Bir uygarlık dilemması: “Gecenin Sonuna Yolculuk”

“Gecenin Sonuna Yolculuk”, Birinci Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak orduya katılan Ferdinand Bardamu’nun askerlikten bir şekilde yırtarak Fransız sömürgesi Afrika’ya, oradan Amerika’ya ve en sonunda tekrar Fransa’ya dönmesini ve bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor. Seyit Köse yazdı.

Bir uygarlık dilemması: “Gecenin Sonuna Yolculuk”

Yiğit Bener’in muazzam bir çeviriyle Türkçe’ye kazandırdığı, Louis Ferdinand Celine’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanının, edebiyat eserinin alımlanma sorunu üzerine iyi bir örnek teşkil ettiği kanaatindeyim. Bu kanaatimi güçlendiren şey ise, çevirmenin yazdığı “Sonsöz”de, kendi kabulleri ve eser arasında kurmaya çalıştığı belli özdeşliklerle, metne istikamet çizmek suretiyle uyguladığı şiddet. Eserle okuyucu arasındaki zaman, mekan ve anlam bağını bağlamından kopararak yeniden üretmesi. Metni, günümüzdeki yaygın söylem alanları ile çerçeveleyerek araçsallaştırması. Kendisine eklemlenen “Sonsöz” ile bütünleşen eser, özgül ağırlığını yitirerek tipik bir saptırmayla karşı karşıya kalıyor böylece.

“Gecenin Sonuna Yolculuk”, Birinci Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak orduya katılan Ferdinand Bardamu’nun askerlikten bir şekilde yırtarak Fransız sömürgesi Afrika’ya, oradan Amerika’ya ve en sonunda tekrar Fransa’ya dönmesini ve bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor. “Gece” Fransa’da başlayıp tekrar Fransa’da son buluyor. Bu yolculuk, aynı zamanda iğdiş edilen toplumun yüzlerini de karanlıkları içerisinde görünür kılıyor. Adına “Uygarlık” denilen şeyin ne menem bir şey olduğunu irdeleye irdeleye… Roman boyunca bütün boyutlarıyla uygarlığın ifrazatı olan bu suretleri görüyoruz. Ancak roman, üzerinde yükseldiği zemini 88. ve 89. sayfalarında ifşa ediyor: “Beni iyi dinleyin, sevgili dostum, toplumumuzun tüm öldürücü ikiyüzlülüklerini ışıldatan bu temel işareti, önemini iyice sindirmeden bir daha asla atlamayın: “Çulsuzun kaderine, yaşam koşullarına şefkatle eğilmek…” Sizlere sesleniyorum, insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, haraca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum, bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir… Bu kesin işarettir… Asla şaşmaz. Bu iş şefkatle başlar. XIV. Louis, hiç olmazsa, zavallı halkı hiç ama hiç takmıyordu, bari o unutulmasın. XV. Louis’ye gelince, o da öyleydi. Halkı kıçının bezi yapıyordu. O zamanlar da yaşam kolay değildi elbette, yoksullar zaten asla iyi koşullarda yaşamadılar, ama hiç olmazsa günümüzün zorbalarının gösterdiği türden bir inat ve hırsla onları delik deşik etmeye çalışılmıyordu. Alttakiler ancak, iyi dinleyin, kodamanların aşağılamalarında huzur bulabilirler, çünkü onlar halkı sadece çıkar gereği ya da sadistlikleri tuttuğunda düşünürler… Aslında zavallı halka masal anlatmaya ilk başlayanlar, bakın oldu olacak bunu da bir tarafa not edin, filozoflar oldu… Oysa halk eskiden dinden başka bir şey bilmezdi! Halkı eğitmeye başladıklarını ilan ettiler… Ah ah! ne de çok gerçek vardı açığa çıkarılması gereken! hem de ne gerçekler! Yorulmak nedir bilmeyen! Parıl parıl parıldayan! Hepimizin gözlerini kamaştırıyorlardı! Hah, işte bu! demeye başladı zavallı halk, işte bu! Tam da bu! Hepimiz bunun uğruna ölelim! Halkın tek istediği budur zaten, ölmek! Öyledir işte. “Yaşasın Diderot!” diye böğürdüler, sonra da “Yaşa Voltaire!” Filozof dediğin böyle olur! Sonra da yaşasın zaferleri pek de iyi örgütleyen Carnot*! Ve yaşasın herkes! İşte, hiç olmazsa zavallı halkı cehalet ve putperestlik içinde gebermeye mahkûm etmeyen adam gibi adamlar! Onlar ona Özgürlüğün yolunu gösteriyorlar! Onu kurtarıyorlar! Hem de işi uzatmadan! Önce herkes gazete okumasını öğrensin! Selamet oradadır! Haydi, Tanrı aşkına! Acele edin! Okuma yazma bilmeyen kimse kalmasın! Öylesini istemeyiz! İhtiyacımız olan tek şey asker yurttaşlardır! Oy veren cinsten! Okuyan! Ve savaşan! Ve uygun adım yürüyen! Ve de öpücük yollayan! Zavallı halk işte böyle gaza getirilerek kısa sürede yeterli olgunluğa erişti. Eh, oldu olacak kurtulmuş olmanın coşkusu da bir şeylere yarasın, değil mi?”

Burada, anlatıya da derinlik kazandıran o en temel karşıtlıktan söz ediyor Celine. Anlatının üzerine inşa edildiği zemin burası: Halkı kurtarmak, ona özgürlüğün yolunu göstermek isteyenlerin idealizmi ile halk arasındaki uyuşmazlık… Hiç eskimeyecek bir hikayedir bu. Geleneksel bağlamlarından kopan insanın ve insanlık durumlarının “bilinçli ve uygar olma” adına burjuva özlemlerinin beslediği örgütlenmiş toplum yapısına yerleşmesi ve bu geri dönülemez yolda çektiği acılardır söz konusu olan.  İnsan algılarını ve bütün insani ilişkileri biçimleyen ve insanı kendine yabancılaştıran bu toplum düzeni, yaşamın her alanına nüfuz eden sermayenin, makro anlamdaki egemenlik düzeyine içkindir. Eser, o doğrultudan günümüze kadar ve sonrasına uzanacak süreçte bütün araçları, bütün yüzleri, bütün görünümleri ve bütün söylemleriyle bu düzenin en karakteristik tavrını ifşa ediyor: “Sizlere sesleniyorum, insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, haraca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum, bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir… Bu kesin işarettir… Asla şaşmaz.” Oradan günümüze uzandığımızda, çoktandır ulus ötesi bir hâl alan sermaye egemenliğinin ergenlik heyecanlarıyla ihtiyarlık fantezileri arasındaki değişmeyen tözünü görebiliyoruz. Her şeyin araçsallaştığı günümüzde yerel bağlantılarından kopan sermaye, bütün tarihsel karşıtlıkları hiçbir kaçış noktası kalmayacak biçimde yeni dönüşümler için kullanmaya uygun söylemler üretiyor. Bu söylemlerin çoğu da sermayeden bağışık olmayan mikro anlamdaki iktidarın görünen yüzlerini ve ulus devletin tarihsel uygulamalarını, sınırlarını ve geleneksel kodları hedef alıyor. Bunu yaparken de (aşağıda göreceğimiz gibi) halk adına konuştuğunu zanneden modası geçmiş bir sol’dan ve onun rengarenk ambalajlı jargonundan bolca istifade ediyor. Fransa ile Türkiye; 1914 ile 2000’li yıllar arasındaki tarihsellikler kaybolurken, araç hâline gelerek yukarıda alıntılanan anlatının karşıtına-dolayısıyla aynısına dönüşen eser, başka bir zamanda egemen ve yaygın söylemin Truva atına dönüştürülüyor.

Buradan, “Gecenin Sonuna Yolculuk” adlı eseri dilimize kazandırmakla saygıyı fazlasıyla hak eden çevirmenimiz Yiğit Bener’e dönelim. Bener, esere yazmış olduğu “Sonsöz”de, romanın kahramanı Bardamu’nun ağzından, kendisini de işin içine dahil ederek bir anlatı oluşturmuş. Bu anlatının başında Bardamu’ya şöyle söyletiyor, kendisi hakkında: “1914’teki savaşta aynı havan mermisinin hedefi olmaktan ödü bokuna karışan hödüklerdeki kan kardeşliği gibi bir şey miydi yoksa onu bana böylesine, içtenmiş gibi ama yine de kuşkulu, sıcak, meraklı ve sevecen ama davetsiz bir misafir gibi yanaşmaya iten şey!” Bener’in gerçeğin üzerini örtmek üzere organize olan kendi ifadesiyle “hödüklüğü” bu ifadelerde bir hezeyan boyutuna varıyor. Burada Bener’in kimin adına konuştuğunu bir türlü anlayamıyoruz. 1914’teki savaşta işgal edilen; canına, malına, ırzına tasallut edilen bir milletin ferdi olarak konuşmadığı kesin. Tarihsel olanla evrensel olanı, zorunluluk ve dayatma ile olanla bir onur meselesi olarak kendiliğinden meydana geleni birbirine karıştırıp tarihe keyfince takla attırarak asıl metne ekleme yapmak suretiyle istikamet tayin ediyor Bener. Sonrasında bu toprakların güncel durumlarıyla eser arasında birtakım özdeşlikler kurarak devam ediyor “Sonsöz”üne sevgili çevirmenimiz. Bu topraklara gömülmüş nice eski kültürlerin dillerine, bu topraklardaki dil politikalarına, buradaki insan tipolojilerine vurgular yapıyor, tam da küresel kapitalizmin postmodern söylem çeşitlemelerine uygun bir biçimde.  Daha da ileri gidiyor, romanda geçen Fransız sömürgesi Bikomimbo ile Türkiye’nin doğusunu özdeşleştirip, araya bir de “üretim ilişkileri” sosu katarak Bardamu’yu bu topraklarda gezintiye çıkarıyor: “Hey Bardamu! Diye seslendi bana yine, Hey Bardamu! Gel seninle şöyle bir dolaşalım bizim buraları, gel gör netekim şu senin dili kılıçtan keskin general des Entrayes’ına rahmet okutabilecek yerli barsak deşenlerimizi, beyinlerinin içine bir örnek giysilerini kuşanmış milliyetçi, savaşkan, dili uzun “sivillerimizi”; gel şöyle bir uzanalım doğuya, gidelim seninle şöyle bizim buraların Bikomimbo’larına; gel gezinelim biraz bizim Detroit’larımızda, yağmur altındaki depremzede körfezin hüzünlü fabrikalarında, bak bakalım ne değişmiş onca yıldır üretim ilişkilerinde; gel bir bakalım şu bizim yerli varoşlarımıza, taşramıza, şaşarsın seninkilerle bariz benzerliklerine, ilginç gelecektir sana, o zifir dilleri Suudi’ye çalanlar, yani şu senin madrabaz peder Protiste’in yerli modelleri, gel bak, korkma, eminim hiç yabancılık çekmeyeceksin, malzeme tanıdık bile gelecektir, alt tarafı insan doğası değil mi?”

Modernlik hikayesinin artık insanların ölmeyeceği, evrensel değerlerle yüklü tüketiciler olarak her alanda var olacakları bir evresinin masalını anlatıyor bize çevirmenimiz, bizi sevmeye başlayan kodamanların yeni söylemleriyle. Üstelik, insan doğası dediği şeyin insanın tarihinden başka bir şey olmadığını bilmeden, yazarın muradı dışına taşmakla, ona ihanet ederek.

İkinci olarak, genel tavrı itibariyle Nazileri destekleyen ve Yahudi düşmanı olan yazar adına, romanın kahramanı Bardamu’nun diliyle özür beyan ediyor ırkçılık karşıtı çevirmenimiz! Yahudi karşıtı olmanın bedelinin ölülere bile ödetildiği bir dünyada, Heidegger’in Nazileri desteklemesini, Ezra Pound’un Mussolini’den taraf olmasını açıklayamaz yanlış tercih iddialarında bulunanlar. Bunun moda haline getirilen tepki ve kavrayışların ötesinde yaşamın donukluğuna ve dönüşümüne dair çok daha derinlerde bir anlamı olmalı. Bardamu’ya şunları söyletiyor şirin gözükme heveslisi ve böylece bir ‘aferin’i hak eden çevirmenimiz: “Ne o? Yazarım vakti zamanında birtakım boktan laflar etmiş, ırkçı ve Yahudi düşmanı öyle mi? Doğru. Etti… İnkar edecek değilim ya! Hatta ona dil avcısı diyen bile olmuş, kara gömlekli birileriyle arkadaşlık ettiği falan da söyleniyor, bir nevi yol arkadaşlığı diyorlar… Bilmem…Etmiş midir ki?... Sanmıyorum, o kadar da değil sanki…Bence boşboğazlıkla hezeyan karışımı sözlerdi bunlar… Ama her neyse, öyle ya da böyle! Yolculuğa meraklı olanlar bazen yollarını da şaşırırlar, arkadaşlarını da!” Devamında, Bardamu’ya yazarının yediği nanelerin! kendisiyle ve bu eserle alakası olmadığını söyletiyor sevgili ve pek muhterem çevirmenimiz. Yazarla eserini ayırmak gibi küçük bir numara çeken çevirmenimizin giriştiği türden bir sansür ve manipülasyon faaliyeti olmadan, yani Yahudi karşıtı olmasının bedelini derinlikten yoksun bırakılmakla ödeyen yazarının dolaşıma sokulmasının hangi şartlara bağlı olduğunu da öğrenmiş oluyoruz böylelikle. Edebiyat, sanat ve düşünce gibi kendi ağırlığını güncel politik tutumların üzerinde yakalayan alanlarda, güncel şirinliklerin yedeğinde kalarak anlamdan uzaklaşan ve eserin özgünlüğünü lekeleyen, dahası istikamet tayin ederek saptıran bu tarz girişimler telaşlı bir önünü alma girişimi olarak da okunabilir.

Seyit Köse

Yayın Tarihi: 10 Nisan 2022 Pazar 09:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26