Kafası karışık modern insana bir şifa rehberi: Anlamı Tamamlamak

Kişinin Allah’la ünsiyet kurmasının ona unutturacağı şeyler vehim ve kuruntularıdır. Müslüman olmanın insanda oluşturması gereken kaygı da Allah’a yakınlaşma/yakınlaşamama olmalıdır. Zeynep Erten Taşan yazdı.

Kafası karışık modern insana bir şifa rehberi: Anlamı Tamamlamak

Modern zamanlar, içinde bulunduğumuz toplum için fikrî anlamda büyük bir kopuşun gerçekleştiği ve ne olduğumuzu unuttuğumuz bir dönem hüviyetindedir. Böyle bir dünyaya gözlerini açmış Müslümanlar olarak yönümüzü tayin etmekte zorlandığımız aşikâr. “Selefilik, deizm, felsefe, akıl, iman, dindarlık, ahlak” gibi kavramlar, çeşitli vesilelerle hemen her gün peynir ekmek gibi tükettiğimiz fakat çoğu zaman yüzeysel tartışmaların mezesi olmaktan ileri gidemeyen mevzular olarak kalıyor. İşte bu çağın kafası karışık insanı için, Prof. Dr. Ömer Türker genel okuyucu kitlesini göz önünde bulundurarak rehber niteliğinde bir kitap telif etti: Anlamı Tamamlamak.

Eser evvela, İslam düşüncesinin sahip olduğu bilgi kümesiyle beraber aslında onun ilgilerini de yitirdiğimiz gerçeğiyle okuyucu karşısına çıkıyor. Müellifin umudu; kitabın, içerdiği meselelere dair ilgilerin artmasına yardımcı olmasıdır. Bu sebeple içerisinde daha evvel Cins dergisinde yayınlanmış yazılar olmakla beraber metinlerin çoğu, mevzuları derinleştirmek amacıyla bu eser için özel olarak kaleme alınmıştır. Böylelikle meseleler; anlamak, keşfetmek, düşünmek, görmek ve yaşamak olmak üzere beş ana bölüm altında toplanmış ve alt başlıklarla detaylandırılmıştır.

Anlamak bölümünde yer alan “Nereden Çıktı Bu Felsefe?” başlığı altında Türker, Müslümanları felsefeyle meşgul olmaya iten saiklerin neler olabileceğine dair bir araştırma sürdürür. Buna göre Müslümanların fetih hareketlerinin arkasında, tevhidin bir lütuf olduğu ve bunun tüm insanlıkla paylaşılması gerektiği düşüncesi ile sünnetin evrensel bir hayat tarzı ihtiva ettiğine dair bir inanç yatmaktadır. Dolayısıyla Müslümanlar bu inanç ve uygulama lütfuna kendilerinin sahip olduğunu düşünerek bunu tüm dünyaya yayma sorumluluğunu hissetmişlerdir. Fakat bu fetih hareketleri yüzleşilmesi gereken birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. Evvela Müslümanlar, İslam öncesinde ortaya konulmuş kadim mirasla karşılaşmışlardır. İslamlaşan beldelerin artmasıyla ortaya çıkan dâhili sorunlarla beraber Müslümanlığın nasıl yaşanacağına dair temel bir soru gündeme gelir ki yazar bunun iki yönü olduğunu zikreder. Bu sorun kavranamadığında İslam medeniyetinin hem kendi kaynaklarından doğuşunu hem de klasik dünyaya hâkim olarak kadim kültürleri dönüştürmesini idrak etmek mümkün değildir. Bu iki yönlü sorun ise şöyledir; Müslümanlar ilahi hakikate sahip olduklarını ve başka bütün hakikat iddialarının da kendilerinin muhatap olduğu ilahi hitaba göre değerlendirilmesi gerektiğini düşündüler. Ancak bu ilahi hakikatin sürdürülebilirliğinin bir inanç ve davranış olarak ortaya konduğunda mümkün olacağının da farkındaydılar. “Bu demektir ki hakikat bilcümle Müslümanlara bahşedilmiş ise de o hakikatin Hz. Peygamber’in (sav) talimine uygun şekilde anlaşılması ve yaşanması, hiçbir Müslüman için peşinen garanti edilmiş değildir. Bu bağlamda din, var oluşun ilkesi, anlamı ve gayesi üzerine bir hitaptır ve daima derinlikli bir anlama, tefekkür etme ve yorumlama çabasını gerektirir. Müslüman olarak var olmak ve varlığını sürdürebilmek, evvelemirde varlığın bütününe ilişkin bir idrak çabasına girişmek demektir.” Dolayısıyla felsefe, vahyin muhatabı olarak hakikati idrak etme ehliyetine yalnızca kendilerinin sahip olduğunu düşünen ve insanlığın ortaya koyduğu kadim hikmete varis olduklarına inanan Müslümanların hakikat araştırmalarının zorunlu bir neticesi olarak ortaya çıkar.

Kitapta dikkati çeken meselelerden bir diğeri “ehli sünnet” kavramının nasıl anlaşılacağı sorunudur. Zira yazar, bu meseleye tahsis ettiği makalesinde zihinlerimizde yer eden “ehli sünnet” anlamından çok daha geniş bir içeriği önümüze serer. Buna göre ehli sünnet; özel anlamıyla Mâturîdîlik, Eşarîlik ve Selef-i Sâlihin tarafından benimsenmiş inanç sistemini temsil etmekle beraber esasında yalnızca bir mezhebi değil, Müslümanların tarih boyunca ürettiği fikrî ve kültürel mirası ifade etmektedir. Sünnî geleneğin sabit ilkeler etrafında dönemlere ve gelişmelere göre farklı yorumlara açık icma tasavvuru, İslam’ı insanlığın bütün mirasına açmış ve evrensel bir İslam düşüncesi külliyatı oluşturmuştur.

İlahi isimleri düşünce geleneklerine göre irdelediği “düşünmek” bölümünde yazar, kaygıdan bahsettiği bir metin kaleme alır. Yazı İbn Hazm’ın şu cümlesiyle başlamaktadır: “İstisnasız bütün insanların peşinden koştuğu tek hedefin ne olduğunu araştırdım ve bunun tek bir şey olduğunu gördüm: Kaygıdan kurtulmak.” İnsan denilen varlığın tüm çeşitliliklerine rağmen kaygıdan kurtulmak gibi ortak bir derdi vardır. Mal, aile, çocuk, iktidar, refah gibi pek çok şeyi içerebilir bu kaygı. Fakat Müslüman’ın tüm dönemlerden, şartlardan, coğrafi konumdan ve benzeri şeylerden bağımsız olarak, yalnızca Müslüman olmasıyla barındırması gereken kaygısı ne olmalıdır? Bu soruya cevap ararken varılan yer insan kelimesinin kök anlamlarında (unutmak-ünsiyet) gizlidir. İnsan bir şeye ünsiyet duyduğunda o şeye yakındır ve bu durum ona başka şeyleri unutturur. Dolayısıyla insan ünsiyet kazanmadığı şeylerden uzaklaşır ve en sonunda onu unutur. Kişinin Allah’la ünsiyet kurmasının ona unutturacağı şeyler vehim ve kuruntularıdır. Müslüman olmanın insanda oluşturması gereken kaygı da Allah’a yakınlaşma/yakınlaşamama olmalıdır.

Nübüvvet bahsinin ele alındığı “görmek” bölümü de kitabın diğer bölümleri gibi zihinlerimizin ciddiyetle meşgul olması gereken cümleleri ihtiva ediyor. Modern dönemde metafizik bilginin imkânına dair şüpheler, tevhid ve nübüvvetin ispatının imkânsızlığı görüşlerine yol açtı. Bu anlayışın sonucu, İslam’ı Hristiyanlık benzeri bir sisteme çevirme riskinin ilk bakışta fark edilmediği bir tür imancılıktır. Hâlbuki İslam, hem tebliğ edildiği dönemde hem de tarih boyunca tevhid ve nübüvvetin nazar ve müşahede yöntemleri ile kesin bir şekilde kavranacağını iddia etmiş, aklen kavranması mümkün olmayan ve saçma olduğu için iman edilecek bir inancı içerisinde barındırmamıştır. Yazar buradan hareketle meseleyi derinleştirerek demir leblebi kabilinden şu sözlerle makalesini sona erdirir: “Modern dönemde bir yandan hâkim bilim teorileri diğer yandan da bu bilim teorileriyle uyumlu felsefî yaklaşımlar, insan aklının fiziğin sınırlarından öteye geçmesinin mümkün olmadığını iddia ederek İslam dünyasının düşünen zihinlerini de derinden etkilemeyi başardılar. Fakat aynı bilimsel yaklaşımlar, evrenin var oluşuna ilişkin tamamı metafizik olan iddialar öne sürmeye devam etti ve mucizesi bilimsel keşifler ve teknik aletler olan sahte peygamberler üretti. Hâlbuki Tanrı’ya ilişkin idrakimiz ne fiziksel dünyayı oluşturan nesnelerin tek tek idrakine ne de evrenin tarihine dair senaryolara dayanır. Müslüman düşünürler varlığın bütününe ilişkin idrakimiz ile tek tek nesnelere ilişkin idrakimizin tuhaf şekilde tam olarak örtüşmediğini, insanı sürekli bir hakikat arayışına iten şeyin tam da bu olduğunu baştan beri fark etmiş ve dile getirmişlerdi. Klasik düşünürlerimizin çözümlerini önemsizleştirdik ama onların soru ve sorunları bir yandan insan olmak diğer yandan da Müslüman olmak bakımından bizim için ihmal edilebilir soru ve sorunlar değildir. Unutmayalım ki insan başkaları için değil, kendisi için düşündüğünde insan olur. Bu, başkalarını düşünmekten tamamıyla farklı bir şeydir. Ahlâkî olarak başkalarını kişinin kendisine öncelemesi bir erdemdir. Ama fikrî olarak başkalarını kendisine öncelemek, düşünmenin erdemsizliğidir.”

Ketebe Yayınları’ndan çıkan “Anlamı Tamamlamak” çağın Müslümanlarının kendine mahsus ilgilerini keşfetmesine vesile olacak eserlerden biri olarak okuyucularını bekliyor.

Anlamı Tamamlamak, Ömer Türker, Ketebe Yayınları, 2019.

Zeynep Erten Taşan

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 19:00 Güncelleme Tarihi: 01 Ocak 2021, 18:56
banner25
YORUM EKLE

banner26