Çocuk edebiyatı Tanzimat’la birlikte açılan bir başlık. Alanın uzmanlarından bir kısmı çocuk edebiyatı şeklinde bir sınıflandırmayı onaylamasa da kitap baskısında yaşanan hareketlilik hemen herkesin malumu. Bu denli çeşitlilik içerisinde kalitenin nerede olduğu ise meçhul.

Çocuk edebiyatında çeviri yayınların Türkiye’ye girişi ise 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerçekleşiyor. Çocukların dünyasına ufuk açan kitaplara bakıldığında çeviri kitapların hatırı sayılır bir katkısı olduğu aşikâr. Bu izlerin bir kısmının olumlu bir kısmının ise olumsuz geri dönüşlere yol alması da kaçınılmaz. Merak etme ve keşif dürtülerini yönlendiren, yeni maceralara yeni pencereler açan kitaplar çocukların dünyasında anlamlı iz bırakacaktır kuşkusuz.

Yelpazesi epey geniş ve renkli olan çocuk edebiyatı alanında kategoriler de bir hayli fazla. Bu kapsamda farklı kültürler ve karakterlerle tanışmaya imkân sağlayan çeviri kitaplar yayın dünyasında önemli bir yer teşkil etmekte. En çok çevirisi yapılan, yıllardır okulların okuma listelerinde yer alan bu kitaplardan bazılarının isimleri şöyle:

Frances Burnet, Küçük Lord

Lewis Carrol, Alis Harikalar Diyarında

Carlo Collodi, Pinokyo

Daniel Defoe, Robinson Cruseau

Johanna Spyri, Heidi

Johathan Swift, Gulliver

Jules Verne, La Fontaine

Saint Exuperry, Küçük Prens

Peki elden ele ülke ülke dolaşan, yayın evlerini kıyasıya bir yarışa sokan bu çeviri kitapların içerikleri ne kadar güvenli?

Yayınevine ilişkin olumlu bir kanaat söz konusu olsa bile kitap sayfaları arasında okurun karşısına beklenmedik satırlar çıkabiliyor. İşte bu sürprizlere karşı bir tedbir olarak ön okuma yapmak kaçınılmaz. Zira çeşitli videolarda ve bazı yabancı çizgi filmlerde örtülü bir biçimde verilen subliminal mesajların satır aralarındaki karşılığı son derece açık ve net. Çocukların masum dünyalarına matbu ya da sanal içeriklerle ulaşan tehlikenin farkında olmak ehemmiyet arz ediyor.

Çocuk kitaplarına yansıyan şiddet şeklinde tez konusu olarak da çalışılan konunun ölçeğini biraz küçülterek meseleye iki kitap üzerinden bakmak mümkün.

Mercekteki ilk kitap: “Şeker Portakalı”

Basıldığı ülkeden yola çıkıp tüm dünyayı birkaç kez turlayan bir gezgin havasında adeta. İlk baskısı Brezilya’da 1968 tarihinde yapılan kitap 1983’de Türkiyeli okurla buluşuyor ve Eylül 2022’de yüz ellinci baskıya ulaşıyor.

Brezilya edebiyatının klasiklerinden olan kitabın yazarı Jose Mauro De Vasconcelos, yoksul bir ailenin on bir çocuğundan birisi.

Bir gün acıyı keşfeden küçük bir çocuğun hikâyesini anlatan Şeker Portakalı yazarın çocukluğundan derin izler taşıyor. Kahraman Zeze isimli altı yaşında bir çocuk. Öğrenmeyi çok seviyor. Bilye oynaması, arabaların arkasına asılması, sokak şarkıcılarının ezgilerini söylemesi kitap boyunca Zeze’ye eşlik ediyor. Ancak kitabı ayrıcalıklı kılan özellik Zeze’nin yetişkin dünyasının sınırlamalarına hayal gücüyle meydan okuması. Önceleri içindeki kuşla konuşan Zeze, taşındıkları evin bahçesinde yeni bir sırdaş buluyor. Minguinho ismini verdiği şeker portakalı fidanı. Onunla çok sıkı dost oluyor. O kadar ki Zeze’nin yataktan kalkamayacak kadar hasta olduğu bir gece Minguinho camdan içeriye giriyor ve arkadaşını ziyaret ediyor. Sonra Minguinho’nun yardımıyla birlikte dışarı çıkmaları ve uçan ata dönüşüp uçmaları sırayla açılan katmanlar.

Zeze’nin hikâyesi özetle böyle. Ancak merceğin yakınlaştırılması gereken kısım detaylar:

Kitabın neredeyse tamamında bebek İsa vurgusu hakim. Noel zamanı bebek İsa ya da bebek şeytan doğacağına inanılıyor. Bebek İsa sadece zenginleri seviyor, fakir çocuklara hediye getirmiyor.

Bu inanışı öyle kuvvetli işlemiş ki yazar Zeze’nin cümlelerinde bunu yakalıyoruz. Yetişkin dostlarından birisi olan Portuga’nın arabasına tren çarptığını öğrenince Zeze kelimesi kelimesine şöyle söylüyor:

Sen kötü kalplisin bebek İsa. Ben senin bu kez Tanrı olarak doğacağını zannederken yapılacak şey mi bu? Neden öbür çocukları sevdiğin gibi beni de sevmiyorsun? Çok uslu durdum. Bir daha hiç kavga etmedim. Derslerime çalıştım. Küfretmeyi bıraktım.

Dikkat çeken bir başka husus ise Zeze ve çevresindekilerin sürekli yalan konuşuyor olması. Aynı şekilde küfürlü ifadeler de oldukça rahat kullanılıyor.

Annesinin ve sokak şarkıcısının söylediği şarkıların içerikleri son derece sakıncalı. Bu kapsamda “cilveli gözler, denizciye duyulan sevgi, bahtsız aşk” ifadeleri dikkat çekiyor.

Kitabın şiddet içeren ifadeleri ise bu kadarına da pes dedirtecek cinsten.

Arivaldo efendi isimli sokak şarkıcısı ile dost olan Zeze zamanla ona eşlik etmeye başlıyor. Söylenen şarkıları duyan bir kadın altı yaşındaki bir çocuğun ahlaksız şarkılar söylemesine itiraz ediyor. Papaza şikayet edeceğini vurgulaması üzerine Arivaldo’nun kendisini uyaran kadının dilini bıçakla keseceğine dikkat çekiyor.

Şiddeti ve küfürlü konuşmayı çok normal bir şeymiş gibi öğrenen Zeze’nin hikayesinde tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de dayak var. Zeze, yediği dayaklardan sonraki ruh halini şöyle anlatıyor:

Bir gün mutlaka onun kafa derisini bir değneğin ucunda dalgalandıracağım. Tommiks’ten tabancasını, Thompson’dan ay ışığını ödünç alıp Komançilerle birlikte pusu kuracağım.

Neredeyse kendi haline terk edilen bir çocuğun yaptıklarını yapıyor aslında Zeze. Ne kadar kızsa da yaptıklarına yine büyükleri gözleyerek öğreniyor hayatı:

Film değiştirme vaktim gelmişti. Kovboy, Kızılderili filmleri artık rafa kalkmıştı. Bundan böyle sadece aşk filmleri izleyecektim, büyüklerin verdiği ad buydu. Bir sürü öpüşme ve sarılma içeren herkesin birbirini sevdiği filmler.

Elbette kitabın bütününde bu müstehcen ve karanlık hava esmiyor. Yer yer çocukluk doğasının en renkli detayları da okurun ufkuna açılıyor. Ancak bu adeta şirinleştirme etkili cümleler kitabın asıl mecrasını masum kılmıyor:

Sokağımızda her türlü hava görülürdü. Bilye havası. Topaç havası. Sinema yıldızı kartı biriktirme havası. En güzeli de uçurtma havasıydı. Gökyüzünün her yanı rengarenk uçurtmalarla dolardı.

Hissettiklerini yoğun bir şekilde yaşayan Zeze’nin duygularını ifade etme biçimi de yaşından beklenmeyecek boyutta:

Acı çekmek ne demekmiş asıl şimdi anlıyordum. Acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. Ayaktaki cam kesiğine eczanede dikiş attırmak değildi. Asıl acı insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan şeydi.

Bir tren kazasında kaybettiği dostunun ardından söyledikleri ise kitabın vurucu ifadelerinden birisi olarak geçebilir kayıtlara:

Küçücük çocuklara neden her şeyi anlatmak gerek? Hakikaten sevgili Portuga bana her şeyi çok erken anlattılar.

Yaşadığı ortamın bozucu etkisine rağmen “bir hafta içinde büyür müyüm” sorusunu sorabilecek saflıkta bir çocuk ruhuna sahip olan Zeze’nin hikâyesi özetle bu minvalde.

Kiraz Ağacı İle Aramızdaki Mesafe isimli kitap var bir de. “Her yaştan okur için” iddiasını taşıyan kitabın rotası ise İtalya. Paulo Peretti imzalı kitap yazarın kendi hayat öyküsünden esinlenerek kaleme alınmış.

Bir cesaret ve kararlılık hikayesi vurgusu yapılan kitap Mafalda isimli dokuz yaşındaki bir kız çocuğunun görme yetisini kaybetme sürecini işliyor. Ve “bütün çocuklar karanlıktan korkar” cümlesiyle selâmlıyor okuru.

Kitabın ana kavramı olan karanlık devam eden satırlarda kahramanla buluşuyor. Dokuz yaşında bir çocuk karanlığı hissetmekle kalmıyor bunu aynı hissiyatla ifade ediyor:

Karanlık, içinde insanı yakalayıp sessizce yiyen canavarların olduğu, kapıları ve pencereleri olmayan bir odadır.

Gelecek altı ay içinde görme yetisini tamamen kaybedeceğini öğrenen Mafalda, karamsarlığa kapılmıyor ve kiraz ağacını keşfediyor.

Mafalda’nın okuldaki kiraz ağacı ile arkadaş olması onu bu açıdan Zeze’yle yakınlaştırıyor. Her iki kitabın belki de en pozitif katkısı doğayla bağ kurmanın iyileştirici etkisini kurgulaması.

Mafalda, ailesi ve arkadaşlarının yardımıyla kendisi için önemli olan şeyleri keşfetmeye başlar. Gözlerinin görme özelliğini kaybettiğini değil başka bir bakış açısı kazandığını fark eder.

Yavaş yavaş gözlerini kaybetme sürecini yaşayan Mafalda’nın Zeze ile bir diğer ortak yönü de yetişkinlerle kurduğu arkadaşlıklar.

Okulun hademesi olan Estella, Mafalda’nın hayatına yön verenlerden birisi. Bir gün küçük kızdan “senin için vazgeçilmez olan şey ne” sorusu üzerinde düşünmesini istiyor. Hemen harekete geçerek her güne özel yapılacak şeyler listesi çıkaran Mafalda, arayışın sonunda gerçek bir arkadaş bulmak cevabını keşfediyor.

Kitap karşılaşılan problemlere çözüm üretme, hayal gücünü kullanma, farkındalık oluşturma noktasında olumlu bir tablo çizse de araya serpiştirilen birtakım ifadeler atmosferi kirletiyor.

Mafalda’nın akran grubu, 9-10 yaşlarındaki kız çocuklar aralarında sevgililerinden, birlikte olmaktan bahsediyor. Kitapta yer alan ifadelerden bir kısmı şu şekilde:

Beşinci sınıftan bir kız odanın diğer tarafından bağırdı. “Bu doğru değil teyzem kendi kendine bebek yapıyor.”

Mafalda’nın bu konuşmalar sonrasında kafası bir hayli karışıyor. İşin aslı kimyası bozuluyor:

“Bir bebeğim olacak artık bundan eminim” diyor bir gün. Bunun izahını da şöyle yapıyor:

Dağa yaptığımız geziden döndüğümüzden beri Emilia denen kızın anlattıklarını düşünüyorum. Birinin bebeği olmadan önce karnının ağrıdığını ve midesinin bulandığını söylemişti.

Kitabın üzerinde çalıştığı temalardan birisi de karşı cinse aşkı normalleştiriyor olması.

Okulun hademesi Estella’nın Mafalda’ya söyledikleri bu yaklaşımın bir örneği:

“Aşk her zaman iyi bir haberdir Mafalda, bunu unutma herkes aşık olur, çocuklar da.”

Bu aykırı ifadeleri çıkardığımızda kitaptan geriye çocuk doğallığı kalıyor:

Durup kiraz ağacını selâmlıyorum. Her gün geçtiğimiz sokaktan bakınca onu uzaktan görebiliyorum. Aslında karşımda gördüğüm şey renkli bir leke ama ben onun ağaç olduğunu biliyorum.

Birisinde acı diğerinde karanlık kavramının ön plana çıktığı iki kitabın içeriğindeki olumsuzluklara dair tespitler üzerinde acilen düşünülmesi ve tedbir alınması gereken ehemmiyette.

Zira bazı yayınevleri kanalıyla oluşturulan tehlikenin boyutları her geçen gün büyüyor.

“Dünyanın en sevilen sosyal hikaye anlatma platformu” şeklinde tanımlanan Wattpad uygulamasıyla da ahlaksızlık normalleştirilmeye çalışılıyor. Hiçbir edebi değeri bulunmayan şiddet ve müstehcenlik içeren ifadelerin yer aldığı metinler üzerinden bir endüstri gelişiyor. En çok paylaşılıp okunan metinlerin bazı yayınevleri tarafından kitap haline getirilmesi tehlikenin gözler önüne serilmiş hali.

Çocuk edebiyatı şeklinde ayrı bir alan olur mu olmaz mı polemiğini bir tarafa bırakıp edebiyat nedir sorusuna dönmek gerek. İşin özü yayın dünyasını gözden geçirip sağlam bir seçki oluşturmak için ivedilikle harekete geçmek pek elzem görünüyor. Çocuğun çocuk, kadının kadın, erkeğin erkek olduğunun net olarak ifade edildiği metinleri çoğaltmakta fayda var.

Subliminal değil alenen de vuku bulan matbu ya da sanal tehdit sadece çeviri kitaplarla değil ne hazindir ki yerli yayınlarla da sızabiliyor çocukların tertemiz hayallerine. Kirli bir endüstriye evrilen bu pazardaki oyunun bozulması öncelikle sorumlulukların ihtimamla yerine getirilmesi ile mümkün görünüyor. Hayret makamında kalmayı başaran küçük insanların dünyasına yakın yaşamak tercihlerin en masumu sanki. Üstelik beraberinde anlatılacak güzel bir hikâyenin içinde olmak gibi bir umut da var. Daha ne olsun?