Modern zamanlarda, kavramların hızla araçsallaştığını, anlamlarının içinin boşaldığını görüyoruz. Eğitim, çoğu zaman sadece bir meslek edinme sürecine, bir diploma alma yarışına indirgeniyor.
“Zîra alâkalılar bilsin bilmesin, bugün Türkiye'nin maâriften daha mühim bir meselesi yoktur.”
— Sâmiha Ayverdi
“İnsan doğası gereği bilmek ister.”
— Aristoteles
“Eğitim, kıvılcımla ateş yakmaktır. Boş bir kabı doldurmak değildir.”
— Sokrates
İnsan doğar, öğrenir, unutur, yeniden öğrenir. Her doğum bir bilinmezliğe açılır; her öğrenme, bu bilinmezliği bir nebze olsun aşmanın gayretidir. İnsanın bu bitmeyen arayışına verilen isimlerden biridir eğitim. Ancak bu isim, zamanla bir kavrama, kavram da bir kuruma dönüşür. Bugün “eğitim” dediğimizde aklımıza gelen şeyle, Sokrates’in ateş yakmaya benzettiği eğitim arasında uçurumlar vardır. Peki bu uçurum ne zaman açıldı? Ve daha da önemlisi, biz bu meselenin neresindeyiz?
Klasik düşünceye döndüğümüzde, herhangi bir konunun ele alınmasından evvel kavramlarının sorgulanması bir zorunluluktur. Zira kavramlar düşüncenin taşıyıcı kolonlarıdır; onları sağlam inşa etmeden üst yapılar kurmak, çöküşü baştan kabul etmek demektir. Eğitim de böyledir. Onu konuşmadan önce, onun ne olduğu ve ne olmadığı üzerine düşünmemiz gerekir. Çünkü eğitim, yalnızca bir sistem meselesi değildir; insanı, toplumu, hakikati ve hatta geleceği doğrudan ilgilendiren bir zihniyet meselesidir.
Modern zamanlarda, kavramların hızla araçsallaştığını, anlamlarının içinin boşaldığını görüyoruz. Eğitim, çoğu zaman sadece bir meslek edinme sürecine, bir diploma alma yarışına indirgeniyor. Bilmek değil; geçmek. Anlamak değil; ezberlemek. Sorgulamak değil; uyum sağlamak… Oysa eğitimin özünde bir “dönüşüm” vardır. Öğrenenin hem zihninde hem ruhunda meydana gelen bir iç kıpırtı, bir ateşlenme… Sokrates’in o meşhur benzetmesiyle, boş bir kabı doldurmak değil, içinde var olan ateşi tutuşturmaktır mesele.
Fakat biz bugün hangi kavramla yola çıkıyoruz? Bilgi mi, başarı mı, sınav mı, yetkinlik mi? Eğitim, artık hangi kavramların sınırları içerisinde dolaşıyor? Klasik eserler, konularına geçmeden önce kendi kavram dünyalarını kurarlardı. Çünkü her ilim, konuşacağı meseleyi ancak kendi kelime hazinesiyle kuşatabilir. Bugünse biz, bu kelime hazinesini yitirmiş gibiyiz. “Eğitim” diyoruz ama ne dediğimizi gerçekten biliyor muyuz?
Bilimsel ilerlemeyle birlikte modern çağ, kavramsal sorgulamalardan çok işlevsel çözümlere yöneldi. Tanımlamaktan çok düzenlemeye, düşünmekten çok uygulamaya… Ancak mesele eğitimse, bu işlevsellik tek başına yetmez. Zira eğitim, sadece bir sonuç değil, aynı zamanda bir süreçtir. Ve her süreç gibi, yönelimi belirleyen bir zihniyet gerektirir. Eğer bu zihniyet köklerinden kopmuşsa, en sofistike sistemler dahi nihayetinde bir çöküşe hizmet eder.
Türkiye’nin en büyük meselesi nedir sorusuna verilecek cevap, birçok alanda değişebilir. Ancak eğitim, bu sorunun hem öncesidir hem sonrasıdır. Sâmiha Ayverdi’nin de isabetle işaret ettiği gibi, biz ister bilelim ister bilmeyelim, bu mesele her şeyin merkezindedir. Çünkü eğitimin mahiyeti neyse, bireyin kimliği, toplumun yapısı, milletin istikameti de o olacaktır.
Bu sebeple, eğitim meselesine yalnızca müfredatlar, okullar ve sistemler üzerinden değil; insan, bilgi, hakikat ve değer kavramları üzerinden yaklaşmak gerekir. Eğitim, bir varoluş biçimidir. Her çağda yeniden düşünülmesi, her dönemde yeniden tanımlanması gereken bir insanlık hâlidir.
Sorulması gereken soru belki de şudur: Eğitiyor muyuz, şekillendiriyor muyuz? Öğretiyor muyuz, susturuyor muyuz? Büyütüyor muyuz, büyümekten alıkoyuyor muyuz?
Bu sorularla birlikte, eğitimi yeniden tanımlamak, yeniden düşünmek, yeniden inşa etmek zorundayız. Çünkü ancak bu kavramsal yüzleşmeyle, gerçek bir eğitim anlayışına ulaşabiliriz. Ve belki de o zaman, eğitim gerçekten bir ateşe dönüşür—hem bireyi hem toplumu aydınlatan bir kıvılcıma…