Medeniyetler Çatışması tezini ortaya atan Samuel Huntington, ülkeleri medeniyetlere göre sınıflandırırken kendine göre belirli kategorilere ayırıyor. Bu kategoriler; Batı, Ortodoks, Latin Amerika İslam, Hint, Çin, Japon, Sahra Altı Afrika, Budist, gibi farklı millet veya dinlerden oluşuyor.

Kaht-ı rical, Osmanlı’nın son döneminden itibaren yer yer karşımıza çıkan bir kavramdır. Kısaca, devlet idaresinde liyakat erbabı çalışan bulunamamasına kaht-ı rical denir. Tamlamayı oluşturan iki kelime de Arapça kökene dayanıyor. Kaht, Arapça’da yokluk demektir. En uzak, yani köken anlamı ise kuraklık, yağmurun yağmamasıdır. Dilimizde sık kullanılan kıt sözcüğü de kahtın halk arasında kullanım şeklidir. Gıd(ım) gıd(ım) deyiminin de kahtın bozulmuş hali olduğunu ileri sürenler vardır. Benim köyümde (Adıyaman-Gölbaşı-Harmanlı) bir şeyin azlığı kıtnık sözcüğüyle ifade edilir. Örneğin ‘kıtnık kıtnık koyma, bolca koy’ gibi. Bu sözcüğün kökeni de muhtemelen Arapça kökenli kaht kelimesine uzanıyor. Ancak Adıyaman’ın Kahta ilçesinin bu sözcükle bir bağlantısına ulaşamadım.

Tamlamanın diğer ayağı olan rical sözcüğü de Arapça kökenlidir. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde ricalin iki anlamı vardır. Birincisi erkekler anlamına gelir. İkincisi ise ‘Yüksek makamlardaki devlet adamları’ olarak tanımlanır. Ricl ise Arapça’da ayak anlamına geliyor. Dilimizde doğaçlama, ayak üstü, aniden söylenen anlamındaki irticalen sözcüğü de ayak anlamındaki ricl’e dayanıyor. Ayaktan erkek anlamına gelmesi konusunda ise birçok kaynak, yeterli açıklamada bulunamıyor. Dilimizde kullanılan devlet ricali ifadesi de devlet adamları, devletin önde gelen makam sahibi temsilcilerini ifade ediyor.

Gelelim kaht ile rical’in birleşimine. Yokluk anlamındaki kaht ile devlet adamı anlamındaki rical birleştiğinde karşımıza ‘Yetkin devlet adamının bulunmayışı, liyakat sahibi bürokratların eksikliği’ gibi anlamlar çıkıyor. Kubbealtı Lugatı’nda sözcük, ‘Kıymetli insan yetişmemesinden ileri gelen devlet adamı ve yönetici kıtlığı’ tanımıyla açıklanmış. Hatta lugat, Ziya Paşa’dan ‘Mûcib-i şikâyet olan kaht-ı rical hâli meydana geldi’ izahıyla da örneklenmiş.

Kaht-ı rical, Osmanlı’nın 19. asrında devlet adamlığı eksikliğinden ötürü, sık kullanılan bir tabir olmuş. Bu eksikliğin en başlıca sebebi, devlet adamlarının geleneksel ve Batı modernizmcisi şeklinde ikiye ayrılması olabilir. İkiye bölünen bürokrasi, her iki cenahta da yetkin idareci sayısını azaltmaktadır. Ki bu durum, o dönemden günümüze dek süregelmiştir. Ama en temelinde ise ahlaki sebepler yatar. Zira her iki cenah da kendinden olmayanı dışlayan bir bakış açısına sahip.

KARARSIZ ÜLKE TÜRKİYE

Medeniyetler Çatışması tezini ortaya atan Samuel Huntington, ülkeleri medeniyetlere göre sınıflandırırken kendine göre belirli kategorilere ayırıyor. Bu kategoriler; Batı, Ortodoks, Latin Amerika İslam, Hint, Çin, Japon, Sahra Altı Afrika, Budist, gibi farklı millet veya dinlerden oluşuyor. Birçok ülke, bahsettiği bu medeniyetin içerisine dahil edilmiş durumda. Hatta İsrail’i Batı medeniyetinin içine dahil eden Huntington, İsrail’in Batı’dan farksız olduğu vurgusunda bulunuyor. Ki zaten bugün, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın bazı ülkelerinin katı biçimde İsrail’e verdiği desteğe bakılırsa yanılmadığı görülüyor.

Ancak Samuel Huntington, başka uygarlıklara dahil olmak isteyen ülkeleri ise kararsız kategorisinde görüyor. Bu kararsız ülkeler içerisinde ise Haiti ve Etiyopya ile birlikte Türkiye’yi sayıyor. Son iki asırdır Batı kültürüne özenmemiz hatta yarım asrı aşkındır resmi anlamda Avrupa Birliği’ne dahil olma niyetimiz, bizi bu kararsız sınıfına çekmiş görünüyor. Huntington, bu konuda da haksız görünmüyor. Haiti ve Etiyopya hakkında yorum yapmam gerçekçi olamasa da ülkemiz açısından bu şekilde yorumlanması akla aykırı olmasa gerek.

BİR YORUM

Yazının başında verilen kaht-ı rical ile Huntington’un görüşü arasında bir bağlantı bulunuyor mu? Konu hakkındaki ifadeler, yorumdan öteye geçmeyecektir. Ancak yine de ifade etmekte fayda var. Fayda yoksa da zararı da yok.

Asırlarca Doğu ve İslam geleneğiyle beslenen, dağıldığı alanlarda da İslamiyet’in yayılmasına katkı sağlayan Osmanlı Türkleri, doğal olarak bir yönüyle de Avrupa ülkesiydi. Bu Avrupa topraklarının önemli bir kısmı Ortodoks nüfusu barındırmakla beraber Osmanlı, Batı kültürüne de aşinaydı. Sanayi Devrimiyle birlikte Batı, Osmanlı karşısında güçlü konuma geldi. Osmanlı bu durumu 18. asrın sonlarından itibaren kabul etmeye başlamış, 19. asrın ikinci çeyreğinden itibaren ise rol model aldığını kabul etmişti.

Bu dönemden sonra hem hanedanlıkta hem bürokrasi de hem de halkta ikircikli durumlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Halkta durum, genel anlamda gelenekten yanaydı ancak bürokrasideki durum, bilhassa Tanzimat’tan itibaren modernliğe doğru kaymaya başlamıştı. Özellikle askerlikte alaylı-mektepli ikilemi baş göstermişti. Batı’ya gidip orayı rol model alan Jön Türkler ve edebiyat üzerinden kendini duyuran fikir insanları da daha çok Batı merkezli bir yönetimi arzuluyordu. Keza Osmanlı’nın son dönemlerinde gücü eline alan Batı modernizeliği, bürokrasinin ve yönetsel erkin ikiye bölünmesine sebep olmuştu.

Zaten, nüfus konusunda hem asker hem bürokrat sorunu yaşayan Osmanlı’nın eldeki beyin gücü, bu ikircikli durumdan etkilenmiş, mütefekkiri de iki güçlü gruba bölünmüştü. Dolayısıyla Osmanlı, mevcutta dahi az sayılabilecek entelektüelini ve bürokratını, bir de bu ayrışma ile daha da aza indirgemiş oluyordu. Bu da adam kıtlığı, yani kaht- ricali doğuruyordu. Bu durum sebeplerden sadece biriydi. Kim bilir belki de sonuçtu?