Çocukluk çağlarında bazı tekerlemelerle seri konuşma kabiliyetimizi ispatlamaya çalışırdık. “Al şu takatukaları takatukacıya götür, bu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, dal sarkar kartal kalkar, el alem ala dana aldı aladanalandı da biz, Adem madene gitmiş, Adem madende badem yemiş…” diye başlayıp devam eden onlarca tekerlemeyi bir çırpıda okumayı amaçlardık.

Başlıktaki soruyu İstanbullulaştırabildiklerimizden misiniz yoksa İstanbullulaştırabilemediklerimizden misiniz?” şeklinde devam ettirerek zorlaşan bir tekerlemeye dönüştürebiliriz. Bunu başarıyla söylediğimizde tıpkı çocukluğumuzdaki gibi kendimizi birilerine ispatlamış olabiliriz ya da bir çırpıda okuyamayan arkadaşımıza karşı üstünlük duygusuna girebiliriz. Veyahut her ne kadar Anadolulu olmakla övünen bir toplum olsak da aslında her şeyimizle geçmişten bu yana ülkece ne kadar İstanbullu olduğumuzun yanıtını aramaya çalışabiliriz.

İstanbullu Olmamaya Çalıştığımız Noktada Anadolu Takımı Tutmamak

Bu ülkede birçok kimse “İstanbulluyum.” demez. Kendisi, anne babası, hatta ninesi, dedesi İstanbul’da doğup büyüse de kolay kolay “İstanbulluyum.” diyene pek rastlanmaz. Rastlansa da oransal anlamda düşük kalır. İnsanımızda kendini Anadolu’ya ait gösterme gibi bir bakış açısı hâkim. İki nesil önce İstanbul’a göçen atasının memleketi de olsa oralı olduğunu ileri sürerler. Ahmet Kutsi Tecer’in şiirinde dediği gibi “Orda bir köy var, uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gezmesek de tozmasak da o köy bizim köyümüzdür.”

Sosyal medyalarda, arkadaş arası sohbetlerde sürekli kendi memleketinden olmanın ayrıcalık olduğunu ifade eden insanlarla karşılaşılıyor. Ancak, mesele oralı olmanın ayrıcalık olduğunu ileri sürdüğü memleketinin takımını tutmaya geldiğinde, bir anda ülkenin ezici bir çoğunluğu İstanbul takımı tuttuğunu dile getiriyor. Üç nesildir İstanbul’da doğup büyüyen Erzurum asıllı biri, görmediği Erzurumlu olmanın ayrıcalık olduğunu söylerken İstanbul’u görmeyen, Erzurum’da doğup büyüyen bir Erzurumlu da aynı şekilde Fenerbahçeli olmanın ayrıcalık olduğunu söyleyebiliyor.

Garip Bir Denklem

Sizce bu işte bir gariplik yok mu? Avrupa’nın ve dünyanın önde gelen futbol ülkelerinde, hatta ve hatta futbolun gelişmediği birçok ülkede bile olmayan bir takım tutma kültürüne sahip olmak garip değil mi? Oralı olmamak için uğraştığımız memleketin oralı olan takımı ile yatıp kalkmak, oranın takımı için uykusuz geceler geçirmek ne kadar mantıklı? Kendi memleketinin takımını tutana “Onun dışında büyüklerden hangisini tutuyorsun?” demek daha garip değil mi?

Ülkenin Trabzon1 dışındaki tüm şehirlerinde en fazla taraftarı olan takımların İstanbul takımları olması şaşılacak bir durumdur. Lakin ülkede doğup büyüdüğü, köklerinin olduğu veyahut yaşadığı Anadolu takımını tutmaya daha bir şaşılası gözle bakılıyor. Bunun sebepleri nedir? Kimine göre İstanbul takımlarının başarısıdır kimine göre medyada sürekli bu takımların haberlerinin yapılışıdır kimine göreyse babadan oğula, anneden kıza öğretilerek aşılanmasıdır.

Başlangıçtaki Sebeplerle Yoldaki Sebepler

Bunlar yoldaki sebeplerdir, yolda belirlenen nedenlerdir. Yola çıkarken ki sebepler ile yolda belirlenen sebepler aynı değildir. Şahsi kanaatim odur ki ülkenin yaklaşık yüzde 80’inin tek bir şehri (İstanbul) desteklemesinin altında Osmanlı’dan bu yana gelen İstanbul merkezli bir bakış açısı yatıyor.

Osmanlı döneminde başkent olmasının ve politik tercihin etkisiyle yatırımların çoğu İstanbul ve çevresindeki Balkanlara yapılmıştır. Başkent olmak elbette ki doğal olarak ülkenin birçok unsurunun oraya akışını sağlayacaktır. Ancak Osmanlı’da bu akış, her ne kadar farklı eyaletlerin farklı yönetim imtiyazları olsa da İstanbul’a ve çevresine yoğun biçimde gerçekleşmiştir.

Örneğin askeri anlamda ağırlıklı olarak İstanbul ve çevresindeki Balkanlara yatırım yapılmıştır. Öyle ki bazı tarihçilerce 1909’daki 31 Mart Ayaklanmasına Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nun müdahalesi, en güçlü mukavemeti gösterdiğimiz Çanakkale Cephesi’ndeki mücadele, bu yatırımlarla açıklanıyor. Bazı müverrihler, diğer cephelerde teçhizat anlamında daha büyük eksikliklerle karşılaşıldığını ileri sürer.

Dengesiz Sektör Dağılımı

Başkentin İstanbul’dan Ankara’ya taşınması, maalesef idari merkeziyet dışında diğer tüm sektörlerin İstanbul dışına yayılmasını engelleyemedi. Mesela Almanya’da borsa ve birçok basın merkezi Frankfurt’ta iken Münih, entelektüel başkenttir. Birçok yazar burada yaşar. Ülkenin ağırlıklı sanayi bölgesi ise Duisburg, Dortmund, Bochum, Essen, Gelsenkirchen gibi şehirlerin bulunduğu Ruhr taraflarıdır. Başkent Berlin’dir ama Almanya’nın birleşmesinden evvel Batı Almanya’nın başkenti olan Bonn’da halen 6 Bakanlık bulunuyor. Hamburg iç liman olarak önemli bir ticaret kentidir.

Keza İtalya’da Torino otomobil sanayisinin, Milano medya ve modanın, Bologna eğitimin, Roma idarenin, Cenova deniz ticaretinin önemli merkezlerindendir. Bu durum birçok ülkede genel olarak bu şekildedir.

Ancak ülkemizde Osmanlı döneminden bu yana İstanbul’un her alandaki başatlığı, ülkenin geri kalanına olan ilgiyi azaltmıştır. İstanbul; ticaretin, sanayinin, medyanın, borsanın, ekonominin, bilişimin, teknolojinin, sanatın, sinemanın, sporun, futbolun, özetle her bir şeyin merkezi hüviyetinde olagelmiştir. Maalesef bunu dengeli bir şekilde ülkenin geri kalanına yayamadık. Dolayısıyla bu güzel, emsalsiz şehir için bugün orada yaşayanlar, yaşanılmaz durumda olduğunu ifade ediyor.

Sokaklarında Büyüdüğün Şehir Yerine Uzaktaki Şehri Desteklemek

Sektörlerin umumiyetle İstanbul’da olma durumuna diğer ülkelerin çoğunda rastlanılmaz. Her alanın merkezinin İstanbul’da olması maalesef takım tutma kültürümüze de yansıyor. “Hangi takımlısın?” sorusuna beklenen cevap genelde üç İstanbulludan 2 biri oluyor. Zira alınan cevap bizim takımımızsa ortak bir nokta bulmanın verdiği bir ruh haline girilip seviniliyor, muhabbet oluşuyor. Değilse bu sefer atışma üzerinden rekabet diline giriliyor.

Ancak yanıt Anadolu takımlarından biriyse çok da ciddiye alınmadığı durumlar oluyor, hatta bazen yüzlerin donuklaştığı örneğine dahi rastlanabiliyor. Bu duruma maalesef defalarca maruz kalınmaktadır. Söz konusu husus, futbol takımı tutup tutmama meselesi değil. Neredeyse dünya üzerinde çok da bulunmayan bir spor kültürü meselesidir. Bu konuda yerel sportif kimliğimiz maalesef bulunmamaktadır.

Sokaklarında büyüdüğümüz, en köklü anılarımızın olduğu, okuma yazmayı, kavramayı, konuşmayı, iletişimi öğrendiğimiz, ilk kavgamızı ettiğimiz, ilk defa birini sevdiğimiz şehrin takımını tutmak, isterse hiç sportif başarı elde etmesin, daha anlamlı değil midir? Yaşadığımız veyahut kökenimizin olduğu kentin takımını desteklemek daha makul değil midir? Üstelik İstanbul’da doğup büyüyenlerin dahi çoğunluğunun İstanbullu olmadığını, Anadolulu olduğunu söylediği bir Türkiye gerçekliğinde…

Şimdi tekerlemeyi yeniden okuma ve bu tekerlemenin cevabını bulma zamanı: “İstanbullulaştırabildiklerimizden misiniz yoksa İstanbullulaştırabilemediklerimizden misiniz?”

1 NOT: Trabzonluların çoğunun Trabzonspor’u tutmaları da şehir takımlarının 1976-1985 arasındaki 9 yılda elde ettiği 6 lig ve birçok kupa şampiyonluğudur. Yani bordo mavililer bu başarıyı elde etmemiş olsaydı muhtemelen Trabzonluların da çoğu İstanbul takımlarını tutacaklardı. Ki 1976 öncesinde durumun zaten böyle olduğu söylenir.

2 Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş.