Bir filozof niçin köyde yaşar?

Martin Heidegger’in Güney Almanya’daki Todtnauberg köyünde bulunan kulübeye yerleşmesini ve söz konusu kulübeyi konu edinen ''Heidegger’in Kulübesi'' geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Serdar Arslan kitabı okudu ve değerlendirdi.

Bir filozof niçin köyde yaşar?

20. yüzyılın en önemli felsefecilerinden olan Martin Heidegger, 1922 yılında Güney Almanya’nın Kara Orman Dağları yükseklerinde bulunan Todtnauberg köyündeki bir kulübeye yerleşir. Bu tarihten sonra zamanının büyük bölümünü bu kulübede geçirir. Önemli yazılarının bir kısmını da yine burada yazar. Heidegger’in bu yaşam biçimini tercih etmesi; siyasi, felsefi ve mimari alanda tartışmalara yol açmıştır. Adam Sharr’ın o kulübe ve kulübe etrafında gelişen yorumlar ile tanıklıkları konu ettiği kitabı Heidegger’in Kulübesi geçtiğimiz aylarda Dergâh yayınlarınca yayımlandı.

Heidegger’in mekânla varoluşsal ilişkisi

Sharr, kitabında Heidegger’in mekânla arasındaki ilişkinin keşfinin peşindedir. Kitaba önsöz yazan Sımon Sadler, bu amacı şu sözlerle ifade eder: “Sharr’ı Todtnauberg’e götüren şey; varoluş endişesini özneye fiziksel ve zamansal kesinlikler vererek bastırmaya dair Heidegger’in sunduğu şeye duyulan meraktır.”

Kitap Heidegger’in yaşam mekânları üzerinden yazılan bir biyografi denemesidir aynı zamanda. Bu yönüyle içeriği mimari olduğu kadar kişisel ve felsefidir de. Adam Sharr, Heidegger’in kulübesinin ayrıntılı betimlemesi ile konuya girer. Anlatımına bir röportajda kullanılmak üzere foto muhabiri Digne Meller- Marcovicz tarafından çekilmiş fotoğraflar eşlik etmektedir.

Heidegger’i kulübede ziyaret etmiş dostlarının kulübeye dair tanıklıkları ve Heidegger’in Freiburg Üniversitesi’nde felsefe dersleri verdiği süreçte yaptırdığı, dağdan döndüğü zamanlarda kaldığı Rötebuckweg’deki evine de kitapta yer verilmiştir. Bu evin ve kulübenin temsil ettiği mekân bilinci karşılaştırmalı olarak tartışılmıştır. Kitabın felsefi anlamda ciddi konular tartıştığını söylemek zor olsa da, mekâna maruz kalmış günümüz insanı için bazı soruları tazelemesi ve bakış açıları sunması noktasında değerli bir çalışma.

Taşra romantizmi mi? Saf yaşamın keşfi mi?

Heidegger’in modernlikten ve teknolojiden uzak (uzun süre eve elektrik ve telefon hattı bağlanmasına izin vermemiştir) böylesi bir yaşamı tercih etmesi, kimilerince bir taşra romantizmi, bazıları tarafından da Nazi ilişkisinin bir uzantısı olarak yorumlanmıştır. Bir süre Nazi Partisi üyeliği yapan ve Nazi Partisi’nin akademik faaliyetlerinin yürütülmesine destek olan Heidegger’in, bu ilişkisinin bir uzantısı olarak uzaklaşmayı tercih ettiği düşünülmüştür.

Daha çok politik kalan ve yüzeysel tartışmalara yol açan bu okumaların ötesinde Heidegger’in tercih ettiği yaşam biçiminin, onun varoluşsal yaklaşımının bir sonucu olduğu tezi en makul olanıdır. Kendisi de yaşamın hakikiliğini, hatta doğanın içinde doğa ile beraber, onun karakterine bürünerek yaşamayı Todtnauberg’da müşahade ettiğini yazmıştır. Doğanın karakterinden bağımsız olmayan bir düşünce sürecinde olduğunu, böylece doğanın kendisine ve kendiliğine ait bir güçle düşündüğünü, felsefe yaptığını vurgulamıştır. Onun bu kulübede şahitlik ettiği şey, yaşamın kökeninde yer alan saflıktır.

Mekânın talep ettiği yaşam

Heidegger aynı zamanda Todtnauberg’deki köylülerin yaşamını ve evlerini de incelemiş, yorumlamıştır. Ona göre buradaki yaşam ve o yaşamın dizayn ettiği mekân bilinci, kent insanının farkına vardığında hayranlık besleyeceği türdendir. Evler buradaki yaşamın ve kozmik devinimin isteklerine göre dizayn edilmiştir. Bu haliyle her şey gerekli olduğu kadardır ve de son derece sadedir. Kulübesindeki yaşamı ve düşünmeyi de bu saflığa yaklaştıran Heidegger, kentteki evinde ise kent koşullarına uygun bir mekân tasarımı gerçekleştirir. Netice, hakikati konu edinen bir filozofun kendi mekânsal hakikatlerine vakıf olduğu ve ona göre yaşadığıdır.

“Başını alıp gitmek” meselesinin püf noktası

Kent yaşamından ve teknolojiden şikâyet edip taşraya sığınanların gözden kaçırdığı şey; taşraya, kentli olarak gitmiş olmalarıdır. Heidegger’in gösterdiği ve oldukça değerli olan tavır, taşrada kentli olarak değil de bir taşralı olarak yaşayabilmeyi başarmasıdır. Aksi durumda onun yaptığı kır’a özlem duyan bir burjuva romantizmi olarak kalırdı. Kır’ın gizli yasalarını keşfedip buna uygun yaşama ve düşünce biçimleri geliştirmesi, onun bu eylemini hakiki kıldı. Onun yaptığı “şöyle başımı alıp gitsem” serzenişinin değil “gitsem ve başımı orda bulsam” serzenişinin neticesidir. Hâlâ köyüne dönmek isteyenler için meselenin püf noktası da burası.

Adam Sharr, Heidegger’in Kulübesi, Dergah Yayınları.

Serdar Arslan

Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2018, 16:17
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13