Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman sanatlarında Kudüs imgesi

Kudüs, İslam sanatında ideal şehir olarak işlenir. Hıristiyanlar için o Tanrı’nın şehridir ve ikonalarda cennete benzetilerek tasvir edilir. Yahudi sanatçıların eserlerinde ise gökyüzünden inen semavi bir şehir olarak karşımıza çıkar.

Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman sanatlarında Kudüs imgesi

Ey Kudüs, ey şehrim

Ey Kudüs, ey sevgilim

Yarın, yarın çiçek açacak limon

Sevinecek yeşil sümbüller ve zeytin

Gözler gülecek

Nizar Kabbanî

Kudüs, çağlar boyunca üç ilahî din için de büyük önem taşımış, bu kutsal şehir uğruna çok kan dökülmüş, destanlar yazılmış, şiirler söylenmiştir. Hz. Muhammed’in (sas) mucizevî Miraç yolculuğunu yaptığı, Hz. İsa’nın doğup yaşadığı, Hz. Süleyman’ın kutsal mabedini inşa ettiği ve daha pek çok peygamberin hayatını geçirdiği, mücadele ettiği, şehit düştüğü Kudüs ve çevresi, bu sebeple Müslümanlar için olduğu gibi Yahudiler ve Hıristiyanlar için de kutsal kabul edilir. Bilim ve Sanat Vakfı’nın bünyesinde Sanat Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği “Kırkambar” toplantılarında konuk ettiğimiz Reyhan Mete bizlere, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Tarihi Anabilim Dalı’nda tamamladığı yüksek lisans tezinin konusu olan, bu üç dinin sanat anlayışında yer eden “Kudüs imgesi” üzerine, slayt gösterimi eşliğinde zengin bir çalışma sundu.

Mete, öncelikle bu imgenin Hıristiyan sanatındaki tezahürlerine değinerek bu inancın çekirdeğinde yer alan Apokalips (Apocalypse) -kıyamet- düşüncesinden bahsetti. Buna göre, sembollerle dolu olan ve sanatta da işlenen kıyamet bahsine, bugün çocuklar için hazırlanmış birçok güncel oyunda bile rastlanabilmektedir. Meselenin Kudüs’le olan bağlantısı ise şöyle açıklanabilir: İncil’de Apokalips’ten bahseden Aziz Yuhanna’nın, bu felâket tasvirine karşılık, inananlara dünyanın sonunda “Gökten inecek bir Kudüs” müjdesi verdiği görülür. Resim ve tasvirlere de konu olan bu müjde, “Gökyüzünden inen Kudüs ile onu izleyen bir melek ve Yuhanna” şeklinde şematize edilir. İçerisinde, kimi zaman bir kuzunun (Tanrı’nın kuzusu olan Hz. İsa) yahut hayat ağacının da yer aldığı, çeşitli versiyonları bulunan bu tasvirlerde, Kudüs çok basit bir şekilde, surlarla çevrili bir şehir planıyla resmedilmiştir. Yer verilen en önemli unsur ise Hıristiyanlar için büyük önemi olan Kutsal Kabir Kilisesidir (Hz İsa’nın kabri). Bunun çeşitli örneklerine Apokalips illüstrasyonlarında da rastlanır.

Modern Hıristiyan sanatında da halen Apokalips imgesi yer almaktadır. Geometrik formların gücü, kullanımın devam etmesini sağlamıştır. Hatta 11 Eylül’ün yorumlanmasında dahi meseleyi Apokalips’e bağlayan Hıristiyanlar mevcuttur. Özellikle Amerika’da yaygın bir tür olan “Apokaliptik tür”de yazılan kitaplar, en çok satanlar listelerinin üst sıralarında yer alır. Esasen fiziksel şehir Hıristiyanlar için olumsuz bir konum arz eder ve arka planda yer alır. Bunun sebebi, İsa’nın kehanetinin gerçekleşmesi ve bu şehirde çarmıha gerilmiş olmasıdır. Kudüs’ün önemi, onun semavî yönüyle açığa çıkar. Asla yıkılmayacağı düşünülen Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla büyük bir hayal kırıklığına ve şaşkınlığa uğrayan Hıristiyan halk, Aziz Augustinus’un “Tanrı’nın asıl şehri Kudüs’tür” sözüyle birlikte, bir gelin gibi Tanrı’ya hazırlanmakta olduğunu tasavvur ettikleri Kudüs’ü cennete eş görürler. Böylece ortaya bir dünyevî/semavî Kudüs ayrımı çıkar. Bu ifade biçimine Shakespeare’nin eserlerinde dahi rastlamak mümkündür: “Böylece bu dünyadan cefayla ayrılıp Kudüs’te buluşacağız.”

Ortaçağ’da yerkürenin merkezinin Kudüs olduğuna inanan Hıristiyanlar, bu inanışlarını gerek oluşturdukları haritalara, gerekse sanat eserlerine aktarmışlardır. Rönesans ile birlikte Hz. İsa’nın yaşadığı olayların resmedilmesine başlanır. Ancak arka planda yer alan Filistin topraklarının, eski tasvirlerden farklı olarak, resmeden kişinin yaşadığı modern Avrupa şehirlerine benzer bir biçimde çizildiği gözlenir. Bu eserlerde Kubbet’üs Sahra öğesine de yer verilmesine rağmen, gerçekçi bir şehir formu yansıtılmadığı söylenebilir.

Kudüs’e yönelik bir Amerikan ilgisinden de bahsetmek mümkündür. 19. yüzyılda ulaşım kolaylaşınca Kudüs’e çok sayıda Amerikalı ressam ve edebiyatçı gider. Bu rağbetin asıl sebebi Amerikalıların kendilerine kök aramalarıdır. Zira köklerini Britanya’ya dayandırmak istememektedirler. Mete’ye göre bu eğilim, insanın babasına kızıp dedesinde soy aramasına benzemektedir. Amerikalılar için Hz. Musa ve Musevîlerin Kızıldeniz’i aşıp İsrail’e varmaları, kendilerinin okyanusu aşıp Amerika’ya varmalarıyla eşdeğerdir. Hatta ilk anayasayı Filistin’e dayandırıp kutsal toprakları her yönüyle ideal olarak benimserler. Öyle ki, bu ilgiye paralel olarak Amerika’nın muhtelif bölgelerinde Filistin parkları inşa ederler. Filistin’den toprak getirdiklerini iddia ettikleri bu yapılarda, kutsal şehirde yer alan mekânlar minyatür şeklinde vücuda getirilmekte, o çağa uygun kıyafetler giyen kimseler, özellikle çocuklara İncil vatanını tanıtmaktadırlar.

Müslümanlar için Kudüs, Mekke ve Medine’den sonra en kutsal üçüncü şehirdir. Kudüs’ün ve özelde de Harem-i Şerif alanının İslâmiyet’teki öneminin en özel sebebi Miraç hadisesinin burada gerçekleşmesidir. İsra ve Miraç hadiselerinin gerçekleştiği gece, Hz. Peygamber (sas) Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya getirilmiş, oradan da Cenab-ı Allah’ın katına çıkarılmıştır. Miraç hadisesinin üzerinde vuku bulduğuna inanılan Hacer-i Muallâk, bugün Harem-i Şerif’in en göz alıcı binası olan Kubbet’üs Sahra’nın altında korunmakta ve her yıl yüz binlerce Müslüman tarafından ziyaret edilmektedir. Kudüs’ün tasavvufta da önemli bir yeri vardır. Büyük İslâm mutasavvıfları Mevlâ ile olan irtibatın en üst mertebesine ancak bu şehirde ulaşılabileceğine inanmışlar ve hayatlarının bir kısmını Kudüs’te geçirmişlerdir.

Mete’nin deyimiyle, “İnsanoğlunun varoluşun kaynağına yapacağı arketipik dönüş imgesinin ilk örneği” olan Miraç, İslâm sanatında ve özellikle minyatürde pek çok esere konu olmuştur. Kâbe ve Kubbet’üs Sahra’nın bir arada sunulduğu minyatürlerin sembolizmi şu şekildedir: Hz. Peygamber Miraç hadisesinden bahseder fakat müşrikler ona inanmaz ve Mescid-i Aksa’yı tarif etmesini isterler. Bunun üzerine Cebrail (as) şehri bir tepsi içinde Hz. Peygamber’e sunar ve tüm ayrıntılarıyla aktarmasını kolaylaştırır. Bu tasvirlerde, tepside sunulan şehrin içinden nehirler geçmekte, Osmanlı tipi minareler görülmektedir. Bu anlamda gerçekçi bir anlatım sunulduğu söylenemese de Kudüs, İslâm sanatında da ideal şehir olarak geçer.

Ancak Müslümanlar için, eşyanın değeri kendinden değil, özündendir. Yahudi ve Hıristiyanlar için şehrin taşı da kutsal sayılırken İslâm’da diğer dinlerdeki gibi fiziksel bir kutsallık anlayışı yoktur. Şehir, mistik yönü vesilesiyle ziyaret edilen bir mekân olması açısından önemlidir lâkin kendi başına kutsal olarak görülmez. Mevcut kutsallığın sanata yansıyan yönü de yine Miraç olayıdır. Bunun yanı sıra mizan, terazi, cennet, göl gibi dinî çağrışımlı figürlere rastlanır. Bu bağlamda değerlendirilecek olursa, diğer dinler için birinci sırada olan Kudüs’ün Müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra gelme sebebi anlaşılabilir.

Yahudiler için Kudüs bir ukdedir. Anavatan olarak gördükleri bu topraklar, onlar için çok merkezî bir figürdür. Tüm dualarında Kudüs’e kavuşma dileği vardır. Tüm bayramları ona göre ayarlanmıştır. Kudüs, hayatlarında çok merkezî bir role sahiptir. Buna rağmen sanat eserlerinde şehrin çok standart bir biçimlendirmesi görülmez. Bunun ana sebebi azınlık halinde yaşayan Yahudilerin sanatta da milli kültürü yansıtmalarıdır. Genel sanattan etkiler taşıyan Yahudi sanatı, ilginç bir şekilde Kubbet’üs Sahra formuna da yer verir. Bunun sebebini şöyle izah etmek mümkündür: Ortaçağda Hıristiyanlar Kudüs’ü fethettikten sonra, Kubbet’üs Sahra’yı yıkmazlar. Çünkü burası eskiden Süleyman Tapınağı’nın da bulunduğu yerdir. MS 70 yılında tapınak kendiliğinden yıkılır ve yerine bugünkü Kubbet’üs Sahra inşa edilir. Çok ihtişamlı olan ve muazzam bir görünüm arz eden yapı, bu sebeplerle Yahudiler için de önem taşır ve sanat eserlerinde yer alır. Zira Yahudiler için Kudüs neyse, sanatçıları için de aynı olmuştur. Buna göre Kudüs, hiçbir zaman gerçek olmayan ve her zaman idealize edilen kayıp cennettir.

Osmanlı hâkimiyetinde olduğu dönemlerde güzelliğini koruyan Kudüs, Suriye’ye bağlı bir mutasarrıflık olduğu dönemlerde fiziksel olarak geri kalır. 19. yüzyılda son derece bakımsız bir Ortadoğu şehridir artık. Bazı sanatçılar Kudüs’ü ziyaret edip gördükten sonra hayal kırıklığına uğrarlar. Bir oryantalist ressam, bu teessürünü şöyle ifade etmektedir: “Ah burnum, ah gözlerim, ah ayaklarım! Hepiniz şu iğrenç yerde nasıl da acı çektiniz! Lütfen söylememe izin verin… Fiziksel olarak Kudüs, yeryüzündeki en pis ve nefret edilesi yerdir.”

Tüm bunlara rağmen yapılan resimlerde, ortaya konan sanat eserlerinde bu olumsuz durum yansıtılmaz. Kudüs, özellikle 19. yüzyılda yapılan “Zeytin Dağı’ndan Kudüs’e bakış” adlı betimlerde, uzakta, erişilmez, güneş ışığıyla aydınlatılmış bir şehir olarak görülmektedir. Çünkü mühim olan insanların hayallerinde yaşattıkları idealdir ve bu da “Gökyüzünden inen semavî bir şehir olarak Kudüs”tür. Rus yönetmen Tarkovski’nin şu sözleri, Yahudi sanatçıların eserlerinde hayat bulan idealist bakışa tercüman olmaktadır adeta: “Sanat: İdeale duyulan özlem.”

Diaspora Yahudilerinin, en çok okudukları dua da, Kudüs’e duydukları özlemi anlatmaktadır: “Şimdi buradayız ama seneye İsrail’de olabiliriz. Şimdi köleyiz ama seneye özgür insanlar olabiliriz.” Hep aynı duayı dile getiren Yahudilerin en büyük temennisi olmuştur bu: “Seneye Kudüs’te.” Nihayet 19. yüzyılda Kudüs’e gidip 20. yüzyılın başında burada bir sanat okulu açarlar. Zaten ürettikleri eserler didaktik resimlerdir ama figürlerde, dominant ve mütehakkim formuyla görmezden gelinemeyecek muhteşemlikteki Kubbet’üs Sahra, ayrıca Süleyman Tapınağı, Davut Kulesi ve Ağlama Duvarı bulunur. Ancak 1967 savaşında İsraillilerin hakları olmadığı halde Filistin toprağını işgal etmeleriyle Yahudi sanatçılar klasik imgelerle kurdukları bağı sorgulamaya başlarlar. Zira bu kez Filistinliler topraklarını kaybederek kendi vatanlarında sürgün durumuna düşmüşlerdir.

Kudüs üzerinde hak iddia etme savaşı yazık ki hep bir tarafın hüsrana uğraması ile sonuçlanmıştır. “Birlikte yaşayabilmek”, belki her üç tarafın da dilemesiyle gerçekleşebilecekken, hâkimiyet duygusuyla hareket eden toplumların tamahı sebebiyle barış hep ertelenmektedir. Böylece Tevrat’ta yer alan şu dua da ancak bir temenni olarak kalmıştır:

Ve Kudüs’le sevinip coşacağım.

Ve onda yaşayanlarla birlikte mesrur olacağım.

Ve artık onda ağlayış sesi ve figan sesi işitilmeyecek,

Kurtla kuzu birlikte oturacaklar…

Sunumun sonunda soruları yanıtlayan Mete, aslında tezinin konusunu belirlemeden önce şehirler üzerine karşılaştırmalı olarak çalışmak istediğini, ancak ütopik şehirler üzerine araştırma yaparken Kudüs’ün kendisine sunduğu zengin malzeme sebebiyle bu alana yöneldiğini belirtti. Bize de bu konuda yapılan çalışmaların çoğalmasını dilemek düşüyor.

Değerlendirme: Elif Özdemir

Kaynak: Bilim Sanat Vakfı Bülten

https://www.bisav.org.tr/userfiles/yayinlar/GENEL_BULTEN_60.pdf

Yayın Tarihi: 02 Eylül 2019 Pazartesi 07:00 Güncelleme Tarihi: 01 Eylül 2019, 11:38
banner25
YORUM EKLE

banner26