Tahirü'l Mevlevî divan edebiyatı deryasında

Hem divan edebiyatı meraklıları hem de eskimeyen kültürümüzün iz sürücüleri için iyi bir kaynak Tahirü’l-Mevlevî'nin (Tahir Olgun) Divan Edebiyatının Bazı Beyitlerinin İzahına Dair Edebî Mektuplar kitabı.. Sadullah Yıldız yazdı.

Tahirü'l Mevlevî divan edebiyatı deryasında

Mesut Uçakan’ın, “Kelebekler Sonsuza Uçar” filminde, İstiklal Mahkemeleri’nde İskilipli Atıf Hoca’yla birlikte sanık sandalyesinde oturan ve daha sonra mahkemesini Atıf Hoca’yı da zikrederek hatıratında anlatacak biri vardır: Tahirü’l-Mevlevî-Tahir Olgun (1877-1951).

Tahirü’l-Mevlevî’ninki zor bir hayattır; II. Abdülhamid devrinde çıkardığı mecmuası kapatılmış. İttihat ve Terakki macerası var fakat kısa sürmüş; mütareke devrinde soğuk karşılanmış, İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış; Abdullah Cevdet’in İslam’a dair şüpheleri havi makalelerine cevaplar yazmış. Bu argümanlar ışığında bakılırsa, Tahir Olgun’un mücadeleci kişiliğinin baskın olduğu bir karakter profili çıkıyor ortaya. Bir de edebiyatçı şahsiyeti var ki, gözden kaçmaması lazım. Ondaki edebiyatçılık, biraz da tasavvuf meşrep oluşuyla kıymetlenen bir hususiyet taşıyor. İslamî edebiyatın tasavvufun bünyesinde kendine has bir mezheple geliştiğini ve Mevlevîliğin de bu bünyede orijinal bir üslubu, kendi tabirleriyle koruyup ilerleterek derinleştirdiğini hesaba katarsak, Tahirü’l-Mevlevî’nin edebî zenginliğinin niye kıymetli olduğu da anlaşılabilir.

Bilmiyorum demek öğrenmenin bir çeşididir

Divan Edebiyatının Bazı Beyitlerinin İzahına Dair / Edebî Mektuplar”, Süleymaniye Kütüphanesi’nde, Tahir Olgun’un el yazısı nüshasının yanında, Akçağ Yayınları’ndan 1995’te neşredilen bir kitap. Bundan sonra başka baskısına internette ulaşılamadığından hareketle, kitabın piyasadaki tek baskısının bu olduğunu söylemek mümkün. Kitabın yazılış serüveninin bidayeti şöyle: Edebiyat Fakültesi’nde ders kitabı olarak hâlâ okutulan “Eski Türk Edebiyatı’nda Mazmunlar ve İzahı” eserinin müellifi Ahmet Talat Onay (1885-1956), bu harikulade kitabı hazırlarken açıklayamadığı birtakım beyitler için, Tahirü’l-Mevlevî’nin mütebahhiresinden faydalanmak ister ve mektuplar yazarak zorlandığı beyitler için yardımını talep eder. Toplam dokuz mektubun olduğu kitapta bunlardan başka Hüseyin Vassaf, Ali Nihat Tarlan, Hakkı Süha Gezgin, Ferit Kam ve Agâh Sırrı Levend’e Tahirü’l-Mevlevî’nin yazdığı mektuplar da yer bulmuş.

“Bilmiyorum” demeyi öğrenmenin bir çeşidi olarak telakki ettiğini söyleyen Mevlevî, yazdığı bu mektupların satır aralarına birtakım serzenişler ve sessiz haykırışlar gizlemiş. Meşrutiyet ve Cumhuriyet arasındaki bütün siyasî ve sosyal gerilim/değişim/deprem devrelerine şahit olmuş bu âlim, Cumhuriyet sonrasındaki seküler kopuşun sadece sosyal bir farklılaşmayı değil, beraberinde kültürel ve zihnî bir başkalaşımı getirdiğinin farkında olmalı ki, 1942 tarihli “Muhterem ve kerem-şiyem beyim” diye başlayan mektubunda hasta olduğunu ve hastalık anında bile boş durmaktan hazzetmeyen tabiatını anlattıktan sonra şunları yazmış: “(…) Binaenaleyh okumak, yazmak suretiyle vakit geçirmek kalıyor. Yazmak için zemin ve kariîn lazım. Matbuatta benim gibileri için susmak zamanı gelmiş, hatta geçmiştir. Yazıp âtîye bırakmak ise, istikbal çocuklarının karşısına hiyeroglif yazılı yeni bir sütun dikmek gibi olacaktır.”

Eskilerin izini sürmek isteyenler için

Hakkında anlatılan birkaç fıkradan dolayı esprili bir zat olduğunu duymuştum Mevlevî’nin. Kitabından da anlaşıldığına göre muzip karakterinden emin olabiliriz, zira bir mektubunda II. Dünya Harbi’nin memlekete de tesirinden, Giresun’da açlık hadiselerinin baş göstermesinden yakınan muhatabına, I. Dünya Harbi’nde, “malum ve mahut muhtekirlerin mezalimini anlatmak için” yazdığı şiiri gönderir: “İhtikâr u irtikâb erbâbı bak munsıf yine/ Herkesin pek çökmüyorlar kelle-i bî-mağzına/ Öyle bir idrâki var ki ümmet-i merhûmenin/ Zanneder helvâ-yı kudrettir sıçılsa ağzına”. Yıllar sonra II. Dünya Harbi’nin zor şartları gelip çattığında açlık, yokluk ve fiyat artışları Tahirü’l Mevlevî’ye bir mütebessim kıta daha yazdıracaktır:

Müstefîdiz nimetinden çok şükür sulhün, fakat
İnzimâm etti iâşe derdi kaht-ı hâile
Yüz gram yağ verdi tedbîr-i idârî herkese
Yüz gram yağla edilmez hoşça istimnâ bile

Enteresan anekdotlar da var kitapta. Ahmet Talat Onay’ın gönderdiği beyitleri açıklarken Mevlevî, tarikatının geniş mazmunlar diyarına açılıyor ve aynı zamanda divan edebiyatının repertuarının hudutlarına dair de ipucu veriyor. Bâki’nin, “Nüsha yazdursa aceb olmaya bâdâm üzre/ Teb-i hicrâna ilâc eylemek ister hâtem” beyti için, badem üzerine muska yazılması âdetini bilmediğini söyleyip ekliyor: “Ama sıtma tutanlara yedirilmek için üç tane badem üstüne ‘ezan’, ‘ezin’ ve ‘pesin’ kelimeleri -Hazret-i Mevlana’dan kalma bir âdet olmak üzere- Mevlevî şeyhleri tarafından yazılır ve sırasıyla günde bir tanesi hastaya verilirdi.”

Beyitlerin götürdüğü yere giderken, yolda seyrek olarak arifi olmadığı cümlelere rast gelse de nücum ilminden ayetlerin meallerine, İsrailiyat’tan halk hikâyelerine, oradan tasavvufun engin deryasına götürdükçe götürüyor okuyucuyu. Necatî’nin “Avlamağa güzelleri mâni olur fakîh/Mollaların şikârda olur likâsı şûm.” beytinin izahında, mollaların görülmesinin avda uğursuz sayıldığına dair avcılarda bir vehim bulunduğunu işitmediğini söyleyip ekliyor: “Lakin papaza rast gelinirse av bulunmayacağını itikat edenler varmış. Belki Bizanslılarda bir tevehhüm vardı da, tandırnamelerin çokları gibi bu da Müslümanlara onlardan geçmiş, papaz hocaya tebdil edilmiştir.” Bir başka beytin izahında (s. 80), çocukluğunda İstanbul’da sarılık hastalarının, içerisine dikiş iğnesi atılan ve su doldurulan sarı bir tasa baktırıldığını yazmış Tahirü’l-Mevlevî.

Daha evvel hiçbir kitapta tesadüf etmediğim bir de teferruat kabilinden vaka dikkatimi çekti kitapta: Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkan yalancı peygamberler arasında Seccah adlı kadınla Müseylemetü’l-Kezzab arasındaki evlilik. Müseyleme’ye herhangi bir siyer kitabında tesadüf mümkün ama Seccah’ı ilk kez gördüm. Bu kadın mütenebbiye, ona inananlarla birlikte ordu olup Müseyleme’nin üstüne dahi yürüyor: “Müseyleme işi tatlıya bağlamak için içerisini süslediği bir çadıra Seccah’ı davet etmiş, yalnızca konuşurlarken kadına izdivaç teklifinde bulunmuş, Seccah da muvafakat ve üç gün Müseyleme’nin çadırında ikamet ettikten sonra ümmeti yanına avdet eylemişti. Bu izdivaca mehir olmak üzere de Seccah’ın ümmetinden sabah ve yatsı namazları mükellefiyeti kaldırılmıştı!”

Hem divan edebiyatı meraklıları hem de eskimeyen kültürümüzün iz sürücüleri için iyi bir kaynak Edebî Mektuplar.

Sadullah Yıldız, müstefid oldu

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2018, 15:34
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Kemal YILDIZ
Ahmet Kemal YILDIZ - 4 yıl Önce

Basılmış eserlerinin sayısı 29, basılmamış eserlerinin sayısı 26 görünüyor. ben buna inanmıyorum. çünkü merhumun basılmamış eserlerinden maada basılmış eserleri bile kitapçılarda bulunmuyor.yaşadığım şehirde zar zor edebiyat lügatını, edebi mektupları ve mevlevi çilesini bulabildim. kıytırık adamların eserleri bilmemkaç baskı yaparken bu zâtın ve bu zât gibi şair ve ediplerin (mesela; ibnülemin mahmud kemal'in) eserlerini basmayan devleti kınıyorum. Allah önce bana, sonra bunlara hidayet vere!

ahmet kemal yıldız
ahmet kemal yıldız - 4 yıl Önce

"Muhterem Beyim, Manzum söz söylemekten ziyâde başkalarının âsâr-ı ilhâmını okumakla müteselli olduğunuzu ve eslâfın eserlerini tetebbû ile iştigâl buyurduğunuzu söylüyorsunuz. (Şiir söylemek inci delmek ise de anlamak söylemekten daha iyidir) Keşke, sayısı pek fazla bulunan söyleyenlerimiz, kendi söyleyecekleri yerde, söylenmişleri anlamaya çalışsalardı. O vakit, edebiyatımız, ancak erbâbı tarafından vücuda getirileceği cihetle, eldekine nisbetle az olsa da öz olurdu..." - Tahir'ül Mevlevî

banner19

banner13