Dünyayı parmak uçlarına sığdırıp dost dost diye nicesine sarılan, sadık yârini bulan, türküleriyle gönlümüze olduğu gibi dimağımıza da dokunan ilim ve feraset sahibi sanatkârımıza rahmet olsun.
“Deniz insanı çeker der,” eskiler. Ne zaman dinlenmek istesem denize çekilirim ben de. Karaköy’de sahil boyu yürüyecekken aklıma Salt Galata’da “Karanlık Dünya” filminin sergisi olduğu geldi. Birkaç gün önce sosyal medyada sergi haberlerini okuduktan hemen sonra internette filmi aratıp izledim. İzledikten sonra neden filme restorasyon yapılmadığını sorgulayıp yarım hissettiren bu seyrin müsebbiplerine sinirlendim. Görüntüler kopuk, ses kopuk… Bedri Rahmi’nin kaleminden ve Metin Erksan’ın kadrajından çıkan bir eser bu kadarcık mı kıymet görüyordu, Âşık Veysel’i her şeyin geliştiği bu çağda bu kadarcık mı yâd edebiliyorduk?
Filme dair araştırma yaptıktan ve sergiyi gezdikten sonra sorularımın bir kısmına cevap buldum. Meğer bu film, sansüre takılanlardan biriymiş; Milliyet’in haberine göre Anadolu’daki yoksulluğu gösterdiği gerekçesiyle sansür kurulu tarafından yasaklanmış. Yoksulluk görülmek istenmeyen bir şeyken bu yoksulluğun içinde görmeden nice eser veren âşığımızı, İsveçli sanatçı Mike Bode ve senarist Caner Yalçın vesilesiyle anmış olduk.
Beklentimin altında kalmasına rağmen serginin merakımı gideren, ruhuma iyi gelen bir yanı da vardı. Sergi sonrası binayı biraz gezdikten sonra Beyoğlu sokaklarını yürüdüm. Havada bunaltıcı bir sıcaklık vardı; öğle saatleriyle pekişecek sıcaklıktan kendimi Karaköy İskelesi’ne atarak kurtardım. Vapurun kalkmasın yaklaşık yarım saat gözüküyordu. İstanbul Kitapçısı’nı gezmek için iyi bir fırsattı ve buz gibi bir içecek alıp kitapların arasında dolaştım. Matbaadan yeni çıkmış, henüz insan eli değmemiş sayfaların kokusu… Saatime baktım, vapurun hareketine az kalmıştı. Merdivenlerden inip vapurun balkon tarafına geçtim. Çantamdan, okumak üzere beklettiğim kitabı çıkardım. Yaşadığım İstanbul ile gezdiğim İstanbul ne kadar farklıydı! Gördüğümüzü zannettiğimiz hayatların içinde çoğu zaman nereye gitmek istediğimizi bilmeden ve nasılını düşünmeden yaşıyorduk. Algımız yönetiliyordu ve gerçeklik algımızı yitiriyorduk. Körler ülkesinde tek gözü gören kral olurmuş; gönüller ülkesinin gözleri nur gibi parlayan insanlarını arıyorduk fakat aradığımızdan habersizdik.
Dünyayı parmak uçlarına sığdırıp dost dost diye nicesine sarılan, sadık yârini bulan, türküleriyle gönlümüze olduğu gibi dimağımıza da dokunan ilim ve feraset sahibi sanatkârımıza rahmet olsun.