İslâm, İnsanlığın Onurunu Kurtarır

20. yüzyılın önemli âlimlerinden Ebu’l Hasan Nedvî, ‘’Dünya Kültür ve Medeniyetine İslâm’ın Etkileri’’ kitabında, İslâm’ın getirdiği ölçülerin, bir medeniyetin inşasında nasıl rol aldığını ele alıyor. İsmail Kaplan yazdı.

İslâm, İnsanlığın Onurunu Kurtarır

Allah, insanı yarattığı günden bu yana başıboş bırakmamış, her dönemde bir uyarıcı ve bir mesaj yoluyla insana aslî görevlerini ve sorumluluklarını hatırlatmıştır.

Allah’ın yeryüzüne gönderdiği son din olan İslâm da, âhir zamanlarda yaşamanın yollarını bize sunar. Kur’an’ın indiği dönemde, yeryüzünde bugün olduğu gibi, belki daha da büyük zulümler ve acılar yaşanmaktaydı. Allah’a iman edip Kur’an’a göre yaşayan bir topluluk, bu düzenin değişmesi için canlarını ve mallarını ortaya koyarak mücadele ettiler. Bu mücadelede inananları motive eden bazı unsurlar ve inananların takip etmesi gereken temel ilkeler vardı. Ebu’l Hasan Nedvî’nin İslâm’ın Etkileri kitabı da işte bu unsurları ve ilkeleri kısaca ele alan bir kitapçık. Urduca olarak 1985’te yayınlanan bu kitap, 2015 yılında Yusuf Karaca tarafından Türkçeye tercüme edildi ve Mahya Yayıncılık tarafından neşredildi.

Kitaptaki mevzubahis konular, müellifin de belirttiği gibi, her biri ciltlerce ansiklopediye konu olabilecek cinsten geniş konular. Ebu’l Hasan Nedvî, “hepsini elde edemiyorsan da hepsini terk etme” sözüne uyarak, konuların her birinde genel hatları çizmiş ve İslâm’ın insanlığa getirdiği adalet ve medeniyet unsurlarını ele almış.

Biz de burada kitabın genel hatlarına değinerek, konularla ilgili ayrıntıları dile getireceğiz.

Tevhid

Tevhid düşüncesi, Hz. Âdem’den itibaren süregelen ve Hz. İbrahim ile kökleşen, tüm peygamberlerin mesajıdır. Ne yazık ki zaman içerisinde peygamberlerin getirdikleri mesajlar unutulmuş, çarpıtılmış ve tevhid düşüncesi yerini tekrar putperestliğe ve insanın diğer yaratılmışlara kul ve köle olması anlayışına bırakmıştır. Evet, tevhid dışındaki sistemler, insanı, yaratılan diğer varlıklara tapınmaya zorlar; bu kimi zaman çeşitli malzemelerden yapılmış putlar olur, kimi zaman bir insan/hayvan olur, kimi zaman da günümüzde olduğu gibi para vb. materyaller, şöhret ve şehvet gibi hisler olur. İslam, gelişi ile birlikte tevhid ilkesini ortaya koyarak, insanın Allah’tan başkasına kul olmamasını öğütlemiş ve insana hak ettiği saygınlığını tekrar kazandırmıştır.

Tevhid düşüncesi sadece iman bahsinde değil, her konuda insanın önüne dosdoğru bir yol çizer ve bu yol üzere hareket edebilme imkânı sunar. Sözgelimi, sanatta tevhid düşüncesinin etkileri yoğun olarak görülür. Tevhid düşüncesine dayalı sanat eserleri, bir şey yaratma iddiasında değildir, yaratılmış olanın önemini ve güzelliğini vurgularken, kendisini ve sanatçısını geri plana koyar. Burada amaç, tüm sistemin tek bir idareci tarafından yönetildiği ve insanın/sanatçının da bu idareye tâbi olduğu, buna şerik bir faaliyette bulunmadığını göstermektir. Aynı zamanda bir dünya görüşü olarak tevhid, insana düşüncelerini üzerine bina edeceği bir temel sunar. Zira her düşünce faaliyeti belli kabuller üzerine kurulmak durumundadır. Tevhid düşüncesi, bu kabullerin günden güne değişen, insan yapımı kabuller olmasını reddetmiş ve kâinatı yaratan Allah’ın koyduğu düzeni/sünnetullahı merkeze yerleştirerek daha sağlıklı düşünce faaliyetlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Tevhid düşüncesinin bilhassa Hristiyanlık üzerinde ciddi etkileri oldu zaman içerisinde. Özellikle miladi 8. ve 9. yüzyıllarda Bizans’ta ortaya çıkan İkona-kırıcılık hareketi, Hristiyan dünyanın Müslümanlar karşısında sürekli uğradığı mağlubiyetleri teslis inancına ve tüm kutsal yapılarını süsledikleri mozaiklere ve resimlere bağlaması sebebiyle vücut bulmuştu. Onlara göre Müslümanlar bütün bunları yasaklayarak Allah’ı hoşnut etmiş, kendileri ise inandıkları tanrılarını bu tarz eserlerle kızdırmıştı.

Eşitlik

Yine bugün olduğu gibi İslâm’dan önceki dönemde de Allah’ın mesajları unutulmuş ve bu mesajlara aykırı davranışlar normalleşmişti. İnsanın insana kulluğu, görünür planda kölelik ve sınıf ayrımı gibi isimlerle uygulanır olmuştu. İslâm’ın getirdiği en önemli düzenlemelerden birisi de bu ayrımcılıkları ortadan kaldırmaktı ki, o dönemde inanmayanlara en ağır gelen şeylerden birisi de buydu. Zira o dönemin kodamanları, köleleriyle bırakalım aynı sofrada yemek yemeyi, onları insan dahi saymıyorlardı. “Çağrı” filminde Hz. Bilal-i Habeşî’nin ücreti karşılığında satın alındığı sahneyi hatırlayalım. Zira onlara göre köleler, alınıp satılan bir maldan farksızdı. Diğer toplumlarda da çeşitli isimlerle bu sistem yürütülmekteydi. Roma’da ayak takımı sayılan insanlar köle olarak kullanılmaktaydı. Hint alt kıtasındaki kast sistemi, insanların insanlık onurunu zedeleyici bir unsur olarak bugün dahi gözlerimizin önünde işlemeye devam ediyor.

Bugünün kölelik sistemi ise, o zamana göre daha kurumsal ve daha sinsi bir şekilde işliyor. Zira günümüzde çeşitli kölelik şekilleri, insanın rızasına dayanarak kendisini kabul ettiriyor. Şöhret, şehvet, para, marka bağımlılıkları, insanlar tarafından birer özgürlük unsuru olarak pazarlanıyor ve buna inananlar da özgürlüklerini artırmak gerekçesiyle prangalarını güçlendiriyorlar.

Oysa Allah’ın Resulü (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde bu konuda gerekli mesajı çok veciz şekilde açıklıyor: “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.”

Günümüzde kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gibi bildiriler, insan hakları diye pazarlanan söylemler, eşitliğin yakınından bile geçemez. Zira bu bildiriler ve söylemler, ancak zenginin ve güçlünün haklarını korumakta, bugün zulüm altında yaşayan yüz milyonlarca insanın sorunlarını dert edinmemektedir.

Kadına ve insana verilen değer

İslâm’ın insana verdiği değere yukarıda değinmiştik. İslâm’ın gelişi ile birlikte insan, yaratılmışların kulu/kölesi gibi muamele görmekten çıkmış, yeryüzünde her şey kendisinin kullanımı için yaratılmış olan ve yeryüzüne halife olan şerefli bir varlık olarak kabul görmüştür.

İslâm’ın kadın hakları konusunda getirdiklerine bakacak olursak, ciddi bir şaşkınlık yaşayabiliriz. Zira İslâm’ın gelişine kadar farklı kültürlerin tamamında kadın, en iyi ihtimalle ikinci sınıf insan muamelesi görüyor, çoğu zaman ise bir eşya veya hayvan kadar değer buluyordu. İslâm öncesi Arap toplumunun, kız çocuklarını diri diri toprağa gömdüğünü en temel siyer kitaplarından biliyoruz. İslâm ise kadının bir kişiliğe sahip olduğunu belirtmekte, birçok ayette de kadın ve erkeği bir arada anmakta, kadının ve erkeğin birbirlerine karşı sorumluluklarını vurgulamaktadır.

Günümüzde İslâm sürekli olarak kadın hakları bakımından yargılanıyor ve eleştiriliyor. Oysa 1400 yıllık İslâm tarihine bakıldığında kadının pozisyonu, bugün modern Batı’daki kadından daha aşağı değildir. Batı’da kadın, sözde kendisine özgürlükler tanınmış bir cinstir fakat yine bugün dünyanın her yerinde kadınlar, ucuz iş gücü sağlayan ve şehevî duyguları tatmin eden varlıklar olarak görülür. Üstelik bunlar, kadının özgürlüğünün birer parçasıymış gibi sunularak, zihinsel olarak da kadınlar aşağılanmaktadır. Oysa İslâmî alana baktığımızda, kadınların bağımsız projeler ürettiğini ve çalışmalar yürüttüğünü görürüz. Bugünkü İslâmî vakıf ve derneklere gittiğimizde bile kadının ağırlığını hisseder, hatta neredeyse kadın-egemen bir yapının var olduğunu da çoğu yerde görürüz. Bu noktada ilkel geleneklerin çoğunun İslâm toplumunda hâlâ varlığını sürdürmesi sonucu İslâm’a mâl edilen kadın düşmanlığını ve kadına zihinsel-fiziksel hakaretleri İslâm’ın yanlışıymış gibi göremeyiz. Bunlar, ancak cahiliyye dönemine dair anlatılan davranışların bugüne yansımasıdır.

Korkudan kurtuluş

İnsanı herhangi bir şeye ikna etmek için en kolay yollardan biri, korku unsurunu kullanmaktır. Bunu bilen zalimler, bugün olduğu gibi geçmişte de insanoğlunu korkutarak kontrolleri altında tuttu. Bunun inanç alanındaki yansıması ise “korkutucu ve cezalandırıcı bir Yaratıcı” düşüncesi oldu. Bir de üzerine, bugünkü birçok batıl inançta da görüldüğü üzere, insanın yaratılış olarak suçlu ve günahkâr olması inancı va’zedildi. Bütün bu baskılar altında ezilen insana göre dünya, katlanılması gereken zor bir yük olarak görüldü.

Oysa Allah, insanı hata yapabilecek ve sonra tövbe edebilecek bir varlık olarak yarattı ve Kur’an’da bir kez daha bunu belirtti. İnsanın yaratılışı fıtrat üzereydi ve bu dünyada yaptığı hataları tövbe yoluyla telafi edebilirdi. Üstelik İslâm’da tövbe, Hristiyanlıktaki günah çıkarma gibi de görülmez; bilakis tövbe başlı başına bir ibadettir ve Kur’an’ın birçok yerinde övülmüştür.

Tevhidin din, dünya, bilim, akıl gibi alanlarda tezahürleri

Günümüzde olduğu gibi geçmişte de din ile dünya, din ile bilim birbirine zıt ve düşman iki alan olarak görülüyordu. İyi bir dindar olmak için dünyadan el etek çekmek, dünyasını güzelleştirmek için de dinden vazgeçmek gerektiğini düşünüyordu tüm insanlık. Bunun sonuçları dün çok vahim olmuştu, bugün de aynı şekilde vahim oluyor. Zira din üzerine inşa edilmeyen bir ahlâk anlayışı, yaratıcı yerine koyduğu her ne ise onu ilahlaştırıyor ve onun uğruna her şeyi görmezden gelebiliyor. Bu kimileri için devlet, kimileri için toprak, kimileri için para, kimileri için ise bizzat kendi nefsi oluyor. Oysa İslâm’ın getirdiği düzende Tevhid ilkesi, var olan her şeyi bir bütün olarak kabul eder ve merkeze Allah’ı/Allah’ın rızasını kazanmayı koyar. Böyle bir durumda iman etmiş hiçbir insan, ilahi sınırları yok sayamaz.

Diğer yandan İslâm’ın öğretisi, diğer batıl ve tahrif edilmiş dinlerdeki gibi, ahireti kazanmak için bu dünyadan el etek çekmeyi de va’zetmez, bilâkis cenneti kazanmanın yolunun bu dünyadan geçtiğini, ancak dünyada ahlâklı ve erdemli olan bir insanın cennete gidebileceğini söyler. Dolayısıyla İslâm, bu ikilikleri ortadan kaldırmış ve insanın her hareket ve davranışını merkezî bir sisteme bağlayarak düzenlemiştir.

Bu düzenin en önemli yansımalarından birisini bilim alanında görebiliriz. Yine bugün sürekli konuşulduğu üzere “din bilimle çatışır” dersek, buradaki “din” tanımını İslâm dışındaki tüm dinlere genelleyebiliriz. Zira ahiret için dünyayı yok sayan hiçbir din, bu dünyada bilim ile uğraşılmasını istemez, dahası onu gereksiz bulur. İslâm’ın ana kaynağı olan Kur’an ise, insanoğlunu bilime teşvik eder. Birçok ayette “akletmez misiniz/düşünmez misiniz” diye uyarıda bulunur insanlara. İlk inen ayetinde “oku” denilen kitabımız, kâinatta her ne varsa, onun Yaratan Rabb’in adıyla okunmasını, düşünülmesini, araştırılmasını teşvik eder. Bir sonraki inen suresinde ise Kalem’den bahsederken, kümülatif bilgiye, bilginin aktarılmasına ve geliştirilmesine vurgu yapar. Bugün yeryüzünde yaşayan hiçbir din, bilgiye ve bilime bu derece önem vermemektedir. Ne yazık ki insanlık, haklı bir gerekçeyle dinlerin bu özelliğine karşı çıkarken, İslâm’ı da diğer dinlerle aynı kefeye koyarak değerlendirir ve hata yapar.

Evrensel bir millet

İnsan, yalnız yaşayan değil, topluluk halinde ve bir iş bölümü içerisinde hayatını sürdüren bir varlıktır. Bu iş bölümü ne kadar çok gelişirse, o kadar iyi eserler ortaya konulur. Köyde 20 hanenin birleşip hasadı birlikte yapması bir iştir, fakat bir şehirde binlerce insanın bir araya gelip mimari bir eser ortaya koyması daha büyük bir iştir. Medeniyet de işte bu iş bölümü üzerine inşa edilir.

İşin maddi tarafı böyle iken, manevi ve ahlaki tarafı da yine geniş bir kitlenin büyük çabalarıyla inşa edilebilir. Bu sebeple, Allah yukarıda saydığımız birçok mükâfatın karşılığında insandan, yeryüzünde hakkı ve adaleti hâkim kılacak bir ahlak üzere yaşamasını talep etmiştir. Bu da ancak, Kur’an’ın ahlâkı ile ahlâklanan bir topluluk, bir ümmet eliyle gerçekleşebilir. Bu ümmet ki, Resulullah’ın vefatından 100 sene sonra, Endülüs’ten Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyada bahsedilen ahlâkı inşa etmiştir. Zira onlar, İlâhi buyruğun doğrudan kendilerini muhatap aldığını kabul ediyor ve üzerlerine düşeni yapmak için canlarını feda ediyorlardı.

İslâm’ın inşa ettiği bu “evrensel millet”, bugün dahi yeryüzünün neresinde olursa olsun, her bir Müslümanı birbirine kardeş kılmakta ve her bir Müslüman, hayatını diğerleriyle aynı emirler üzerine inşa etmektedir. Dünyanın her yerinde ezan aynı okunur, namaz aynı kılınır. Yeryüzünde en fazla okunan ve ezberlenen kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Bu Müslümanların isimleri dahi dünyanın her yerinde benzerlik gösterir, peygamberlerin ve sahabenin isimleri farklı coğrafyalarda milyonlarca Müslüman tarafından kullanılır.

Bu denli evrensel ufka sahip bir medeniyetin çocukları olarak bize düşen de, geçmişte yaşanan bu başarılarla kuru kuruya övünmek değil, bu başarıları bugün yeniden nasıl gerçekleştirebiliriz diye düşünmektir. Zira İslâm Medeniyeti, elden ele büyük bir gayretle bugüne gelmiştir ve gelecek kuşaklara da ancak bizim elimizle iletilecektir.

Ebu'l Hasan Nedvi, İslam'ın Etkileri, Mahya Yayınları.

İsmail Kaplan

Yayın Tarihi: 18 Ekim 2016 Salı 14:57 Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2018, 15:00
banner25
YORUM EKLE