Kaçımıza nasip olur onlarınki gibi dostluklar?

Çocukluğun ömür boyunca söylenen bir türkü oluşunu, Alaeddin Özdenören'in tadı damağımda kalan 'Unutulmuşluklar' kitabıyla yeniden duyumsadım. Hatice Ebrar Akbulut yazdı.

Kaçımıza nasip olur onlarınki gibi dostluklar?

Cümlelerin kalbimizden tutmasına, bize yol göstermesine, içimize huzur salmasına, insanlığımızı ve sorumluluğumuzu hatırlatarak gözlerimize yaşlar düşürmesine ne çok ihtiyacımız var. Okur bir kitabı okuduğunda, kendi payına ne düşüyor, o kitabın satırlarını ne kadar çiziyor, yazarın anlattıklarından kendi hayatına düşen damlalar ne yoğunlukta… Bu tür sorulara dolu dolu cevaplar verebiliyorsa kitap, okuru kuşatmış, onun değişimine, anlayışına, algısına katkıda bulunmuş olur. Okur kitabın kendisine kattıkları sayesinde birçok tecrübeyi, insan tiplerini, incelikleri, kırgınlıkları, nasıl olunması ve olunmaması gerektiğini keşfetmiş olur. Kitabın okurların dünyasındaki en zengin ve en fonksiyonel işlevi de budur; okur okudukça başkalarından daha hızlı adımlar, ayrıcalıklı olur.

Unutulmuşluklar kitabına bu cihetten bakınca bir okur olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Alaeddin Özdenören ismini duymuşuzdur, ama bu kitabı okuduğumuzda Özdenören’e dair daha kaliteli, daha ciddî bilgiler öğrenmiş olur, Alaeddin Özdenören’i daha çok benimser ve severiz. Bir gerçek var ki Rasim Özdenören’in ikiz kardeşi olması ve şair olması dışında pek bir bilgiye sahip değiliz Alaeddin Özdenören hakkında. Belleğimizde onun şiirlerinden çok az mısranın olması da bundandır belki.

Herkese bir Orta Kaya gerek

Gerek sosyal medyada gerekse muhabbet ortamlarında okurlar arasında duyduğum sorulardan biri “Son zamanlarda okuduğunuz, şöyle çarpan, etkileyen, bir daha okuyabilirim dediğiniz kitaplar var mı? Tavsiye etseniz?” şeklindedir. Böyle sorulara sempati duymamakla beraber, Unutulmuşluklar kitabını bu soruya verilecek en güzel cevaplardan biri olarak görüyorum.

Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” Edip Cansever’in bu mısraları Unutulmuşluklar kitabının her sayfasında eşlik etti bana. Çocukluğun ömür boyunca söylenen bir türkü oluşunu, tadı damağımda kalan bir kitapla yeniden duyumsadım. Alaeddin Özdenören çocukluk ve gençlik dönemlerinden beslenmiş, şiirini, yaşadıklarını bu dönemlerin güzellikleriyle süslemiş.

Özdenören, kitabına etkileyici bir yazıyla başlıyor. “Orta Kaya” başlığını taşıyan bu yazı, Özdenören’in hayatı boyunca tutunduğu kayaların ilki olma özelliğini taşıyor. Özdenören, çetin bir yorgunluktan sonra Orta Kaya’ya tutunuyor. Kurtuluşun sembolü olan Orta Kaya hayata tutunmak anlamına geliyor Özdenören için. “Hayatının hangi döneminde ve hangi sebeple olursa olsun, bir onulmaz akıntıya kapılıp gidenlere, güçlerinin tükenmekte olduğu bir dönemeçte tutunup kurtulabilecekleri bir Orta Kaya gerekli.” Kitabın ilerleyen sayfalarında Özdenören’in şiire, şaire, dostluğa, vefaya, kendisine verilen nimetlere, muhabbete mecazî bir Orta Kaya niyetiyle tutunduğunu görüyoruz. Alaeddin Özdenören, para hırsından ve nankörlükten uzak, haince davranmaktan imtina eden çocuklar olduğunu ve öyle de yetiştiklerini söylüyor.

İmrenilesi dostluklarını anlatmış, büyük bir coşku ve övünç içinde

Özdenören kendi şiiri dışında, Akif İnan, Arif Ay, Cemal Süreyya, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi şairlerin şiirleri üzerine fikirlerini beyan ediyor, şiir hakkındaki düşüncelerini, şiire nasıl başladığını anlatıyor, ilkokul ve lise yıllarını, vekil öğretmenlik yaptığı dönemleri aktarıyor. Yaşadığı şehirlerden Kahramanmaraş ve İstanbul’u bir başka tat ile yazıya döküyor. Okumak, yalnızlık, dostluk, ölüm gibi konulardan muhabbet açıyor. Nasıl bir aile ortamında yetiştiğinden, kardeşi Rasim Özdenören ile olan ilişkilerinden bahsediyor. Rasim Özdenören’in duruşunu, gözlemleyici tavrını, verdiği sözden dönmeyişini, sadakatini, çevikliğini anlatırken kendisinin de sorumsuz biri olduğunu söylemekten çekinmiyor. “Bense ne hesabımı bilirim, ne de hesabîyimdir. Dağınığımdır. Bir haftalık harçlığımı bir günde harcarım. Memuriyete geçtikten sonra da bir aylığımı arkadaşlarımla bir günde harcadığım çok olmuştur. Geri kalan günler meteliksiz devriâlem.”

Unutulmuşluklar'da edebiyatımıza katkıları olan birçok değerli isme rastlıyoruz: Fethi Gemuhluoğlu, Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Mehmet Akif İnan, Ali Kutlay, Ramazan Dikmen, Kamil Aydoğan, Erdem Bayazıt, Cemal Şakar. Kitabı okuduğumuzda “Kaçımıza nasip olur böyle dostluklar?” cümlesini sıkça tekrarlıyoruz. Açlığın, sefaletin, parasızlığın kol gezdiği zamanlarda imkânsızlıkları imkâna çevirmek herkesin harcı olmaz. Bir şehirden bir başka şehre, yolların güvenli olmamasına rağmen, bir dosta duyulan özlemin iştiyakıyla düşmek kaçımızın tattığı bir duygudur? Özdenören imrenilesi dostluklarını anlatıyor, büyük bir coşku ve övünç içinde. Bu dostluk anılarını okurken dedikodu çöplüğüne düşmüş, kafe köşelerine hapsolmuş, ilimden, nezaketten uzak arkadaşlıklarımızı sorguluyoruz. Kendimizin nasıl bir arkadaş olduğunu düşünmeye başlıyoruz.

Cahit Zarifoğlu’nun evinde yapılan buluşmalar ve bu buluşmalarda konuşulanlar, okunan şiirler gerçekten çok etkileyici fotoğraflar. Onları böylesine harekete geçiren neydi, böylesine dertlendiren? Daha lise yıllarında olgun bir karaktere ulaştıran şey neydi onları? Şimdiki gençliğin izleğine bakınca kaygılanmamak ve onların gençliklerinde yaşadıklarına bakınca imrenmemek, hasret duymamak elde değil. İnsana en acı gelen durumlardan biri de sevdiği bir yakınının ölümünü anlatmasıdır. Özdenören, Ramazan Dikmen ve Zarifoğlu’nun ölümünü, oğlu Kerem’in ölümünü ve bu ölümlerin kendisinde bıraktığı hüzünleri anlatıyor. Zarifoğlu için şunları söylüyor: “Kendisi bir şiirinde şöyle diyor: Bana bu gece ölümüm gösterildi/ Büyük ak saçlı başım/ Dolunay gibi kaydı iki taşın arasına… Oysa başında siyah kuzgunî saçlar taşıyorken öldü.”

Alaeddin Özdenören hatıraları ve örnek duruşuyla kalbimizde yer ediniyor

Kitabın son bölümlerinde Alaeddin Özdenören, Cemal Şakar’ın öyküleri üzerine değerlendirmelerde bulunuyor. Adnan Tekşen, Ramazan Dikmen, Faruk Uysal, Muhiddin Bilge, Kamil Aydoğan, Ali K. Metin gibi isimlerle birlikte yapılan söyleşiler de yer alıyor. Söyleşilerde şiir, sanat, edebiyat üzerine konuşmalar yapılıyor. “Şiir akılla yazılmaz, Zarifoğlu’nun dediği gibi, belki akılla düzeltilir. Aklın ışığıyla.” Kendisinde derin izler bırakan, hep okumak isteği duyduğu şiirleri şöyle sıralıyor Özdenören: Necip Fazıl’dan “Bu Yağmur”, Sezai Karakoç’tan “Balkon”, Cahit Zarifoğlu’ndan “Berdücesi”, Akif İnan’dan “El Gazeli”.

Unutulmuşluklar’dan çıkaracağımız çok dersler var. Aynı alanda eserler veren, okuyan, üretmeye çalışan insanların ilişkilerine bakınca birbirlerine verdikleri desteği okuyoruz. Günümüz edebiyatında ihtirasların boy gösterdiğini, kıskançlıkların ilişkileri ne hâle getirdiğini gözlemliyoruz. Bu anlamda Özdenören ve dostlarının ilişkileri bize mesaj vermeli, model olmalı.

İnsan sözleriyle, geride bıraktıklarıyla yaşar ve hatırlanır. Alaeddin Özdenören cismiyle aramızda değil, ama hatıraları ve örnek duruşuyla kalbimizde yer ediniyor. Ne yaparsa yapsın kardeşliği ve ahlâkı önceleyen Özdenören ve misalleri unutulmayı değil, yaşatılmayı hak ediyor. Çünkü miras sadece maddî değildir, manevîdir de. İnsanın en büyük hasletini Alaeddin Özdenören’den dinleyelim: “Bu dünyada kardeşlik bağından daha yüce, daha mübarek bir bağ var mıdır? Kan bağından doğan kardeşlikten değil, inanç ve gönül bağından doğan kardeşlikten söz ediyorum. Birbirine kan bağının dışında başka bir bağ ile, inanç ve gönül bağı ile bağlı olmak yalnız insanoğluna vergidir. İşte budur insanın en büyük hasleti.”

Her unutuş peşinden bir hatırlamayı getirir. Unutulmuşluklar’ın hatırlayıcısı ve okuru bol olsun.

Hatice Ebrar Akbulut yazdı

Yayın Tarihi: 31 Mart 2015 Salı 13:45 Güncelleme Tarihi: 20 Ağustos 2020, 13:29
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26