Mevlânâ’nın güneşi, ayı ve yıldızı

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, müridlerini kendine yoldaş edinirken onları “Hakk’ın konağının sırdaşları” olarak görürdü. Sultan Veled’in, “İbtidânâme”sinde bahsettiği üzere Şems-i Tebrîzî’yi güneşe, Selâhaddîn-i Zerkûb’u aya, Hüsâmeddin Çelebi’yi de yıldıza benzettirdi.

 Mevlânâ’nın güneşi, ayı ve yıldızı

“Ben hayatta olduğum müddetçe Yüce Kur’an’ın bendesiyim. Bundan başka benden bir şey nakledilirse o sözden de o kişiden de uzağım.” Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî,  dinin zahirini tahsil etmiş ve medreselerde okutmuş bir din âlimidir. Maneviyatta derinleşmeye başladığında yaşadığı hâlleri, beyitleriyle insanlara aktarmaya, onları irşad etmeye gayret göstermiştir.

Kâmil manada âlim, sufi ve şairlik özelliklerine sahip Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, 1207 senesinde Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya gelir. Kimliği ve aslında hangi millete mensup olduğu hâlen daha tartışmalara sebep olsa da bu tartışmaların altında yatan sebep, her milletin onu kendine ait bilmek istemesidir. Belh’de doğmuş, ömrünün büyük bir bölümünü zamanın ilim ve kültür merkezi olan Konya’da geçirmiş ancak eserlerini Farsça olarak hazırlamıştır. Bu olgular ışığında onu tek bir millete atfetmek yerine tüm İslâm dünyasına atfetmek belki de daha sağlıklı bir değerlendirme olacaktır. Ancak elbette ki Anadolu’ya gelmesi, burada yaşaması ve en mühim eserlerini burada ortaya çıkarması tesadüfi değildir. Dönemi itibari ile Anadolu, devrinin en yüksek ilim, irfan seviyesine sahiptir. İlmi ve tasavvufi görüşlerin rahatlıkla açıklanabileceği ve yaşanabileceği bir ortam burada mevcuttur.

Hz. Mevlânâ’nın hayatını ele alırken onu, üç ayrı dönem üzerinden incelemek ve değerlendirmek mümkündür. İlki doğumundan 24 yaşına gelinceye kadar ki dönemdir. Bu dönemde Mevlânâ, babasının himayesinde bir tarik üzerine çekirdekten yetişmiştir. Bu dönemin nihayete ermesi babasının vefatı ile olur. İkinci dönem babasının talebesi Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî’ye intisap ettiği dönemdir. “Seyyid-i Sırdan” olarak anılan Seyyid Burhâneddin’e mürid olup dokuz yıl hizmetinde kalmıştır. Bu geçen dokuz yılın ardından Mevlânâ ve Seyyid Burhâneddin’in mana âleminde gönülleri birleşmiş; sözde, özde ve sırda bir olmuşlardır. Bu dönemin son bulması Seyyid Burhâneddin’in bu dünyadan göçmesi ve Mevlânâ’nın yeniden tek başına kalması ile son bulur. Üçüncü dönem ise onun Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmasıyla başlayan ve vefatına kadar geçen süredir. Bu üç dönem kronolojik olarak Mevlânâ’nın düşünsel yaşamının dönüm noktaları, mihenk taşlarıdır. Mevlânâ’yı bugün bildiğimiz ya da bilmeye çalıştığımız Mevlânâ yapanlardır. Bir mürid iken Seyyid Burhâneddin’den öğrendiği “Sözde ve özde bir olma hâli” şeyhinin vefatının ardından o ve bazı müridleri, sırdaşları arasında devam eder.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, müridlerini kendine yoldaş edinirken onları, “Hakk’ın konağının sırdaşları” olarak görür. Her birine en az onların kendisine beslediği kadar sevgi ve hürmet besler. Öyle ki en yakını olarak bilinen bu sırdaşlarını oğlu Sultan Veled’in, İbtidânâme’sinde bahsettiği üzere Şems-i Tebrîzî’yi güneşe, Selâhaddîn-i Zerkûb’u aya, Hüsâmeddin Çelebi’yi de yıldıza benzettiğini söyler.

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin’in vefatından beş yıl sonra Konya’da Şems-i Tebrîzî ile tanışır. Şems-i Tebrîzî,  dönemin pirleri tarafından birçok yer gezip dolaştığından “Şems-i Perende” olarak da bilinir. Rivayetlerde “Tebrizli Kâmil” olarak isimlendirilen bu zat, pek çok mutasavvıfla sohbette bulunmuş ve Konya’ya 1244 tarihinde geldiği kaydedilmiştir. Şems-i Tebrîzî’nin “Maḳalât”ta yer alan, “Beni velilerinle tanıştır.” duası üzerine rüyasında, “Seni, bir veliye yoldaş edelim.” dendiğini işitmiş ve Anadolu’ya doğru yola çıkmıştır.

Ferîdûn Sipehsâlâr’ın kaleme aldığı “Risâle-i Sipehsâlâr” isimli risalede kaydedilene göre bir gece Konya’ya gelip Pirinççiler Hanı’na yerleşen Şems-i Tebrîzî, sabahleyin hanın önündeki sedirde otururken oradan geçmekte olan Mevlânâ ile göz göze gelir ve ilk manevi etkileşim bu şekilde gerçekleşir. Bir süre hiç konuşmadan yan yana oturan bu iki zat arasından sessizliği bozan Şems-i Tebrîzî olur ve burada Mevlânâ’ya pek çok soru yöneltir. Sorduğu sorulara karşılık aldığı cevaplardan oldukça tatmin olan Şems-i Tebrîzî ayağa kalkarak Mevlânâ ile kucaklaşır.

Mümin, müminin aynasıdır

Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ile karşılaştıktan sonra halkla tamamen alakasını kesmiş, medresedeki derslerini ve müridleri irşad işini bir yana bırakıp bütün zamanını onun ile sohbet ederek geçirmeye başlamıştır. Bu durum müridlerin, şeyhlerini kendilerinden ayıran ve kim olduğunu bilmedikleri Şems-i Tebrîzî’ye karşı kin ile asılsız ithamlar gütmelerine sebep olur. Oysaki Şems-i Tebrîzî yalnızca Mevlânâ’nın aynası olmuş ve bu iki zat, birbirlerinin aynasında Hakk’ı müşahede etmişlerdir. Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmadan evvel Mevlânâ, nasıl tam bir müderris ve şeriata sıkı sıkıya bağlı bir fakih ise Şems-i Tebrîzî de büyük bir âlim ve mutasavvıftır. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ üzerindeki tesiri, ona rindane bir eda kazandırması ve “Dîvân-ı Kebîr”deki şiirlerindeki coşkuyu yakalamasıdır. Bu her iki zat da Peygamber âşığı, iki velidir.

Mevlânâ ile ilişkisini anlamak için Şems-i Tebrizî’yi iyi tanımak, iyi bilmek gerekir. Hz. Mevlânâ’nın Şems-i Tebrîzî’den önceki yaşamına baktığımızda onu bir İslâm âlimi bir molla bir hoca olarak görürüz. Şems-i Tebrîzî’nin ona kattığı en değerli şey, “Terk-i terk hâli”dir. Bu hâl, her türlü rütbe ve makamdan vazgeçmeyi gerektirir. Şems-i Tebrîzî ile tanışmadan önce yüzlerce müridi olan Mevlânâ, onun ile karşılaştıktan sonra müridlerini dağıtır, hutbelere çıkmaz, kimseyle görüşmez. İlâhî mesajın sırrına, terk-i terkin sırrına erişmeye başlar. Öyle ki yazdığı büyük eseri, “Dîvân-ı Kebîr”i yazmasına sebep sırdaşı, gönüldaşı Şems’i görür. Eserini kendinden değil, onun verdiği ilhamdan bilir ve “Külliyât-ı Şems” ile isimlendirir.

Mevlânâ’nın vaazlarından mahrum kalan halk, aralarında çeşitli dedikodular yayar ve söylenenler üzerine Şems-i Tebrîzî, Konya’yı terk eder. Mevlânâ’yı çok üzen bu olayın ardından müridlerin Mevlânâ’dan özür diledikleri bilinmektedir. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî’ye gazel biçiminde yazılmış Arapça ve Farsça mektuplar göndererek dönmesini ister ve on altı ayın ardından Şems-i Tebrîzî Konya’ya geri döner. Bu dönüşün ardından Mevlânâ ile Şems, Mevlânâ’nın medresesindeki hücresinde altı ay boyunca Mârifetullaha dair sohbetler ederler. Yanlarına Sultan Veled ile Selâhaddîn-i Zerkûbi’den başkası girmez. Bu durum müridlerin ve halkın yeniden söylentiler yaymasına neden olur. Öyle ki Şems, Mevlânâ ile sohbet ederken yedi kişilik bir grup hücrenin önüne gelir ve Şems-i Tebrîzî’nin dışarıya çıkmasını ister. Gelen grubun içerisinde Mevlânâ’nın oğlu Alâeddin de yer alır. Şems-i Tebrîzî de Mevlânâ’ya dönerek “Beni öldürmek için çağırıyorlar.” deyip çıkar. Bu olayın akabinde Şems-i Tebrîzî’nin yaralandığı ve daha sonra vefat ettiği rivayet edilir. Ancak bir başka görüş, Şems-i Tebrîzî’nin Sultan Veled’e bu defa ortadan kaybolduktan sonra kimsenin izini bulamayacağını söyleyerek Konya’dan gittiği yönündedir. Bu olay 1247 yılında cereyan eder ve Şems-i Tebrîzî ile ilgili kaynaklardaki bilgiler burada sona erer.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Şems-i Tebrîzî’yi bulmak umudu ile tam dört defa Şam’a yolculuk eder. Bu yolculukları sırasında müridleri ile ilgilenmek üzere yerini Hüsâmeddin Çelebi’ye bırakır. Öyle ki kimi zaman bu arayışların süresi bir yılı geçer ve Anadolu’ya dönmesi için devrin ileri gelenleri ve âlimlerinin bir mektupla onu geri çağırmaları gerekir.

Mevlânâ’nın gayesi insanı, insan-ı kâmil yapmaktır

Ahmed Eflâkî, Mevlânâ’nın Şems-i Tebrîzî’yi bulmak ümidiyle Şam’a üçüncü gidişi sırasında müridlerle ilgilenmesi için yerine ilk defa Hüsâmeddin Çelebi’yi vekil bıraktığını, Şems’ten ümit kestikten sonra yerine Selâhaddîn-i Zerkûbi’yi halife tayin ettiğini aktarmaktadır. Mevlevî kaynaklarında Selâhaddin’in halife seçilmesiyle Mevlânâ’nın hayatında sükûnet döneminin başladığı da kaydedilmektedir.

Selâhaddîn-i Zerkûbi’nin asıl ismi Ferîdun’dur. Balıkçılıkla uğraşan bir aileden gelir ancak kendisi Konya’ya giderek kuyumculuk yani “Zerkûbî” sanatını öğrenir. İsmi de buradan gelmektedir. 1232 yılında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şeyhi Seyyid Burhâneddin’e intisap eder. Ancak şeyhin ölümü ardından evlenmek üzere köyüne döner. Yeniden Konya’ya gelişi ve Mevlânâ’ya intisap edişi, Mevlânâ’nın Ebülfazl Camii’nde verdiği Cuma hutbesinin ardında cezbeye kapılarak ona intisab etmesi ile gerçekleşir. Şeyhinin ölümünden bir süre sonra yeniden Konya’ya dönen Selâhaddîn-i Zerkûbi, Cuma namazının ardından minberde Mevlânâ’yı görür ve vaazında Seyyid Burhâneddin’in meziyetlerini sayıp döktüğünü işitir. Mevlânâ’nın her kelimesinde bir zamanlar rahlesi önünde diz çöktüğü şeyhini görür gibi olur ve bunun üzerine vaazdan sonra yanına gider.

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin’in bu sadık müridini tanır ve ona bunca zaman nerede olduğunu sorar. Mahcup olan Selâhaddîn, “Evlenip çocuk çoluğa karıştım, sohbetinizden ayrı düştüm.” der. Mevlânâ, bu mahcubiyet karşısında “Sen daima bizimle berabersin.” diyerek Selâhaddîn’i hoş görür. Bu karşılaşma üzerine Selâhaddîn çarşıda bir dükkân kiralayarak Konya’da kalır ve Mevlânâ’nın hizmetine girer. Şems-i Tebrîzî’nin ardından Mevlânâ’nın en yakın sırdaşı olur. Mevlânâ’nın yanında daima edep ile dizlerinin üzerinde oturan Selâhaddîn, zaman içerisinde insan-ı kâmil mertebesinde sorulan suallere arifane cevaplar verir. Öyle ki bir sohbet esnasında Mevlânâ’ya “Arif kimdir?” diye sorduklarında, “Arif, sen sustuğun hâlde senin sırrından bahseden kimsedir. Bu da Şeyh Selâhaddîn’dir.” der.

Selâhaddîn-i Zerkûbi’ye dair bir başka rivayet,n’﷽﷽﷽﷽﷽﷽﷽ır. ir başka rivayet iseazerinde oturan Seltüm.'unu sorar. Bunun üzerine mahcup olan erine vaazdan sonra yanına gider.în Mevlânâ’nın, kuyumcular çarşısından geçerken Selâhaddin’in dükkânından gelen çekiç seslerinin ahengine uyarak cezbeyle sema etmeye başlamasıdır. Mevlâna onu, “Şeyhlerin şeyhi, ulusu, yücesi, vaktin Beyazîdî (Bestamî) zamanın kutbu, insanlar arasında Hakkın nuru...” sözleri ile över ve Şems-i Tebrîzî için yazdığı gibi Selâhaddîn için de “Şeyh Selâhaddîn” mahlaslı gazeller söyler. Selâhaddîn-i Zerkûb’un, Mevlânâ’dan yaşça büyük olması ve daha oturaklı bir fıtrata sahip olması ile Mevlânâ’nın coşkunluğunu yatıştırdığı söylenir.

Mevlânâ’nın Selâhaddîn-i Zerkûbi’yi çok sevdiği ve değer verdiği, Şems’in gelişinden sonra vaazı tamamıyla terk ettiğinde yalnız onun ricasıyla bir defaya mahsus olmak üzere vaaz ettiği de bilinir. Tüm bunların yanında Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus’un Mevlânâ’ya intisab etmesine vesile olabileceği de Eflâkî’nin yazılarında yer alır. On yıl süresince Mevlânâ’nın halifeliğini yapan Selâhaddîn-i Zerkûbi, 1258 senesinde vefat eder. Semalar eşliğinde Sultânülulemâ Bahâeddin Veled’in sol yanına defnedilmesinin ardından yerine, Hüsâmeddin Çelebi tayin edilir.

Dinin ve gönlün Hüsâm’ı

Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin, “Mes̱nevî”yi yazmasına vesile olan müridi ve ikinci halifesidir. “Ahi Türkoğlu” unvanı ile de tanınan Hüsâmeddin Çelebi’nin babası Konya ve yöresindeki ahilerin şeyhidir. Ahmed Eflâkî’nin eserinde yer alan bilgilere göre babasının vefatının ardından Hüsâmeddin’i babasının yerine, ahi şeyhliği postuna oturtmak istemişler ancak o Mevlânâ’nın müridi olmayı seçmiştir. Sahip olduğu mal varlığını da bağışlaması üzerine ona uyarılarda bulunanlara, “Bana Allah’ın elçisine zahiren uymak müyesser oldu. Sizi de Allah rızası için Mevlânâ’nın aşkı ile azat ettim.” diye karşılık verir. Mevlânâ’ya intisabı sırasında diğer ahiler de onunla birliktedir.

Mevlânâ, gökteki yıldızlara benzettiği halifesi ve sırdaşı Hüsâmeddin Çelebi’ye yoğun bir hürmet gösterir ve onu sıklıkla över. Öyle ki bu iki zatı tanımayanlar, Mevlânâ’nın Hüsâmeddin Çelebi’ye intisablı olduğunu düşünür. Vesile olduğu “Mesnevî”nin birçok yerinde, “Hak ziyası, Hak nuru, ruh cilası, dinin ve gönlün hünsamı (kılıç), cömert Hüsâmeddin” olarak anılır. Eserin kaleme alınmasındaki teşvikine karşılık Mevlânâ yalnız kâtipliğini yapar ise eseri yazabileceğini söyler. Bunun üzerine Hüsâmeddin Çelebi, “Mesnevî”nin tamamını Mevlânâ’dan dinleyerek yazıya geçirir. Mevlânâ semâ ederken, yolda giderken aşka gelip “Mes̱nevî” beyitlerini söylemiş, yazma işi bazen gece sabahlara kadar devam etmiştir. Bu emek karşısında zaman zaman Mevlânâ da eserini, “Hüsâmînâme” olarak anmıştır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, “Risâle-i Sipehsâlâr”a göre Hüsâmeddin Çelebi’nin hilâfet makamına geçişinin onuncu senesinde vefat eder. Cenazesinde ağlanması ya da feryat edilmesini kesinlikle istemez. Ölümü, Sevgili ile buluşma, kavuşma vakti olarak görmüş bu nedenle ardından ölüm günü “Şeb-i Arûs” yani “Düğün gecesi” olarak anılmıştır. Mevlânâ’nın cenazesine her din ve mezhepten çok kalabalık bir insan topluluğu ile toprağa verilir. Eflâkî’ye göre Mevlânâ cenaze namazını Sadreddin Konevî’nin kıldırmasını vasiyet etmişse de Sadreddin Konevî’nin namazı kıldırmak için tabutun önüne geldiği sırada hıçkırıklarla kendinden geçmesi sebebiyle namazını Kadı Sirâceddin’in kıldırılmıştır.

Mesnevî Bir Vahdet Dükkânıdır

Mesnevî-i Şerîf

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Süleyman Nahîfî’nin tercümesi ve Mevlânâ’nın soyundan geldiği bilinen, Mevlânâ ve Mesnevî üzerine çalışmalarıyla tanınan Âmil Çelebioğlu’nun sadeleştirmesiyle hazırlanan “Mesnevî-i Şerîf” altı cildin derlenmesi ile oluşturulmuştur. Eserde, Süleyman Nahîfî’nin hazırladığı her cilt için yazığı önsözlere sadeleştirilmiş metinlerini de eklenmiştir. İlk cilt için yazdığı önsözünde, “Vücut zaviyesinde oturan yüce makam sahibi şeyh ki o, ilhamları keşf ile feyizlenmiş ruh olup dimağ kürsüsünde Mesnevî’yi tercüme ve manevî nasihatler edici oldukça sözün başlangıcında Hakk’ın yardım etmesi için Fatiha okuyup Resulullah’a salavat getirenlerden olduk.” diyerek şükrünü belirtir.

Toplamda 800 sayfadan oluşan eser, Mevlânâ’nın sıklıkla zikredilen, “Dinle neyden, zira o, bir şeyler anlatmada, ayrılıktan şikâyet etmededir.” beyiti ile başlar. Hayatın sırlarını barındıran bu büyük eser, yazıldığı günden beri gerek İslâm coğrafyası gerekse farklı kültür ve coğrafyalarda derin tesirler uyandırmıştır.

Fîhi Mâ Fîh

Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî

Cemal Aydın tercümesi ile yeniden dilimize kazandırılan bu güzide eser, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin bizzat kaleme aldığı ya da “Mesnevî”si ve “Dîvân-ı Kebîr”in yazıya geçirilmesinde olduğu gibi kendisin söyleyip yazdırdığı bir eser değildir. “Fîhi Mâ Fîh”, Mevlânâ Hazretleri’nin çeşitli topluluk ve meclislerde yaptığı konuşmalar ve ona yöneltilen sorulara verdiği cevaplardan derlenerek oluşturulan bir metindir. Bu nedenledir ki eserin aslında metin, sohbet esnasında kaleme alındığından o ana ait, konudan bağımsız bazı ilgisiz konuşmalar dahi kayda geçirilmiştir. Örneğin, eserin bir yerinde “Huzurumuzdan çıkıp giden o bey, bizim söylediklerimizi etraflıca anlamadıysa da hiç değilse genel olarak kendisini hakikate davet ettiğimizi kavrıyordu.” ifadesi okuyucuya mecliste gerçekleşen bir olayın akabinde söylendiği izlenimini verir.

İngilizce, Almanca ve Fransızca çevirileri ile Batılı düşünürleri derinden etkileyen eser, gerçek bir maneviyat ve irfan hazinesi olarak karşımıza çıkar. Eserin günümüz Türkçesi ile yeni bir tercüme ve önsöz ile verilmesinin bir sebebi de Batılı düşünürlerin gösterdikleri yoğun ilgidir. Paulo Coelho gibi pek çok yazarın “Mesnevî” hikâyelerinden ilham alması ancak kendi topraklarında yeterince bilinmemesi üzücüdür. Üstelik eserin daha önceki çevirilerinde hadis, beyit ve çevirilerin kaynaklarının titizlikle verilmemesi, eserin yeniden tercüme edilmesinde bir diğer etkendir.

Eserin adı, Muhyiddin ibn Arabî’ye ait “Fütûhât-ı Mekkiyye” de geçen bir dörtlükten esinlenilerek konmuştur. “İçinde içindekilerin olduğu bir kitaptır/ Mânâları açısından da muhteşemdir/ İçindekileri dikkatle incelediğinde / Onda incinin bulunduğunu görürsün”.

İçerisinde ibret verici ve öğretici pek çok ayet, hadis ve Kur’an kıssasının yer alması, Mevlânâ’nın konuşmalarındaki didaktik üslubunun da göstergesidir.

Mevlânâ ile Bir Ömür

Sezai Küçük

“Mevlânâ ile Bir Ömür, Şefik Can ile Mevlânâ, Mesnevî ve Mevlevîlik Üzerine” eserinin ortaya çıkışı, tasavvuf araştırmacısı Doç. Dr. Sezai Küçük’ün bir dergi için hazırlayacağı Mevlânâ dosyasını detaylandırmak üzere Şefik Can ile bir söyleşi gerçekleştirmesi ile olur. Söyleşinin ardından Küçük, daha sonra adından “Şefik Dede” olarak bahsedeceği Şefik Can Hocaefendi’nin Mesnevî sohbetlerine katılır ve zaman zaman onu evinde ziyaret eder. “Mevlânâ Hayatı, Şahsiyeti ve Fikirleri”, “Mevlânâ ve Eflatun”, “Mevlânâ’nın Rubâiîleri”, “Mesnevî Tercümesi”, “Dîvân-ı Kebir’den Seçmeler” gibi pek çok çalışma Şefik Can tarafından kaleme alınmıştır.

“Fakiriniz, on dokuz sene Mesnevî tercümesi ile uğraştım. Mevlânâ, fikirlerini daha açık anlatabilmek için bir takım hikâyeler anlatır ama Mesnevî hikâyeler kitabı değil, hakikatler kitabıdır. Mesnevî’de hikâyeler birbirini takip eder. Bugünün insanı sabırsız olduğu için dünya işlerine kendilerine kendilerini o kadar fazla verdikleri için o hikâyeleri, fikirleri sabırla takip edecek güçleri de yok...”

2004 yılında yayınlanacak yeni bir dosya üzerine yeniden Şefik Can’a müracaat edilmiş ancak rahatsızlığı nedeniyle söyleşi gerçekleştirilememiştir. Geçmişteki söyleşileri ve geride bıraktığı çalışmalarıyla hazırlanan bu kitap, “Sessiz yaşadım, beni kim nereden bilecektir?” diyen Şerif Can’ın bir asra yakın ömründe Mevlânâ’yı anlamaya ve anlatmaya çalışmasının en samimi belgesi olarak okuyucuya sunulur.

Mesnevî’nin Esası Kur’an’ın Özüdür

Mevlânâ Üzerine Konuşmalar

Mahmud Erol Kılıç

“Modernizmin akıl ve teknik tasvirlerinin büyüsüne kanan modern Müslüman aydın her ne kadar görmezden gelse de Osmanlı insanını araştıran uzmanlar, onu; bir elinde Mesnevî, bir elinde pilav kaşığı tutan bir adam şeklinde tarif ederler.”

“Mevlânâ Üzerine Konuşmalar”, Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç’ın konu ile ilgili yazı, ders ve röportajlarının derlenmesi ile hazırlanan eserdir. Çalışmanın gayesi; varlığın, nihayetinde “Bir”liğin sırrına eren bu büyük bilgeyi anlamaya kapı aralamak olarak açıklanır. Kitap, Mahmud Erol Kılıç’ın 2008 yılında Şeb-i Arûs münasebetiyle hazırladığı hutbe ile başlar ve Mevlânâ üzerine yapılan söyleşileri ile devam eder. Kılıç, eserinde yer verdiği yazılarını “Selçuklu ve Osmanlı zihniyet dünyasını anlamamızın en mühim anahtarlarından birisi olan bu bilgeler, bugün bize ne ifade ediyorlar? Bugünün Müslümanı, neden eslâfından daha mesafeli durmaktadır? Geleneksel değerler sistemi parçalanmamış toplumlarda yüksek payelerle taçlandırıla bu bilgeler, modernlikle beraber neden anlaşılmaz oldu?” soruları etrafında biçimlendirir.

Ariflerin Menkıbeleri

Ahmed Eflâkî

“Menâḳıbü’l- Ârifîn”, Ahmed Eflâkî’nin Şeyh Ârif Çelebi’nin emri üzerine Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Mevlevî tarikatı hakkında eldeki tüm bilgilerin kayda geçirilmesi niyeti ile kaleme aldığı Farsça eseridir. Hazırlanan ilk nüshayı yeterli bulmaması üzerine 1353’te eseri genişleterek on bölüm hâlinde tamamlanmıştır. Eserin ilk dokuz bölümü, Mevlânâ’nın babası Bahâeddin Veled’in, Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî’nin, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin, Şems-i Tebrîzî’nin, Selâhaddîn-i Zerkûb’un, Hüsâmeddin Çelebi’nin, Sultan Veled’in, Ârif Çelebi’nin ve Şemseddin Emîr Âbid’in hal tercümelerine ayrılmıştır.  Onuncu bölümde ise Mevlânâ ve etrafındakilerin çocukları ile tarikat şecerelerine yer verilmiştir.

Sadeleşmiş ismi ile “Ariflerin Menkıbeleri”nin büyük bir kısmı Mevlevî tarikatına mensup kişilerin yaşantısından derleme niteliğinde olmasına rağmen Anadolu’nun o dönemdeki tarihi, dini ve iktisadi durumuna dair pek çok veriye ulaşılmasını sağlar. Ayrıca eserde bölgenin mimarlık tarihi, halıcılık, musiki sanatları hakkında oldukça ilgi çekici kayıtlarına da rastlanmaktadır. Eser, dönemin tasavvufî âdâb ve merasimlerini yansıtması açısından da oldukça kıymetlidir. Okumuş bir aileden gelen Ahmed Eflâkî, tahsilinin bir kısmını doğduğu ülkede yapıp Konya’ya gelir. Burada Mevlânâ’nın torunu Ârif Çelebi’ye intisap eder ve ölümüne kadar yanından ayrılmaz. Anadolu ve Azerbaycan seyahatlerinde Ârif Çelebi’ye eşlik eder. “Ariflerin Menkıbeleri” eseri dışında dört Türkçe gazeli vardır.

Mevlânâ ve Etrafındakiler

Ferîdûn Sipehsâlâr

Eserin esas adı, “Risâle-i Sipehsâlâr”dır. Ferîdûn Sipehsâlâr, Anadolu Selçuklu ordusunda kumandanlık yaptığı sırada bu unvan ile tanınır. Ordudan ayrılmasının ardından Mevlânâ dergâhına gelir ve burada kırk yıl hizmette bulunur. Mevlevîlik tarihinde Sultan Veled’e ait “İbtidânâme”den sonra ilk menâkıbnâme türü eseri sayılır. Eser, üç bölümden oluşur. İlk bölümü, Mevlânâ’nın babasına Sultânülulemâ Bahâeddin Veled’e, ikinci ve en geniş bölümü Mevlânâ Celâleddîn’e, üçüncü ve son bölümü ise Mevlânâ’nın dostlarına ve ondan sonra makamında bulunan çelebilere ayrılmıştır. Özellikle Mevlânâ ile ilgili bölümünde bizzat şahit olduğu olaylara yer vermesi bakımından önemlidir.

Dîvân-ı Kebîr

Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî

Mevlânâ Celâleddîn’in divanı olan “Dîvân-ı Kebîr”de, çoğunluğu Şems-i Tebrîzî ile buluşmasından sonra söylediği şiirler yer alır. Bu dönemde yazdığı şiirlerde özellikle Şems-i Tebrîzî mahlası kullanıldığından esere, “Dîvân-ı Şems” veya “Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî” adı da verilmiştir. “Şiir de nedir ki ondan söz edeyim, şairlerin hünerlerinden başka hünerim var benim.” diyen Mevlânâ’nın söylediği şiirlerin hiçbirini, eline kalem kâğıt alarak bizzat tespit etmemiş olması, onun şiir söyleme veya yazma endişesi içinde olmadığını gösterir. Dîvân-ı Kebîr’de de “Mesnevî”deki gibi Horosan’ın halk Farsçasını kullanmıştır. Abdülbaki Gölpınarlı, divanda yer alan rubailerden 210’unu derleyip “Seçme Rubailer” adıyla yayımlamıştır. Son olarak, “Dîvân-ı Kebîr” tercümesine esas aldığı “Rubâîler” adıyla 1765 yılında Şefik Can tarafından tercüme edilmiştir.

Latife Beyza Kahvecioğlu, “Mevlânâ’nın Güneşi, Ayı ve Yıldızı”, Kitabın Ortası dergisi, Aralık 2019, sayı 33.

Güncelleme Tarihi: 28 Mart 2020, 09:57
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26