Mikail Bayram’a reddiye

Önce iki anekdot. İranlı düşünür Ali Şeriati, oğlunu Amerika’ya tahsile gönderirken eline Mevlânâ Celaleddin Rûmî Hz.’lerinin Mesnevi’sini vermiş ve “Oğlum, Amerika’da ahlâkını ancak böyle bir eser ile koruyabilirsin, her fırsatta bunu oku” demiş.

Tevfik Fikret de oğlu Halûk’u İskoçya’ya gönderirken o da Mevlânâ’’nın Mesnevî’sini verir. Eser hem de el yazımıdır. Halûk’a, Ali Şeriati’nin oğluna verdiği öğüt gibi bir amacı yoktur Fikret’in. Der ki “Oğlum, Batı’da parasız kalırsan bunu bir müzayedede sat, el yazısıdır, tarihi bir değeri vardır. Bunun parası sana epeyce yeter. Yanlış hatırlamıyorsam şu kadar altından aşağı verme, diye ekler.”

Halûk bu eseri babasının tavsiye ettiği değerden daha aşağı bir pahaya satar. Merhum Süheyl Ünver, “Ben ABD’de, kütüphanede Halûk’un sattığı Mesnevi’yi inceledim.” diyor.

Görüyorsunuz bütün dertlere derman bir eserdir Mesnevi. Maddi-manevi sıkıntıları onunla aşabilirsiniz.

Yukarıdaki anekdotlara yenisini eklemek istiyorum. Meşhur olmak, farklılık göstermek, akademik titr sahibi olmak isteyenlere de birebirdir Mesnevi. Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı, demiş şair.

Mesnevi’ye basarak yükselen, kendini yükseltmeye çalışan o kadar insan var ki... Fakat bunlardan hiçbiri Mikail Bayram’ın eline su dökemez. Çünkü Mikail Bayram sadece Mesnevi’ye basmıyor kademiyle, Mevlânâ Hz.’lerinin omuzlarına da basıyor. Seksenli yılların ortalarında bazı dergilerde şiirlerini okuduğum, makalelerine baktığım Mikail Bayram’ı tanımıyordum. Ta ki Halil Karadeniz’in hazırladığı “Tarihin Kuyumcusu: Cüceler Nasıl Dev Olur, Devler Nasıl Cüce?” adlı nehir bir söyleşiyi okuyuncaya kadar. Mikail Bayram Kitabı[1] olarak yayınlanan mevkuteyi tek kelime ile özetlersem şunu söyleyebilirim: Mevlânâ Hz.’lerinin ve Mesnevi’nin üzerine basarak yükselmek. Şeytan da öyle yapmıştı. Kibirlenmiş, toprağı hakir görmüş, ateşi üstün görmüştü ve bu tavrı ile aşağılara bile değil çukura düşmüştü.

Bir profesör ancak bu kadar pervasız olabilir. Ona sorarsan okuduğu kitaplarda ağzına alıp telaffuz ettiği sin-kaflı kelimeler var. Öyleyse kendisi de pervasızca ve ilim adına onları kullanabilir. Arapça bir âlet ilmi olmasına rağmen, Kur’an ve hadis-i şeriflerin, temel İslâmi eserlerin dili olduğu için ona “dinî ilim” muamelesi yapanların ruh hâli ne ise yıllar öncesinde Arap (Fars) alfabesiyle yazıldığı için dedikodulara, düşmanlıkla söylenmiş sözlere “Tarih” ve “İlim” gözüyle bakan Mikail Bayram da aynı ruh hâli içinde. “El yazısı kitapta okudum”, diyerek hiçbir süzgeçten geçirmeden, işine gelmeyenlere “uydurma”, işine gelenlere sahih bilgi muamelesi yapıyor. Utanmadan söyleşilerde, yazdıklarında sin-kaflı kelimeler kullanıyor. (Bereket versin, kitap ilgili yerleri nokta nokta ile geçmiş.) Eslaf yazmaktan utanmadı, ben tekrar etmekten niye utanayım, savunmasını kesinlikle kabul etmiyoruz. Bir hakaret, bir sövgü sözünü tekrar etmek ayniyle sövmektir, bir. İkincisi, naklettiği livata hikâyesidir ki bu tür olayları doğru bilgi imiş gibi nakletmek ve yaymak için Arap (Fars) alfabesi ve el ile yazılması, yazılanı okumak yetmez; hadis-i şerifte geçtiği üzere, olayı dört şahidin, kovanın su kuyusunda batıp kaybolması gibi livataya yakından şahit olması gerekir. “Her duyduğunu nakletmek insana günah olarak yeter.” denmiştir hadiste. Biz Müslümanlar, 5000 yıllık Kitab-ı Mukaddes’te, dünyanın en eski dili İbranicede Keldanicede, Süryanicede yazıyor diye Peygamberler ve Hz. Meryem hakkında nakledilen iftiraları, zina isnatlarını doğru kabul edip yayıyor muyuz? Size şunu açıkça söyleyeyim: Eğer Cenab-ı Hak, Hz. Aişe annemizi temize çıkarmasaydı, onun iffetli oluşunu sadece hadis-i şerifler tescil etseydi “Bayramgiller” ve “Azimligiller” ‘Biz hadis kitaplarından okuduk, sahih kaynaklarda geçiyor, içlerinde Bedir ashabının da bulunduğu sahabiler söylüyor bunu, Aişe’nin temiz olduğuna dair hadislerin bazılarında rivayet zinciri zayıf, lafızlarda netlik yok, Aişe ile ilgili sözlerin yüzde yüzü doğru olmayabilir, nihayetinde hadisler insan sözü, yüzde bir ihtimal dahi olsa bu rivayetlerde doğruluk payı olabilir’ diyeceklerinden eminim. “Farklı okumak”, “devlerin cüce olduğunu göstermek” adına Hz. Aişe’ye iffetsizlik isnat edeceklerinden hiç şüphem yok.

Yıllar önce yaşamış, ölmüş gitmiş, üzerinden kalem kaldırılmış bir insan için (bakınız âlim, ârif, veli demiyorum) sıradan bir insan için bile sırf “El yazısı kitapta okudum, böyle yazıyor” diye bunu konferanslarda, fakültedeki derslerde, videolarda nasıl söyler, sohbetlerde nasıl tekrar eder, nasıl yazar? Biz Mevlânâ, Şems ve Hariri ve diğerleri tenkit edilemez demiyoruz. Mesnevini’nin, Menakıb’ul Arifîn’in üslubunu tenkit edebilirsiniz ki aslında kitaplardaki üslup; dönemine, hitap ettiği kitleye göre bugünkü anlamda galat değil. Tıp terimindeki “gaita, idrar muayenesi” gibi bir şey bu. Halkın ağzında kerih olan kelimenin edebiyatta tek bir karşılığı mı var? Yine de kelime seçimi, Peygamber dönemine ait nakillerdeki zayıf rivayetler varsa bunları yazmak gerekir. Gazzali’nin İhya’sındaki hadislerin tenkit edilmesi gibi. Bayram’ın “Türkçesi budur”, diyerek naklettiği cinsel içerikli kelimeler sadece o anlama gelmiyor. Hikâyelerin kurgusal olduğu gerçeğini, şiir dili olarak mecazlara yaslanan söylemleri anlamayacak kadar cahil olmadıklarına göre bile isteye saptırıyorlar demektir. Bir Annemarie Schimmel, bir Eva Vitray Meyerovitch, bir Michaela Mihriban Özelsel kadar nasibiniz yokmuş ki size “yazıklar olsun” demekten başka bir şey diyemiyorum.

Kuyumculuk yaptığı söylenen tarihçinin buldukları bu fecaatler mi olmalı idi?  Seksen üç yaşına girmiş bir kişinin Mevlânâ ve Şems hakkında kullandığı cinsel içerikli kelimeleri tekrar etmekle Bayram, sadece bir nakil yapmıyor, sırf yalancı duruma düşmemek için o kişileri, okuduğu satırlardaki gibi görmek istiyor, bundan ayrı bir haz alıyor. Faraza, Şems de, Mevlânâ da, Hariri de karşısına çıkıp ‘Yalan söylüyorsun, iftira ediyorsun’ dese, ‘Adım doğrucuya, cesur bilim adımlığına çıkmış ve tam böyle meşhur olmuşken, insanlar vay be bizi nasıl da aldatmışlar, meğer alim ve arif olarak gördüğümüz kişiler sapıkların ta kendileri imiş, demeye başlamışlarken; ben de bilinmeyen gerçekleri ortaya çıkaran acar doktora sahibi olarak tanınmışken pis bir gerçeğinizle iddialarımı geçersiz hâle getiremezsiniz’ diyerek yalancı şahit bulacak, “Bak bunlar sizi o halde görmüş” diyecek bir Mikail Bayram olarak buldum.  Ruh hâlini bilmem; fakat dil ve üslubu aynen böyle. Nerede mi? Halil Karadeniz’in kitabında. Mikail Bayram, nedendir bilinmez Mevlânâ üzerinden, Mevlânâ’yı sevenlerden, takip edenlerden, okuyanlardan, onu mürşid, arif olarak kabul edenlerin hepsinden intikam alıyor.

Kitabın arka kapak sunumunu geçersiz kılmamak için elinden geleni ardına koymayacak bir karakter bu. “Mikâil Bayram kulvar dışı bir tarihçi ve akademisyen. (Mehmet Azimli gibi o da farklı okumaya kendini adamış biri. Kitapta Mehmet Azimli de böyle sitayişle anılıyor.) “Günümüz şehir menkıbecilerinin ifadesiyle ezber bozan ve büyük resme dikkat çeken bir isim. Bir nevi arkaik dönemlerden günümüze tevarüs etmiş ve elan ayakta duran putların yıkıcısı, bir put kıran. Öyle ki alışık olunan bütün parametreleri, hükümleri, çok bilinen, çok bilindiği için çok doğru kabul edilen yargıları paramparça ediyor. (Yürü be Mikail, senin önünde kim durabilir gazı bu.) Mikâil Bayram’la yapılan bu nehir söyleşi kitabı aynı zamanda asap bozan bir iklime sahip. Günümüz Türk insanının miti hâline gelmiş pek çok hadise, ikonlaştırılmış isimler hakkında, pek çok aykırı tez Mikâil Bayram’ın aynasında sıradanlaşıyor. Alegorik anlatımlara, bilindik söylemlere, tarihî belgelerle itiraz eden Mikâil Bayram, cehaletin zihnimize sirayet eden perdesini aralamaya çalışıyor. Hemen herkesi cehaletle suçlayanları kendi terazisinde kuyumcu hassasiyetiyle tartarak her türlü aidiyetten, bağnazlıktan ve tutuculuktan vareste bir zihinle bize yeni kapılar açıyor.”

Halbuki kazdığı yerden mücevher değil lağım akıyor. Eli yüzü, bütün bedeni ve zihni lağım kokuyor, haberi yok.   

İnşallah birileri çıkar ve akademik dili, üslubu, terbiyesi, sükuneti içinde bir cevap yazar derken Ahi Evran’ın kimliği, ölümü, eserleri; Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî Hazretleri ile ilgili olarak kaynakları yanlış okuması, atlaması ve en önemlisi tahrif etmesi ile ortaya çıkan ilmî cinayetleri birer birer gözlerine sokan bir “reddiye”nin yazıldığını gördüm. Kitabın yazarı Hayri Kaplan da bir akademisyen.

Hayri Kaplan’ın kitabı “TAHRİF VE TASHİH: 13. Yüzyıl Anadolu Türk-İslâm Düşüncesi Üzerine İncelemeler” adını taşıyor.[2] Kaplan, 669 sayfalık kitapta sadece tahrifatı göstermiyor, doğrularını da yazıyor. Kitapta ele alınan konular Mikail Bayram’ın Ahi Evran ve Ahilik hakkındaki araştırmalarda (aslında bir doktora tezi) onun birincil kaynakları nasıl yanlış okuyup değerlendirdiği, tahrif ve iftiralar olarak aktardığı üzerinde toplanıyor. Kaplan, Mikail Bayram’a reddiye yazmak zorunda hissediyor kendini. Çünkü Mikail Kaplan biraz da hocası Neşet Çağatay’ın takdirleri, konusunda yapılan ilk çalışmanın getirdiği hava ile tezini kitap olarak yayınlıyor, tezde değinilen diğer kişi ve eserlerle ilgili yeni makaleler, kitaplar yazıyor, konferanslar veriyor. Yani ki yanlışları, tahrifleri, saptırmaları çoğaltıyor. Kendisine inanan bir okumuş yazmış grup da meydana getiriyor.

Hayri Kaplan, Mikail Bayram’ın Ahi Evran, Nasreddin Hoca, Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ, Konevî gibi sûfîlerin yaşadığı Anadolu Selçukluları dönemi ve tasavvuf tarihi ile ilgili aşağıdaki konulara el atıyor. İlmî cinayetler bu konular üzerinden işleniyor: Ahi Evran’ın Akşehir’de medfun Nasreddin Hoca olduğu, Ahi Evran’ın Nûruddîn Caca tarafından öldürülmesi, Ahi Evran ve Nusretüddîn’in (katil) Şems-i Tebrîzî’yi öldürtmeleri, Mevlânâ’nın Ahi Evran’ın karısı Fatma Bacı’yı “kahpe” diye nitelemesi,  Ahi Evran’ı “iblis” ve “şeytan” olarak anması, Moğolların  Konevi’nin, Mevlânâ’nın cenaze namazını kıldırmak istememesi, Mevlânâ’nın Konevî’yi tekfir etmesi, Mevlânâ’nın Mesnevî’yi Ahi Evran ve çevresiyle mücadele için kaleme aldığı iddiası. Mevlânâ ve Şems-i Tebrîzî’nin Hulûliyye mensubu oldukları, Mesnevî’yi vahiy ürünü ve Kur’ân’la eşdeğer gördüğü, Şems’in 15 yaşındaki eşi Kimya Hatun’u öldürdüğü, Şems, Harîrî, Mevlânâ ve Sultan Veled’in livatacılık ve mübâhîlikle itham edilmesi, Ahi Evran’a ait gösterilen eserler vs. 

Yazar, bu reddiyesiyle nehir konuşmalı esere de cevap vermiş oluyor. Kaplan, Bayram’ın bütün kaynaklarını tekrar okuyor. Bu arada yaptığı atıfların karşılığını bulamıyor. Karşılığını buldukları da çoğu kez yanlış, yanlı ve kasıtlı okumaların kurbanı olmuş. Bir kısım atıflarda sadece tek taraflı kaynaklar kullanılmış. Alıntı ve çevirilerde de durum pek farklı değil. Okurların kontrol edebilmesi ve karşılaştırma yapabilmesi amacıyla eserlerin ilgili metinlerini, görsellerini yazıya dökerek gösteriyor.

Hayri Kaplan öyle bir reddiye yazıyor ki “iddia etmiyor” metinleri mukayese ediyor. Doğruları tek tek işaretliyor.

Orhan Şaik Gökyay olsaydı Mikail Bayram’a “Destursuz bağa girmişsin” derdi. Gerçekten Mikail Bayram destursuz bir dil kullanıyor. Doğrusu dil ve üslup, kaynak kullanımı, yanlışları işaret ederken, tahrifleri sıralarken soğukkanlılığını kaybetmeyen bir ilim adamı Hayri Kaplan. Eğer benzetmem gerekirse merhum M. Tayyip Okiç’in Sarı Saltuk kitabı hakkında Yusuf Ziya Yörükan ile girdiği kalem tartışmasına benzetebilirim. Bu kitabı okuyunca işte demiştim, ilmî münakaşa dediğin böyle olur.      

Birilerinin çıkıp da tahrifleri işaret edip tashih yapmaması, Bayram’ın iddialarının doğru olduğu kanaatini uyandırmıştı bugüne kadar. Bundan böyle köpeksiz köy bulduğu için değneksiz dolaşılmayacak ve Ahilik-Ahi Evran başta olmak üzere Mevlânâ, Şems irtibatı, bu zevatın çevresi ile ilgili dedikodular, tahrif edilmiş bilgiler, iftiralar “bilgi”, “hakikat”, “tarih” olarak kolay kolay dolaşıma sokulamayacaktır.

Eskiler bu tür tenkid eserleri için “reddiye” derlerdi. İddiaları tek tek yazıp onlara ağzının payını verirlerdi. Hayri Kaplan o kelimeyi kullanmasa da “Hodri meydan, sen de beni tashih et” diyor. Evet, Mikail Bayram gerçekten bir ilim adamı ise göstermelidir kaç kırat olduğunu. Hayri Kaplan gibi o da sayfa sayfa, tek tek okumalı, yazmalı ve iddialara cevap vermelidir. Eğer hatıra kitabının arkasında yazıldığı gibi bir karakter sahibi ise. Bakalım göreceğiz kim cüce, kim dev imiş.

Kaynakça:

[1] Elips Kitap, Mart 2020

[2] Ankara Kalem Neşriyat, 2022

YORUM EKLE
YORUMLAR
Faruk Hemdem Çelebi
Faruk Hemdem Çelebi - 2 hafta Önce

Elinize sağlık, güzel bir yazı olmuş.
Hayri Kaplandan da Allah razı olsun. Esasında Kültür Bakanlığınin bu adamın üstüne gitmesi lazımdı. Maalesef Bakanlık sadece Turistik Sema ile ilgineliyor.

Kâzim Şen
Kâzim Şen - 2 hafta Önce

EyvAllah..İyiymiş..

Bir düşünen
Bir düşünen - 2 hafta Önce

Hocam Allah razı olsun. Kaplanın kitabini okumak inşAllah nasıp olur. Bazı densizlerin sırf farklı olmak için fitne uyandırma gayretlerini onlardan daha üstün ilim ehlinin çalışmalarına her zaman ihtiyaç vardır.

halime yalçın
halime yalçın - 2 hafta Önce

mikail bayram'ı Allah'a havale ediyorum. nasibi yokmuş. daha doğrusu bütün nasibi akademik kariyermiş mesnevi'den. onu da anlamamış ya. mevlana hz.lerinin manevi hak hesabını nasıl verecek merak ediyorum.

Mustafa Kara
Mustafa Kara - 2 hafta Önce

Teşekkür/tebrik ederiz.
Tasavvuf tarihi uzmanlarının yapması gereken işi siz yaptınız. Gerçi yıllar önce Tasavvuf dergisi'nde "Moğol ajanı" meselesiyle ilgili bir iki makale yayınlanmıştı.
Mikail Bayram Bey'i bayraklaştıranlar aslında Mevlana 'ya değil genelde tasavvuf ve tarikat konusuna tarif edilmez bir kin ve hınç ile bakan, kendi kültürüyle/ruhuyla problemli insanlardır.
Hayri Kaplan meslekdaşımız ise gereğini yaptı/yazdı.
Anlayana..
Mahabbetler.

banner19

banner26