İbrahim KAYA’nın kaleme aldığı Kutlu Oda, geçmişin sade ama derin anlamlar taşıyan güzelliğini çocukluk hatıralarının berraklığıyla harmanlayarak okuyucuya sunan samimi bir eserdir. Yazar, kitapta Anadolu’nun köy hayatından süzülen değerleri; sevgi, saygı, merhamet ve inanç ekseninde ele alırken, bir yandan da kaybolmaya yüz tutmuş insanî bağları yeniden hatırlatıyor. Kutlu Oda sadece bir hikâye değil; aynı zamanda geçmiş ile bugün arasında köprü kuran, okuyucuyu kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkaran duygu yüklü bir anlatımdır. İstanbul Yayınları, BirNokta Kitaplığı’ndan çıkan eserde birbirinden güzel ve etkileyici on sekiz hikâye bulunuyor.
Çocuktuk… Tertemizdik… Dünyaya yağan kötülüklerin aksine, iyiydik. Yüreğimiz küçücük bedenlerinden kanatlanır, uçuverirdi gökyüzüne… Rüzgâra kapılmış uçurtmalar misali peşine düşerdik hayallerimizin. Hayatımıza dokunan insanlar masallar anlatır, masallar yaşardı yanı başımızda. Şüphe yok ki yaşananlar çok ağırdı, fakat biz çocuk gözümüzde kalana bakardık. Hoş muhabbetler yaparken Yusuf Emmi, biz hep aynı hevesle çalardık Kutlu Oda’nın kapısını… Kapı açılıp içeri girince ise o manevî havayı teneffüs etmeye başlardık. Bir köşede sessizce oturur onu merakla dinlerdik.
Kuru bir yaprağa dönüşüvermiş, pek çok hazana göğüs germiş amcalar ve yaşadıkları kitaplara sığmayan inci tanesi gibi narin ve nadir teyzeler yaşamımızın orta yerinde dururdu. Abi ve ablalarımız sanki dünyanın en temiz yerinde, en berrak ikliminden dererlerdi sevdalarını… Öylesine güzel yaşar, öylesine güzel severlerdi. Baharda yağmura, kışta kara şükrederlerdi. Her şey yerli yerinde güzeldi.
Güzel dünyamızda güzel ve kutlu insanlar biriktirirdik. Onların etrafında çiçeklenirdik, bilgelikle sularlardı köklerimizi. Tertemiz kokusuyla birlikte masum bir inancı solurduk ciğerlerimizde…
Çocuktuk işte… İçimizdeki mavi gözlü haylaz çocuk, hep koşuşurdu yamaçlarda. Onu hiç durdurmak istemezdik. Dünyanın bin bir hâline, iklimin oluşuna, mevsimin değişmesine, rüzgârın tatlı tatlı esişine ve toprağın kokusuna tanıklık ederdik. Dalından bir güzel meyve sunduğunda ağaçlar bütün bereketiyle, yerden kesilirdi ayaklarımız. Doğa bizi bağrında sağlıcakla beslerdi.
Bahtiyar çocuklardık biz… Gaz lambaları, tezekler, kızaklar ve kilimler vardı bizim hikâyemizde. Kutlu köy odaları, köy insanları ve arifane gönül insanı emmiler, dayılar vardı hikâyemizde. Onlardan sevgi, saygı, sabır ve merhamet derlerdik. Ve inancı bir kutsal emanet gibi bağrımızda taşımayı öğrenirdik. Bir yanlışa bir ikileme düşersen eğer apar topar kurtarılmayı öğrenirdik. Yalnız olanın yalnız, sahipsizin de sahipsiz olmadığını öğrenirdik. Ve hissetmenin ne demek olduğunu öğrenirdik bu köyde.
Yine çocuktuk biz. Orada, uzakta bir köyde… Düğünlerde gelin arabasının yolunu keser, Ramazanlarda sabırla oruç tutar, ırmaklarda çimer, buzağıların peşinde koşar, televizyon yolu gözler, bisküvimizi paylaşır, türlü oyunlar oynardık arkadaşlarımızla. Harmanda torbaların ağzını açar, tarlada çalışır, çobanlara arkadaşlık eder, kızak kayardık hiç usanmadan. Herkesler gelemese de göremese de bizim köyümüzdü burası. Bizim Kutlu Oda’mızdı… Görülmemiş ve gelinmemiş olması buradaki yaşamı yok saymazdı. Aksine bilinmezliğe inat, en büyük hazzını biz duyardık yaşamın.
Başka hayatları gidip görenler de olurdu elbette; gittikleri yerleri mesken edinirdi yürekleri. Giderlerdi; yuvalarını, sevdiklerini bırakarak arkalarında, hem viran hem perişan… Viran olmak yuvanın, perişan olmak da insanın nasibine düşerdi. O hayatları ve yerleri altından zannederlerdi. Oysaki dünya aynı yeryüzü ve aynı gökyüzü üzerine kurulu bir düzendi. Bunu bazen özlem içindeyken fark ederlerdi.
Yani ki çocuktuk biz. Yüreğimiz hüzünden bile sevinçler dererdi. Yaşanmışlık neydi ki? Yanımıza kalan neydi hayattan? Kim, kimde ne kadardı? Kim, ne eksikti? Ne önemi vardı bunların çocukken. Bunun hesabını tutmak yetişkinlerin işiydi. Bize düşen bu hayattan sadece neşeydi.
Ve bir gün biz de büyüdük. Kutlu Oda’nın kapısına kilit vuruldu. Nihayete erdi o güzel muhabbetler. Küçük şeylerden mutlu olamadığımızda, her hazin olaya merhamet duyamazken acı içinde fark ettik büyüdüğümüzü. Böyle bir ihtimal olsaydı belki hiç büyümek istemezdik.

Dönüp baktık maziye… Yüreğimiz bir kelebek kanadı gibi geçmişimizde pır pır ederdi. Bugün ağır geldikçe, geçmişte hafiflerdi yükümüz. O naif ruhlu insanların olduğu bu şirin köyde, küçük ayakları ve elleri olan minicik bedenleriyle o yaramaz çocuğu koşturmak istedik hep tarlalar ve ağaçlar boyunca… Ve her daim çaldık Kutlu Oda’nın kapısını, bir gün mutlaka açılacağı ümidiyle…
Şeyma Kaya okudu, derledi...





