipüle eden küresel sistem zaman mefhumunu da değersizleştirmek için imkânlarını seferber ediyor.
Momo benzeri kitapları tüm bu akıl çelici ihtimalleri de göz önünde bulundurarak okumakta fayda var sanki.
Bir ağacın gölgesinde konaklayacak kadar vakti olan insanlar için zamanın değeri bilhassa yaşıyor olmasından mülhemdir velhasıl.