Bavullarla Amerika’ya taşınan Giresun

Mustafa Bakırcı, ABD’ye göç etmiş Giresunluların hakkında ciddi bir saha çalışmasına dayanan “Amerika’daki Giresun” kitabında göç, göçmenlik, göçmenlerin dini sosyal ve kültürel etkileşimini inceliyor. Kerim Alptekin yazdı.

Bavullarla Amerika’ya taşınan Giresun

Mustafa Bakırcı, Giresun Üniversitesi’nde akademisyen sosyolog. Yazarın daha önce Giresun’daki üç neslin sosyokültürel ve dini hayatıyla ilgili doktora çalışması bulunuyor. Yeni yayınlanan (Bir Yayınları) Amerika’daki Giresun “Göç, Kültür Ve Din” kitabı ise göç, göçmenlik, göçmenlerin dini sosyal ve kültürel kodlarındaki etkileşimini gündelik hayat üzerinden sosyolojik değerlendirme ile ele aldığı bir alan çalışması. Akıp giden üslubuyla sayfalar içine çekiyor sizi kitap.

Yazar Giresunlu göçmenlerle ev, iş ortamları başta olmak üzere, cami, kahvehane, dernek, piknik ve çeşitli sosyal alanlarda sosyokültürel ve dini içerikli organizasyonların düzenlendiği mekânlarda onlarla beraber olarak tutum ve davranışlarına yönelik gözlemler yapmış, derinlemesine görüşmeler gerçekleştirmiş. Bu araştırma mesaisinin Amerika’daki 300 ile 500 bin civarında olduğu sanılan Türkler üzerine yapılan çalışmalara katkı sağladığı muhakkak.

İnsanlık tarihinin en eski gerçeklerinden olan göç hareketliliği farklı hikâyelerin, duyguların, değişimlerin, travmaların insan üzerindeki derin etkilerini içinde barındıran çok yönlü bir olgu. İnsanın cennetten dünyaya göçü ile başlıyor ilk serüven. Pek çok parametrenin sonucu belki de ekonomik nedenlerle gerçekleşen göç sürecinin sosyokültürel değişikliklere sebep olduğundan her toplum için önemli bir sosyal olaydır. Daha onurlu, daha güvenli bir hayatı yaşama umuduyla her türlü zorlukların göze alınarak revan olunan yolun zengin ve modern coğrafyaya olması ise hiç tesadüf değil. Göç meselesi, bu coğrafyanın kaderi diyor, Kemal Karpat. Bu tespiti İbn Haldun’un zamanları aşan “coğrafya kaderdir” bilimsel teziyle örtüşüyor.

Misafir işçilikten kalıcı göçmenliğe

1900’lü yılların başında Yağlıdere’den ayrılarak Amerika’ya yerleşen Rum asıllı Lefter’in 1963 yılında ziyaret için Giresun’a gelmesi birçok isme Amerika macerasına atılma cesareti vermiş. Bunların başında hem terzilik hem de silah satışı işiyle uğraşan İzzet Aydın (Terzi İzzet) geliyor. Ömer Kılıç ve başka isimlerin hikâyelerinin eklendiği bölümde kahramanların Amerika’ya gidiş maceraları, yaşanılan sarsıntılar, yeni mekâna alışma ve hayata tutunma çabalarını öğrendiğimiz hikâyeler yer alıyor.

Farklı ağızlardan anlatılan Lefter’in eşine az rastlanacak hikâyesi filmlere, belgesellere, romanlara konu olabilecek özellikte. Yağlıdere’de Osman Ağa’nın sürgüne yolladığı insanlar arasında onun ailesi de var. Lefter o zaman 14 yaşında. Anlatıldığına göre Gebekilise köyünün bitişiğinde olan Hisarcık köyünde Ağa’ya çobanlık yapıyormuş. Dağdan geldiğinde ailesinin sürgün edildiğini öğrenmiş. Hisarcık köyünden “Hacce” diye bilinen bir kadın Lefter’i yatak yığınlarının arasına saklamış. Kocası korktuğu için bunu teslim edelim derken kadın “asla çocuğu vermem” diye itiraz etmiş. Fakat kocasından endişe eden Hacce Kadın çocuğu daha fazla saklayamayacağını anlayınca kocasına götürmesini söylemiş. Hava karardığında yola çıkan adam ile Lefter, sabah vaktinde Giresun’a inmişler. Adam Lefter’i Yunanistan’a giden bir gemiye bindirmiş. Yunanistan’da iki ay kadar kalmış. Ancak “Sen Türk kokuyorsun” diyerek onu istememişler. Bunun üzerine kaçak olarak bindiği gemide açlık içinde süren uzun yolculuktan sonra Amerika’ya varmış. Önceleri farklı işlerde çalışmış, sonrasında Restoran ve bar işletmeciliği yaparak geçimini sağlamış. Hayriye Hanım isminde bir kadını sevse de evlenememiş bir aile kuramamış.

Lefter, kendisini kurtaran kadına vefa borcunu ödemek için 60 yıl sonra 1963’te Yağlıdere’yi ziyarete gelir. Köye gelmesi film öyküsü gibidir. Herkes merakla onu izler. Çünkü onun Tekke köyünde bir köprünün ayağına sakladığı altınları almak için geri geldiği efsanesi yayılmıştır. Oysa onun amacı farklıdır. Ona bakan kadın ölmüştür. Onun mezarını yaptırır. Yağlıdere’den ayrılırken “ABD’ye gelmek isteyen olursa yardımcı olurum beni bu adreste bulabilirsiniz” diye bir yazı bırakır. Bu küçük not bugün sayıları 40 bini bulan Giresunluların göç hikâyesinin başlangıcı olur aynı zamanda.

Amerika’daki sosyokültürel hayat üzerinden kıyaslama

Kitap bize gerçek şahsiyetlerin hayat hikâyelerine yolculuk yaptırmanın ötesinde Amerika’daki sosyolojiyi de anlatıyor. Giresun ile Amerika arasında gidip geliyor. Çarpıcı olan bu bölüm, göçmenlerin gündelik hayattan bürokratik işlemlere, mutfak kültüründen ev mimarisine ve trafikteki düzene kadar birçok uygulamalarda iki ülke arasında mukayese örnekleri ile dolu. Onlar için Amerika dendiğinde ilk akla gelen düzen ve özgürlük oluyor. Evlerin çoğunlukla bahçeli, iki veya üç katlı ahşap olması; hobi, spor ve çalışma bölümlerinin yer alması ulaştıkları standartları göstermekte. Ayrıca aşırı eşya ile doldurulmayan evlerin içinde konfor ve sadeliğin ön plana çıkarıldığı söylenebilir.

Trafiğe çıktığınızda her şey bellidir.  Burası kurallar ülkesidir. Amerika’da en makbul vatandaş vergisini ödeyendir. Devletin ve toplumun yararına madden/manen kamu yararına çalışmanın önemi çoktur. İnsanların belediyelere müracaat ederek gönüllü olarak kavşaklarda, okul önlerinde çocuklara yardımcı olmaları sık rastlanan bir durumdur. Kiliseye yardım yapmakta yaygın olan bir davranış. Burada insanlar topluma ne katkı sağladığınıza bakıyor. Gündelik hayat pratiklerinde birçok alanda vatandaşların sorumluluklarını yerine getirdiklerini deneyimleyebiliyorsunuz. Göçmenlerin kıyasladığı diğer bir konu  “saygı” ve “nezaket” yaklaşımlarıdır. ABD’de gündelik yaşamda en fazla “sorry” ve “excuseme” kelimeleri duyulmaktadır. Burada öncelikle insana saygı duyulur. Varsa kariyerin, statün sonra gelir. Oysa Türkiye’de tam tersi mesleğine, kariyerine göre size değer veriliyor.

Katılımcılardan birinin ifadesi şöyle: “Türkiye’yi çok seviyorum, ama yaşamak istemezdim. İş disiplini ve ahlakı diye bir şey yok. İnsanlar sürekli siyaset konuşuyor ve tartışıyor. Kimse işini düzgün yapmıyor. Burada insanlar oyunu kullanır ve iş biter. Türkiye’de toplum bu anlamda çok gergin ve agresif”

Kitaptaki kıyaslamayı Türkiye-Amerika üzerinden Almanya’ya taşıyabiliyorsunuz. Mesela Almanya’da akrabaları olanlar Avrupa’da Türk ve Müslüman olarak yaşamanın Amerika’dan daha zor olduğuna dair değerlendirmeler yapıyorlar. Belki başka insanların etnik ve dini kimliklerine yönelik rahatsız edici bir tutum ve davranış sergilemeleri durumunda başlarına ciddi hukuki problemlerin geleceğini bilmelerindendir. Bunun yanında ABD’de 11 Eylül sonrası Müslümanlara bakışın değiştiğini söyleyenler de yok değil. Almanya’nın sosyal devlet olmasının yanında Amerika’da herkesin kendisi için çalışmak, üretmek zorunda olması bir başka mukayese alanı.

Farklı bir ülkede olmalarına rağmen eğitim sisteminden çok memnunlar: “Çocuklar öğretmenlerini çok seviyorlar. Öğretmenlerin dersten önce kendilerini sevdirtmeyi başardıklarını,  bunun için okullar açılmadan önce kendi el yazıları ile hal hatır sorma tanışma mektupları gönderdikleri belirtiliyor.” Sistem olarak da eğitimin çocuklar için çok eğlenceli olduğunu öğreniyoruz kitaptan.

ABD’de İslam

Amerika’nın dinler açısından özgürlük cenneti olduğu söylenebilir. Göçmenlerin dini ve kültürel anlayış ve pratiklerinin sorunlu bir alan olarak görülmediği, tam tersine uyum sürecini kolaylaştırdığı vurgusu vardır. Zira yeri geldiğinde din, sosyokültürel değişimlerin sebep olacağı travmaları sağaltma misyonunu üstlenir. Buna karşılık Avrupa’da din, entegrasyonu zorlaştıran, sosyal bölünme ve çatışmayı besleyen bir unsur olarak ele alınır. Kitapta göçmen grupların yeni çevrelerinde etno-dini kimliklerini yeniden üretmek ve çoğunlukla da “tehditkar” olan bu çevrelerde var olma mücadeleleri dini kurumların dayanak noktası olduğu şu ifadelerle anlatılır: “Geleneksel olarak pek çok dinde asıl dini mekan büyük oranda dini amaçlar için tasarlanmıştır. Ancak ABD’de bu dini merkezlerin görevleri çeşitlendirilmiştir. ABD’ye özgü Hristiyan kiliseleri, Budist ve Hindu tapınakları, Müslüman camileri ve Zerdüştlük merkezleri birer ibadet ve ayin merkezleri olmalarının yanında, göçmenlerin düğün ve cenaze törenlerinin yapıldığı, ailelerin danışmanlık hizmeti aldığı, yoksullara sosyal hizmetlerin sunulduğu, spor turnuvalarının yapıldığı, gezilerin düzenlendiği ve daha birçok sosyokültürel faaliyetlerin yapıldığı merkezler haline gelmişlerdir.”

Kitabı okuduğunuzda yoksul insanların bavullarına sahip oldukları kültürel değerleri doldurarak öteki dünyanın refahına yol tutmalarını süreç ve neticeleriyle farklı kuşaklar üzerinden öğreniyorsunuz. Zenginliğin yoksulluktan farkının sadece maddi kalkınma alanında olmadığını insana değeri, sorumluluğu, düzeni de beraberinde getirdiğini pratik hayattaki örneklerden anlıyorsunuz. Göçmen yurdu olan Amerika’nın, göçmenlerin hızlı, köklü ve hayatın her alanında yaşadıkları dramatik değişimleri ve iki toplumun karşılıklı etkileşimini gözlemlemek için iyi bir laboratuar olduğunun farkına varıyorsunuz.

Son sayfanın bitiminde ise şu soruyu sormadan edemiyorsunuz. Katılımcıların içerden anlattıkları Amerika ile bizim dışarıdan gerçek yüzünü farklı bildiğimiz Amerika aynı Amerika mı? Eminim bu soru her okuyanın zihnini tırmalayacak.     

Kerim Alptekin

Yayın Tarihi: 30 Ocak 2020 Perşembe 12:00 Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2022, 14:10
YORUM EKLE

banner19

banner36