10 yıl önce.. Nasîbsiz bâzı insanların Suriyeliler'le uğraştığı, FETÖ'nün kirli ayak izlerinin de henüz silinmediği günler... 15 Temmuz 2016... Akşam saatleri.. Biraz uyumuşum.. Nedense yorgun ve yılgınız.. Yeni taşındığımız evimiz, Üsküdar Meydan'a çok yakın. Kısa süreli kalacağımız bu eve; sanki 15 Temmuz'un "Üsküdar Neferleri" olarak konuşlanmış gibiyiz âdetâ! Tatlı uykumdan, tepemizden geçen uçak sesleri ile uyanıyorum. Metal ve sinsî bir ses...

Sa-bo-taj

Daha acâibi; 2-3 ay öncesinde gördüğüm bir rüya. Hayrolsun.. Meclis'te bomba patlamış. Ve kürsüdeki ses, zor nefes ile "Sa-bo-taj" diyor. Sabotaj.. Pek alâkadar olmadığın bir kelime. Defâlarca lûgata bakıyorum. Bu nasıl bir rüya! diye endişeleniyor ve hükmü; Zamân'ın ve Zemîn'in Sahibi'ne bırakıyorum. Rüya'nın daha da tafsilâtı var. Karışık ve zor şeyler! Rüyayı dualayıp, kalbime gömüyorum. "Hayreyle Yâ Rabbî!..."

Meydanlara! …Cân da cânân da fedâ!

Keskin uçak sesleri ve Sayın Erdoğan'ın "MEYDANLARA!" diyen sesi ile abdestlerimizi alıyoruz. Annemler, İzmir'de. Annem, elimize iğne batmasından bile müteellim olur. Böyle bir anne, "DIŞARI ÇIKIN!" diyor. "DIŞARI ÇIKIN!!..." Burada durup düşünmek lazım. Birincisi; Abdest alıp, dışarı çıkan insanlar. Yâni "Her şey olabilir!"e yürüyen dağ gibi insanlar!... Sübhânallah! İkincisi; en değerli hazinelerini, vatan için fedâ etmeye hazır anne ve babalar! Bunu unutmamak gerekir! O gün, cân da cânân da fedâ!

Bedenimiz kalem, kanlarımız mürekkep!

İlk kez meydana iniyordum. İçimden; "Allâh'ım! Kalemim, kelâmım, hedeflerim, her şeyim sana emânet! Bugün, bedenimizin kalem olacağı gün. Ve belki kanlarımız da mürekkep!..." Bu duygularla, Üsküdar Meydan'a, Ahmediye Çeşmesi'ne iniyoruz. Elimde cezveler var. Hiç böyle bir şey yapacağımı tahmîn etmezdim. Gür sesi ile meydanları ve sokakları inleten cezve, sabaha doğru "Gâzi" olacaktı. "Gâzi Cezve" Hâlâ daha o hâliyle hayâtımdadır.

Kendileri yolda kaldı!

Meydan'a inerken bir nasibsiz, tesettürümden olsa gerek, ağız dalaşı yaparak; "Sayın Erdoğan ve Suriyeliler" hakkında menfi sözler söylüyordu... ki, hiç cevap verme gereğinde bile bulunmadan kararlı adımlarla yürüyorduk. Belli ki yolumuzdan çevirmek istiyorlardı. Mâmâfîh kendileri yolda kaldı!

"Vatan Aşkı"

Nihayet Üsküdar Meydanı'ndayız. Ahmediye Çeşmesi'nin etrafına toplanmaya başladık. Birbirini hiç tanımayan, "Vatan Aşkı" için bir araya gelen insanlardık. Ve birçoğu da müstakbel şehidlerdi.

"Allah bizimle!..."

Başlangıçta sayımız az, fakat ne yazar! "Allah bizimle!..." Meydan'dan ses veriyoruz, sağdan soldan gelenler... Dakikalar içinde çoğalıyoruz. Bu defa Bağlarbaşı'na doğru yürüyoruz, bu ilk kalabalıkla. Meydan'ı diğer canlara bırakarak. Üsküdar Meydanı ile Bağlarbaşı'nın ne kadar kısa mesafe olduğunu, bilenler bilir. Biz o geceyi bu mesafe arasında geçirdik, saatlerce... O gün kâfile kâfileydik aslında. Her kâfile, cephedeki asker gibi, bir yere konuşlanıyordu ve hiç kimse dönüp arkasına bakmıyordu. Önümüz de arkamız da fevc fevc insan doluyordu. Şehâdeti içmek için sıraya giren, hiçbir şeyden hiçbir kimseden korkmayan. Tanklara ve zırhlı araçlara aldırmayan.

15Temmuz

Bembeyaz atletleri ile gerçek erler

Biz Bağlarbaşı'nda zırhlı aracı durdurmak ve içindeki askeri çıkarmak için uğraştık. Üsküdar'da yürüyen ilk kalabalıktık ve bu güzel insanların çoğu Köprü'ye yürüdüler. Öyle tahmin ediyorum ki; birçoğu şehid ve gâzi oldular. Zırhlı araç ile cedelleşmemiz bittikten, askeri kan-ter içinde çıkarıp bir köşede korumaya aldıktan sonra; Köprü'ye gitmek için yola devam ettiysek de; yol artık kapalıydı ve geçişlere izin verilmiyordu. O gece, bembeyaz atletleri ile gerçek erler zırhlı aracın üstünden inmiyor; aldanmış ya da aldatılmış askeri çıkarmak için can-hıraş mücâdele ve mücâhede ediyorlardı. Aynı anda, birçok yerde kanlar terler dökülürken, Bağlarbaşı’nda da asker artık pes etmiş ve çıkmıştı. Fakat o nasıl çıkış? O yüzü ve hâli nasıl tarif etmeli? Bozulmuş bir yemek gibi, diyorum. Evet, bana o sahne; bu tasviri yaptırdı. Asker çıktı. Korku içinde. Linç edilebilirdi pekâlâ. Fakat büyük bir fitnenin mahsulü olduğu için, içinde; mücâhede, mücâdele olduğu gibi; af, mağfiret ve koruma da vardı. Askeri, bir ağacın kuytusuna aldık ve koruduk.

Lâ Gâlibe İllallah!

Bir insan! Etten ve kemikten müteşekkil! Tanklara ve zırhlı araçlara karşı ne yapabilir? Söz konusu; cihâd, şehâdet ve vatan ise, çok şey yapılıyormuş! Cenâb-ı Hak, ezelî ve ebedî kudreti ile yaptırıyormuş. Lâ Gâlibe İllallah! Cenâbı Hak, galib eylemişti.

Ve beklenen de oldu: Polisler geliyor!

O saatlerde Allah'ın yardımıyla beraber beklediğimiz bir şey daha vardı: Devletin polisi. Evet, polisler yoktu. Ve bu destânı; Kahraman Halkımız yazıyordu. Polisler, daha sonra devreye girecekti. Ve her dakikası kıymetli olan bu geceye; polisler de üniformalarıyla eşlik etmişti. Büyük bir çığlık ve coşkuyla karşıladık polislerin de gelişini. Bu arada sık sık telefon konuşması yapıyorduk, İzmir'deki annem ve akrabalarımla. Onlar da dışarıda fakat ilerleyemiyorlardı. O gün dışarıda olmak yetiyordu. Burası; ANA-VATAN! Anaların; oğullarını, kızlarını, canlarını Allâh'a kurbân ettiği yer! O gün; onurlu ve yüce davranışı için, Sevgili Anneciğim’e de şükranlarımı sunuyorum.

Etten duvar olduk!”

Dönüş yolundayız. Güneş artık doğmak için sabırsızlanıyordu. Bağlarbaşı’ndan Üsküdar Meydan’a iniyorduk. Aman Allâh'ım! …Arka arkaya sıralanmış bir sürü tank! Ortalık sessiz ve sakin! Çıt çıkmıyor. Sadece, koca caddede; arka arkaya dizilmiş, bakması bile insanı ürküten tanklar var. İndiğimiz yollarda da birçok araba, tanklar tarafından ezilmişti. Oradaki gençlere sordum: Ne yaptınız?... Sizde durum nasıldı?... “Etten duvar olduk!” dedi.

Yeniden bir VATAN doğurmuştuk!..

Yazıma Suriyeliler’i de dâhil ederek yazmıştım. Hatta konunun bidâyetinde, bu hususta tahrik edildiğimizi de. Evet, o gece ve sakin sokaklar; şunu söylüyordu kalbime: Ancak, o Suriyeli mazlumların ve masumların duasıydı, bu korkutucu tankları durduran! Başka ne o durdurabilirdi, HafazanAllah!

Elbet bir cevabı daha var: O tankların ve zırhlı araçların içindekiler, gerçek düşman değil; aldanmış zavallı askerlerdi. Ve bir çoğu da; ne yaptıklarının farkında bile değillerdi. Yorgun fakat mes’udduk. Yeniden bir VATAN doğurmuştuk!...

Bu yazıyı Üsküdar, Fethipaşa Korusu’nda, 5 yaşındaki kızım Şehâdet Vefâ’nın; “Anne, neden üzgünsün? Anne, gökyüzüne neden üzgün bakıyorsun?” soruları ile yazdım. 10 yıl geçti... Ve biz, çocuklarımıza da “Şehâdet” ismini verdik. Nice aşklara, nice şehâdetlere Vatanım!..