İsimlerin insan ve toplum üzerindeki etkisini anlayabilmek için, önce “isim” kelimesinin taşıdığı anlam katmanlarına bakmak gerekir. Esmâ, “isimler” demektir. İsimler, varlıkları birbirinden ayırmaya, tek tek veya cins cins karşılamaya yarayan kelimelerdir. İsim kelimesinin kökeni hakkında temelde iki farklı görüş bulunmaktadır.

Birinci görüşe göre isim, “yükselmek, yücelmek” anlamına gelen s-m-v fiil kökünden gelir; semâ kelimesi de aynı köktendir. Ragıb el-İsfahânî’nin ifadesiyle, “Her şeyin semâsı onun yukarı tarafıdır.” Sümûv, “yükseklik, yücelik” anlamına gelir. Bir varlığa isim verildiğinde o varlık belirsizlikten kurtulur ve diğer varlıklara göre “yükselerek” zihinde belirginlik kazanır. Müsemmânın (isimlendirilenin) anılması ancak isim sayesinde mümkündür; ismi bulunmasaydı, o varlık hakkında konuşmamız da mümkün olmazdı.

Buna karşılık ikinci görüşe göre isim, “işaretlemek, damgalamak” anlamındaki v-s-m fiil kökünden gelir. Bu yaklaşıma göre isim, isimlendirileni işaretleyen ve onu diğer varlıklardan ayıran bir tür etikettir.

İsim, “varlıklara verilen ad”; müsemmâ ise “adlandırılan varlık” demektir. İsmiyle müsemmâ ifadesi de, isminin anlamına ait nitelikleri kişiliğinde belirgin biçimde taşıyan kimseler için kullanılır. Bu anlam alanını yansıtan isimlerden biri de Sümeyye ismidir. Sümeyye, “küçük semâ” veya “semâcık” anlamına gelir.

Ad ve nam, isim kelimesinin eş anlamlılarıdır. Ad, Eski Türkçe āt kelimesinden gelir. Kelime sonundaki t sesi zamanla yumuşayarak bugünkü ad biçimini almıştır. Türkçedeki adamak, atamak ve aday kelimeleri de aynı kökle ilişkilidir.

Adamak, belirli bir kişi veya amaç için bir şeyi tahsis etmeyi, “bir şeyin adını belirlemeyi” ifade eder. Adak adandığında, o nesne artık belirli bir niyet doğrultusunda ayrılmış ve işaretlenmiş olur. Atamak fiilinde de benzer biçimde bir kişiye ad/ünvan verilmesi söz konusudur. Bir kimsenin müdürlüğe atanması, ona “müdür” adının/ünvanının verilmesi anlamını taşır. Aday ise bir göreve veya makama “atanması” düşünülen kişiyi ifade eder. Bu anlamıyla, birazdan ele alacağımız namzet kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Nitekim Dil Devrimi döneminde basında, nişanlı kız anlamında da namzet yerine aday kelimesinin kullanıldığı görülmektedir.

Nişanlanmayı çoğu zaman evliliğe giden yolun keyifli ve heyecanlı bir aşaması olarak görürüz. Oysa kelimenin kökeni daha derin bir anlam taşır. Nişan, “iz, belirti, alamet, işaret” demektir. Silahla nişan aldığımızda önce hedefi “işaretler”, ardından atış yaparız. Nişanlanmak ise evlilik sözü verilmiş olmasının görünür işareti olarak nişan yüzüğü takılmasıdır; yani “nişanlı” duruma gelmektir. Yüzük, iki kişinin birbirini seçtiğinin ve bu niyetini toplum önünde ilan ettiğinin sembolüdür.

Nam, Farsça nām kelimesinden gelir. Farsçadaki nām ile İngilizce name, Almanca Name, Fransızca nom ve İspanyolca nombre arasındaki benzerlik tesadüf değildir; bu kelimelerin tamamı Ön Hint-Avrupa dil ailesindeki ortak bir köke dayanmaktadır.

Namzet ise Farsça nām + zed birleşiminden oluşur. Farsçada zeden fiili “vurmak, koymak, çalmak, işaretlemek” gibi anlamlarda kullanılır. Türkçedeki zedelemek fiili de “vurma veya çarpma sonucunda hafifçe yaralamak”, mecazen ise “zarar vermek” anlamını taşır. -zede eki sonuna geldiği kelimelere “uğramış, etkilenmiş, tutulmuş” anlamı katar: afetzede, depremzede, kazazede gibi. Namzet ise, “adı işaretlenmiş/belirlenmiş/konulmuş” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla namzet, yalnızca “aday” anlamına gelen bir kelime değildir. Kelimenin kökeninde, adı önceden belirlenmiş, bir görev veya makam için işaret edilmiş kimse olma fikri bulunmaktadır.

Böylece isim etrafında başladığımız anlam yolculuğu, tekrar aynı kavrama dönmektedir: İsim, yalnızca bir ses veya kelime değildir; varlığı görünür kılan, onu başkalarından ayıran ve ona toplum içinde bir yer kazandıran en temel işaretlerden biridir.