banner17

Teknolojiyi ve Kapitalizmi Kendi Silahıyla Vuran Dizi!

''Black Mirror'' dizisinin her bölümünde teknolojinin insan hayatını nasıl kolaylaştırdığını ya da yeniliklerle tanıştırdığını da izliyoruz fakat ortaya serilenler öylesine dehşet verici ki, kolaylıkların da problemin bir parçası olduğunu anlıyoruz. Teknoloji, kaşıkla veriyor kepçeyle alıyor.'' Ömer Yüceller yazdı.

Teknolojiyi ve Kapitalizmi Kendi Silahıyla Vuran Dizi!

Ayna, karşısında ne varsa onu yansıtması itibariyle pek çok manayı haizdir. Edebiyata, sanata, pek çok deyime ve benzetmeye malzeme olmuştur. “Ayna ayna söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?” cümlesindeki kadar kendimizi beğenmesek bile, aynaya bakmamızdaki neredeyse tek sebep ‘kendimiz’i görmektir. Nasılsak, öyle görünürüz; ne bir eksik ne bir fazla. Bu gerçekliği ve ayna mecazını kullanan Black Mirror (Kara Ayna) dizisi de modern ve teknolojik dünyada hem birey olarak hem toplum olarak bize ayna oluyor.

İngiltere yapımı olan distopik dizi, ilk olarak 2011 yılında Channel 4’da üç bölüm olarak yayınlandı. 2013’te de üç bölüm yayınlandıktan sonra 2014’te özel bir bölüm ile Channel 4’a veda etti. Buradan sonra medyada devrim yapan, dijital içerik sağlayıcısı ve üreticisi olan ‘internet kanalı’ Netflix’e transfer oldu ve henüz 2 ay önce 3. sezonun 6 bölümü birden yayınlandı. Dizinin her bölümü birbirinden bağımsız. Hemen hemen her bölümde farklı oyuncular, yönetmenler, senaristler var.

Bu ayna bildiğimiz aynalardan değil

Dizide öncelik sırasıyla teknolojinin, kapitalizmin ve modernizmin hayatımızdaki yıkıcı etkilerini görüyoruz. Belki senaristler ve danışmanlar böyle bir sıralama kurgulamamıştır fakat ben bu şekilde bir kanıya sahibim. Her bölümde teknolojinin insan hayatını nasıl kolaylaştırdığını ya da yeniliklerle tanıştırdığını da izliyoruz fakat ortaya serilenler öylesine dehşet verici ki, kolaylıkların da problemin bir parçası olduğunu anlıyoruz. Teknoloji istediği ya da istediğimiz kadar ilerlesin, kaşıkla veriyor kepçeyle alıyor. Bizim “teknolojinin nimetleri” dediğimiz şeyleri bu dizi elinin tersiyle bir kenara ittiriyor, hatta bu sanal nimetlere veya bize elinin tersiyle bir şamar aşk ediyor. Bu arada belirtmekte fayda var, dizi eleştirdiği hiçbir şeye çözüm sunmuyor. Sadece olana ve olacağa ayna tutuyor. Yani hem şimdimizi anlatıyor hem de muhtemel geleceğimizi gösteriyor.

Black Mirror’un en dikkat çekici özelliği teknolojiyi kullanarak teknolojiyi, kapitalizm içinde kapitalizmi ve modern bir şekilde modernliği eleştirmesidir. Fakat dizinin eleştirelliği kör göze parmak bir biçimde seyretmiyor. Hatta dizi eleştirmekten ziyade, belirttiğimiz üzere olanı ve olacağı tüm çıplaklığıyla gösteren bir ayna işlevi görüyor diyebiliriz. Bu yüzden dizinin mesajlarına bir teknoloji eleştirisi dememek de doğru olabilir. Elbette işin ucunda bir bakış açısı tercihi var; ya teknoloji övülecek, ya umursanmayacak ya da yerilecek. Yaratıcı ve senaristlerin takdir hakkı Hollywood filmlerindekinin aksine teknolojinin bizi mahvettiğinden yana.

Hollywood’da çoğunlukla teknoloji övülür; uzaya çıkmak, emek azaltıcı makinalar, yaşam kolaylaştırıcılar, ışınlanmalar doğrudan bir yüceltme ve kendine has yöntemlerle gözümüze sokulur. Black Mirror’da ise teknoloji eleştirilirken Hollywood yöntemleri izlenmiyor. Sembolizm yapılan bölümlerde bile alabildiğinize yalın, şaşırtıcı derecede isabetli, konuyu tam olarak kuşatıcı bir çözümleme ve mesaj ile karşılaşıyoruz.

Bunların haricinde dizideki oyunculukların, hikâyenin, kara mizahın, kurgunun, metinlerin, görselliğin; kısacası dizinin sinema ve sanat açısından harikulade oluşunu da belirtmemiz gerek.

Sosyal medyada pornografi

Uyarı olarak şunu da söylemeliyiz: Her bölümde olmasa da dizide müstehcen sahneler var. Hatta ilk bölümde izleyecekleriniz (ya da atlayacağınız sahneler) bir hayli rahatsızlık verici. Tüm bunlara rağmen dizideki müstehcen sahnelere bir şerh düşmek lazım: Diğer dizilerdeki ve filmlerdeki gibi, pornografiyi normalleştiren ya da empoze eden bir durum yok. Bilakis, her türlü pornografi eleştiriliyor ama dizi bunu da kendi üslubunca yapıyor.

Pornografi sadece cinsel anlamda değil, hayatın pek çok alanında ortaya çıkıyor. Dizi de bunu ustalıkla işliyor. Örneğin son sezonun ilk bölümünde sosyal medyadaki puanına göre muamele gören ve statüsü buna göre belirlenen insanlarla karşılaşıyoruz. İnsanlar hayatlarını sosyal medyada teşhir ederek beğenilmek ve puan kazanmak istiyorlar. Bu dünyada yapay gülümsemeler, samimiyetsiz iyilikler, riyakâr sohbetler; insanların puanlarını muhafaza etmesi ya da arttırması için gerekli olan hareketler çünkü herkes anlık olarak birbirini puanlıyor. Sosyal medya statü danışmanları ise kullanıcıların puanını nasıl arttırması gerektiğine dair tavsiyeler veriyor. Bu kadar özelleşmiş olmasa da dizideki bu hizmetin gerçek dünyada şu an için ilkel ve hukuki versiyonlarının olduğunu biliyoruz.

Her sezon bir bölümde sosyal medyayı işleyen dizinin ilk sezonunun ilk bölümü, Twitter kullanıcılarının ve fotoğraf çekicilerin patolojik durumunu barındırıyor. Bölüm yayınlandığından beri, 5 senedir, sosyal medyada artarak devam eden ‘gündem olma’, manipülasyon, spekülasyon, hatta ‘linç’ ile koca İngiltere’nin ve başbakanın düştüğü haller hiç de uzak bir ihtimal gelmiyor.

Yapay zeka başarısına duygusal zeka da eklenirse nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacağız?

İkinci sezonun ilk bölümünde ise önemli bir soru işareti oluşuyor aklımızda: Teknolojinin ruhu veya duygusu olur mu? Günümüzde yapay zeka örnekleri rasyonel operasyonlarda ve kararlarda başarılı hale geldiler. Peki, bu yapay zeka başarısına duygusal zeka da eklenebilir mi? Eklenirse nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacağız? Cevabını şimdilik bilmiyoruz ama bu bölüm cevaba dair ipucu veriyor.

Deniz Baran’ın Sinan Akkol ile video oyunlarına dair yaptığı röportajları okuyanlar veya okuyacak olanlar, son sezonun ikinci bölümünü muhakkak izlemeli. Oyunlara ve oyun şirketlerine dair fütüristik ve realist bir bakış açısı ile, yeni teknolojilerin ve kapitalizmin acımasızlığı gözler önüne seriliyor.

Son sezonun üçüncü bölümünde ise, bu kez yeni teknolojilerin ve kapitalizmin değil; insanların acımasızlığı ve çaresiz kaldığında neler yapabileceği gösteriliyor. Bu bölümün gelecekte geçmemesi ve halihazırda kullanılan bilgisayar yazılımlarından yola çıkması; insanı ürkütüyor.

Bir şarkı yarışması

Diziyi izleyenlerin favori bir bölümü olmuştur, izleyeceklerin de muhakkak olacaktır. Benim favorim, 1. Sezon 2. Bölümdür. Bölümün adı “Fifteen Million Merits”. Bölüm, insanların kendi elleriyle yarattığı yapay bir dünyada geçiyor. İnsanî vasıflarını kaybeden beşerler, bu yapay dünyayı ayakta tutmak için her gün pedal çevirerek enerji üretmek zorundalar. Para yerine puan kazanılan, puanların dijital karakterlere ve bu kafesteki günlük yaşama harcandığı, aşırı teknolojik hücrelerde ne gösterilirse beşerlerin izlemeye mecbur bırakıldığı bir dünya burası. Bu yapay dünyanın kaymağını yiyenler ise hücre ekranlarında gösterilen şarkı yarışmasının jürisi. Pek çok insan yarışmaya katılmak istiyor çünkü yarışmayı kazananlar pedal çevirmekten kurtuluyor. Kurtuluyorlar fakat ekrandan hoş gözüken yeni yaşamları da içine girince kurtulmak gereken bir yaşam haline geliyor. Adaylar bu yarışmaya 15 milyon puan ile başvurabiliyorlar, bölümün adı da buradan geliyor.

Esas konu, insanların kendi iradeleriyle sanal bir dünya yaratıp bu sanallığa gömülmeleri ve çıkış yolu bulamamaları. Fakat esas konunun haricinde beni en çok etkileyen olay ya da mesaj, hem dizideki hem dünyadaki kirli düzenin kendine isyan edenleri bile düzenin içine çekmesi oldu. Esas oğlanımız çeşitli sebeplerle bu düzene başkaldırır fakat düzenin kaymağını yiyenler ustaca manevralarla hakikate yaklaşan bu isyankârın isyanını bile düzene adapte ederler. Şahit olduklarımız inanılmaz derecede ürkütücüdür ama bir o kadar da gerçekçidir. Ahir zamanda iyilikten, güzellikten, kurtuluştan ümit kesmek bize yakışmaz fakat bu ümit naif hayallere gömülü, ayağı yere basmayan şekilde olursa yaşadığımız hayata ve dünyaya bir değer katamayız. Ürkütücü gerçeklik ile tanışmak insanın omuzlarını çökertse de, ümidimiz bizi bu ‘çıkış yolu bırakmayan’ kötücül gerçeklikten yine de bir çıkış yolu bulmaya ittirmeli.

Yazının başlarında dizinin problemlere çözüm sunmadığı söylemiştik fakat bu bölümde çıkış yoluna dair bir ipucu veriliyor. Bu ipucu yolun sonuna ulaştırmıyor ama yolun başını bulmamıza sebep oluyor. Senaristlerin ipucu; sevgi, aşk, muhabbet ve samimiyet.

 

Ömer Yüceller

Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2018, 13:00
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ozan
Ozan - 1 yıl Önce

Bence bu tür diziler gene kapitalzmin çok güzel bir oyunu, eski zamanları düşünelim, düşündüren-sorgulatan-devleti ve dünyayı eleştiren kitaplar hep yakılırdı, böyle düşünenler hapsedilir ve topluma kötü örnek gösterilir, öldürüldü. Bu tür diziler antikapitalist düşünen insanların gazını almak için yapılmış eserlerdir. Sürekli sorgulayan bir insan için bulunmaz nimet, eğer bunlar olmasaydı, sorgulayan insan dünyada kendini yalnız hissedecekti ve bir süre sonra bunalıma girecekti... Harf hakkım:)

murat konya
murat konya - 2 yıl Önce

çare bulmamız lazım diyorsunuz ya çok naif bir dua, müslüman daha yaşadığı çağın anlamını, eşyayı doğayı tanımıyor ancak nasıl oluyorsa tanrıyı bildiğini sanıyor. 9. yuzyılın anlayışını bu çağa dayatan bir anlayış var.. bu zamandan çağımıza nasıl bir sıçrayış yaparız bilemiyorum ama işe yüzleşmeyle başlayabiliriz. 'Ayna' metoforu bunun için iyi bir örnek oldu.. selamlar.

banner8

banner19

banner20